9 Karikatürde “Eski” Türkiye

İnfaz_Hibir

AKP şefleri bize “Yeni Türkiye’de” yaşadığımızı söyleyip duruyorlar. Eski Türkiye’yi bilmeyince, onların sözlerine kanmak kolay. Yeni Türkiye ne kadar yeni?

Bu sorunun cevabını tarih kitaplarında değil de, daha umulmadık bir yerde, eski bir karikatür dergisinin sayfalarında arayalım. Çünkü çelişkileri öyle keskin bir yerdeyiz ki, eski bir karikatür dergisinin sayfalarında bile ülkemizin değişmeyen kaderini görmek mümkün. Eski Türkiye hala ayakta.

Hıbır dergisi 1989 yılında Oğuz Aral’ın ünlü Gırgır dergisinden ayrılan karikatüristler tarafından kurulmuş. Aral’ın siyasi göndermeler taşıyan mizah çizgisini koruyan Hıbırcılar, dergi 1995 yılında kapanıncaya kadar, derginin kapaklarında ve ilk sayfalarında, güncel Türkiye siyasetini eleştiren karikatürler çizmişler.

Continue reading

Advertisements

Düşük yoğunluklu barış

Ankara_Katliami_10.10.2015

Savaş zamanı ordular çarpışır, insanlar ölür. Barış zamanıysa siyasetçiler tartışır, sorunlar çözülür.

Okul çağına gelmemiş çocuklar için yazılmış bir masal kitabının girişi gibi. Oysa bugün, yetişkinler için benzer cümleler kurarak kariyer yapan köşe yazarları, politikacılar var. Bu barış dinini televizyonlardan yaymaya çalışan peygamberlerin bir de besmelesi var: “Savaşla siyaset birlikte yürümez”.

Bu mantığa göre dünya tarihinin çoğunda hiç siyaset yapılmamış olması lazım. Düşük yoğunluklu savaşlar çağındayız, ama akıllarda hala geçen yüzyıllardan miras bir barış hayali. Böyle düşünelim istiyorlar.

Devleti yönetenler aptal değil. Özel harekatçı polis sayısını arttırıyorlar. Polislerine ağır silah veriyorlar. Katilleri koruyorlar. Kürt şehirleri, devrimci mahalleler birkaç günlüğüne düşman toprağına, yurttaşlar kolaylıkla düşmana dönüştürülüyor.

Continue reading

Kitabım Çıktı: Türkiye’de Politik Tiyatro 1960-1972

Politik_Tiyatro_Kitabi2010 yılında Türkiye’deki politik tiyatrolar üzerine çalışmaya başladığımda, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisiydim.

Zamanımı Milli Kütüphane arşivlerinde, odaklandığım dönem olan 1960-1972 yılları arasındaki politik tiyatrolara ilişkin araştırmalar yaparak geçiriyordum. Öğle molalarında Milli Kütüphane’nin kantininden kurumuş tavuk ızgara yiyor, benim gibi araştırma yapan birkaç sosyal bilimciyle kısa sohbetler ediyordum.

Teorik çerçevenin oluşturulması, literatür ve arşiv taraması, yazım aşaması derken tezin yazılması iki yılımı aldı. İngilizce yazılan tezin Türkçeye çevrilip kitap formatına getirilmesi de yaklaşık bir altı ay sürdü. Tabii tüm bunlar bir yandan da para kazanmak için tercümeden tercümeye koştururken yapıldı. Türkiye’de sosyalizmin tarihini araştırırken insanın devlet bursu alası gelmiyor sevgili okur.

İşte araştırma bittikten yaklaşık iki yıl sonra, kitabım nihayet yayımlandı.

Başlığa ilham veren tarih

Sosyal bilimciler olarak tezlerimize başlık bulmak konusunda çok iyi olmadığımız doğrudur. Bu tezin de kuru, akademik bir başlığı vardı. “Kadife Koltuktan Amele Pazarına” isminin ilhamını bana yine arşivler verdi.

Continue reading

Türkiye Savaşta

Soma'daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Soma’daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Analarla evlatların, karılarla kocaların her sabah son bir kez sarıldığı evler var Türkiye’de. Savaş zamanları hep olduğu gibi, düşman bir de yoksulluk olup sokulmuş bu evlerin mutfak dolaplarına. Rutubet olup yatak odalarına sinmiş, açlık olup midelere, korku olup beyinlere çökmüş.

Ama savaş devam ediyor. Binlerce yorgun beden sevdiklerine elveda dedikten sonra her gün, gece gündüz cepheye taşınıyor. Bazıları varmaları gereken yere bile varamadan, yollarda yakalanıyor ölüme. Pek çoğu var ki, ya bir arkadaşını ya da yakınını yitirmiş bu uğurda. Herkesin illa ki ölümle bir anısı var.

Çok sinsi bir savaş bu, önceden bildiklerimize benzemiyor.

Bu savaş madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde dövüşülüyor. Kimi çarpışmalar yerin yedi kat altındaki bir kara dehlizde, kimisi 30 katlık bir rezidansın dış cephesinden sarkan iskelede yapılıyor.

Kimyasal bombalar yerine karbonmonoksit dumanı var bu savaşta. Silah sesi yerine kopan bir asansör halatının sesi, yere çakılan iskelelerin gürültüsü duyuluyor. Yanarak ölünüyor, boğularak, ezilerek, gömülerek.

Tıpkı savaşlardaki gibi yüzer yüzer mezarlar kazılıyor.

Türkiye’nin mahalleleri var, evlerin kapıları ardına kadar açık. Önünde ayakkabılar birikmiş. Uzanıp bakınca çekyatlı salonlara doluşmuş kalabalığı, yaslı yüzlerin ortasında dizini döverek haykıran bir genç kadını görüyorsunuz. Kocasını kaybetmiş bu savaşta. Ama dilindeki öfkenin kime yöneldiği belirsiz. “İş kazası” diyor onu sakinleştirmeye çalışanlar, “kader”.

Bu bir savaş ama adını koyabilenlerin sayısı şimdilik az. Başımıza gelen musibetlerin adını “savaş” değil de “hayat” ya da “kader” koydukları için düşmanın kim olduğu anlaşılmıyor. İnsanın düşmanı ona iş verir mi? İnsan hiç düşmanını 4 yılda bir oy vererek başa getirir mi?

Ama dedim ya, sinsi bir savaş bu, gözümüzü dört açmamız gerekiyor.


Yazı ilk olarak Gezite‘de yayımlandı.

Kobanê Dersi: Özgürlük için savaşanlar yorulmaz

page_kurt-anneler-kobanenin-savunmasi-icin-silah-kusandi_651860497Kürt halkına boyun eğdirme sürecinin en yaygın savunmalarındandı yorgunluk. “Halk on yıllardır devam eden savaştan yoruldu“, deniyordu. İlk bakışta doğruydu da. Bu savaşta köyler mi yakılmamış, toplu mezarlar mı açılmamıştı.

Kurtuluşa kadar savaşmaktan bahsedenler, kaybedilen çocuklarının acısıyla yaşlanan anaların, yoksulluktan kırılan şehirlerin halini görmüyor muydu?

Savaş bir çıkmaz sokaktı.

Kobanê’deki halk direnişinin en önemli dersi bence bu: Bu direnişle birlikte yorgunluk iddiaları da, “silahlı mücadele dönemi” kapandı safsataları da çöl kumlarına karıştı. Eğer direnme iradesi net bir şekilde ortaya konulursa, düşmanın kim olduğu halka açıkça anlatılıp namlu ona doğrultulursa, halk yorulmak bir yana eskisinden daha büyük bir enerjiyle sarılıyor direnişe.

Continue reading

Lice Katliamı Üzerine Düşünceler: Süreç, Bayrak ve Devrim

7 Haziran 2014’te Amed’in Lice ilçesindeki gösteriler başlayalı neredeyse 15 gün olmuştu. Lice halkı AKP’nin “çözüm süreci” adı altında başlattığı tasfiye politikasını ve bunun bir uzantısı olan kalekol/karakol inşa sürecini protesto ediyordu. O gün askerin açtığı ateşle 2 Kürt vatandaş öldürüldü.

Bunun ertesinde bir askeri birliğin gönderindeki Türk bayrağının bir eylemci tarafından indirilmesiyle insanların öldürülmesi ikinci plana düşüverdi. Oligarşi içi çatışmanın da etkisiyle kışkırtılan milliyetçi söylem bir çok beyni esir aldı.

I

Lice’de Ramazan Baran’ın cenazesini izleyen Özgür Amed şurada gözlemlerini yazmış. Edilen zulüm, öfkeyle atılan sloganlar gözümün önünde canlandı. AKP’nin çözüm sürecinden beklediğini bulamayanların “Aşitî naxwazim, şer şer şer / Barış istemiyoruz, savaş savaş savaş” sloganları atarak yürüdüğünü söylüyor yazar.

Continue reading

Sütaş Direnişi ve Burjuvazinin Kini

Ülke kutsal kitaplardaki kıyamet alametlerinin tümüne sahip. Deccal sınıfı, insani değerlerini fırlatıp atması karşılığında muazzam kar oranlarına ulaşmış. Yaşamı mümkün kılan emekçilerin hesabınaysa güvencesizlik, aşağılanma ve hayvan pisliği düşüyor.

Muharrem Yılmaz da bu deccal sınıfın bir üyesi, Sütaş isimli gıda tekelinin başı. 2005 yılında babası ölünce şirketi devralmış. Büyük patron olmuş.

Patronlar düzeni nasıl Çalıkları, Albayrakları sevdiyse, Yılmazlara da yürü ya kulum demiş: İstanbul Sanayi Odası’nın verilerine göre Sütaş 1995 yılında Türkiye’nin en büyük 420.; AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında 122. 2011 yılında 67., 2012 yılında 56. şirketi haline gelmiş.

Continue reading