Düşük yoğunluklu barış

Ankara_Katliami_10.10.2015

Savaş zamanı ordular çarpışır, insanlar ölür. Barış zamanıysa siyasetçiler tartışır, sorunlar çözülür.

Okul çağına gelmemiş çocuklar için yazılmış bir masal kitabının girişi gibi. Oysa bugün, yetişkinler için benzer cümleler kurarak kariyer yapan köşe yazarları, politikacılar var. Bu barış dinini televizyonlardan yaymaya çalışan peygamberlerin bir de besmelesi var: “Savaşla siyaset birlikte yürümez”.

Bu mantığa göre dünya tarihinin çoğunda hiç siyaset yapılmamış olması lazım. Düşük yoğunluklu savaşlar çağındayız, ama akıllarda hala geçen yüzyıllardan miras bir barış hayali. Böyle düşünelim istiyorlar.

Devleti yönetenler aptal değil. Özel harekatçı polis sayısını arttırıyorlar. Polislerine ağır silah veriyorlar. Katilleri koruyorlar. Kürt şehirleri, devrimci mahalleler birkaç günlüğüne düşman toprağına, yurttaşlar kolaylıkla düşmana dönüştürülüyor.

Continue reading

Advertisements

Türkiye Savaşta

Soma'daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Soma’daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Analarla evlatların, karılarla kocaların her sabah son bir kez sarıldığı evler var Türkiye’de. Savaş zamanları hep olduğu gibi, düşman bir de yoksulluk olup sokulmuş bu evlerin mutfak dolaplarına. Rutubet olup yatak odalarına sinmiş, açlık olup midelere, korku olup beyinlere çökmüş.

Ama savaş devam ediyor. Binlerce yorgun beden sevdiklerine elveda dedikten sonra her gün, gece gündüz cepheye taşınıyor. Bazıları varmaları gereken yere bile varamadan, yollarda yakalanıyor ölüme. Pek çoğu var ki, ya bir arkadaşını ya da yakınını yitirmiş bu uğurda. Herkesin illa ki ölümle bir anısı var.

Çok sinsi bir savaş bu, önceden bildiklerimize benzemiyor.

Bu savaş madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde dövüşülüyor. Kimi çarpışmalar yerin yedi kat altındaki bir kara dehlizde, kimisi 30 katlık bir rezidansın dış cephesinden sarkan iskelede yapılıyor.

Kimyasal bombalar yerine karbonmonoksit dumanı var bu savaşta. Silah sesi yerine kopan bir asansör halatının sesi, yere çakılan iskelelerin gürültüsü duyuluyor. Yanarak ölünüyor, boğularak, ezilerek, gömülerek.

Tıpkı savaşlardaki gibi yüzer yüzer mezarlar kazılıyor.

Türkiye’nin mahalleleri var, evlerin kapıları ardına kadar açık. Önünde ayakkabılar birikmiş. Uzanıp bakınca çekyatlı salonlara doluşmuş kalabalığı, yaslı yüzlerin ortasında dizini döverek haykıran bir genç kadını görüyorsunuz. Kocasını kaybetmiş bu savaşta. Ama dilindeki öfkenin kime yöneldiği belirsiz. “İş kazası” diyor onu sakinleştirmeye çalışanlar, “kader”.

Bu bir savaş ama adını koyabilenlerin sayısı şimdilik az. Başımıza gelen musibetlerin adını “savaş” değil de “hayat” ya da “kader” koydukları için düşmanın kim olduğu anlaşılmıyor. İnsanın düşmanı ona iş verir mi? İnsan hiç düşmanını 4 yılda bir oy vererek başa getirir mi?

Ama dedim ya, sinsi bir savaş bu, gözümüzü dört açmamız gerekiyor.