Küba kirlenirken

Rolling_Stones_Che

Rolling Stones’un 25 Mart 2016 tarihli Havana konserinde görülen Che “pankartı”.

Yağmurlu bir Mart sabahı Havana’ya ayak basan ABD Başkanı, “Buraya Soğuk Savaş’ın Amerika kıtasındaki son kalıntısını gömmeye geldim” dedi. Soğuk Savaş, sosyalizmle emperyalizmin çarpışmasından doğduğuna göre, takım elbiseli mezarcılar kimin çukurunu kazmaya geldi Küba’ya?

Küba Cumhuriyeti ambargolara, işgal ve suikast girişimlerine rağmen 57 yaşında. Kabına sığmayan bir devrimdi. Kendi ülkelerindeki devrimi yalnızca bir başlangıç olarak gören binlerce Kübalı, son durağı Afrika ormanları ya da Latin Amerika dağları olan bir maceraya atılmıştı devrimden sonra.

57 yıl boyunca tek bir Amerikan başkanının ayak basamadığı Havana sokakları, Latin Amerika’nın devrimci kadrolarına kucak açtı. Küba, dünyanın her yerinden gelen devrimcilerin buluştuğu bir eğitim merkeziydi. Evlatlarının başsız bedenlerini mısır tarlalarına atılmış halde bulan yoksul El Salvador, Nikaragua ve Kolombiya köylüleri, ölüm mangalarından Küba’nın verdiği silahlar sayesinde hesap sorabiliyordu.

Continue reading

Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı'nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı’nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fuhşa yönelik görüşlerin tarihinin, sınıf mücadelesinin tarihine ne kadar bağlı olduğunu görmek öğretici.

1970’lerin sonlarına kadar, dünyadaki ilerici mücadeleler için fuhuş derhal ortadan kaldırılması gereken bir insanlık ayıbıydı. Fuhuş, emperyalist sistemin kadını giysileriyle birlikte öznelliğinden, duygularından da soyup cinselliğine indirgemesinin doruğuydu. İkinci sınıf insan sayılan kadın, bu burjuva ataerkil mekanizma sayesinde cinsel organını, ağzını ve diğer uzuvlarını erkeklere para karşılığı kiralayabiliyordu.

Bu yıllarda kadınların fuhşa itilmesine ilişkin ekonomik ağlar çözümleniyor, bunun yapısal bir sorun olduğu ve sınıflı ataerkil toplumla sıkı bir ilişki içinde bulunduğu ortaya konuluyordu. Yapılan saha çalışmaları, para karşılığı cinsel ilişkide bulunan kişilerin ezici çoğunluğunun bunu isteyerek değil, doğrudan ya da dolaylı zorla yaptığını gösteriyordu.

Continue reading

Mahir’in Peşinde: Dünya Solu Faşizmi Tartışıyor

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı faşist general Pinochet'nin askerlerinin kuşatmasında.

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı, faşist general Pinochet’nin askerlerinin kuşatması altında. Şili’deki faşist darbe tüm dünya solunu faşizmin yeni biçimlerini düşünmeye itmiş, devrim için silahlı mücadelenin şart olduğunu söyleyenleri haklı çıkarmıştı.

Otoriter. Solcu aydının yazılarına da, eski büyükelçinin strateji analizlerine de aynı hoş seçkinliği katan kavram. Kabul edelim, ağız dolusu “faşist!” diye bağıran sol kabalığa karşı, bilgili eleştirileriyle göz alan “up-to-date” bir beyefendidir o. Zalime “demokrat” demenin yandaşlık, “faşist” demeninse tatsızlık olacağı bir gerileme döneminin, “küreselleşme”yle birlikte vazgeçilmez tamamlayıcısı.

Bu sıralar Türkiye’deki rejimin niteliğini eleştirerek çözümlemek için kullanılıyor bu kavram. Kulağıma her çalındığında ayakkabımın içine taş girmiş gibi bir huzursuzluk. Başbakan otoriterleşiyor, rejim ise bir otoriterizme doğru gidiyor.

Sanki otorite sınıfsal bir kavram değilmiş de, kendi başına kötü bir şeymiş gibi. Ya da sanki tarih AKP ile başlamış, AKP’nin demokrat dönemleri olmuş da, şimdi işler bozulmuş gibi.

Continue reading

Lice Katliamı Üzerine Düşünceler: Süreç, Bayrak ve Devrim

7 Haziran 2014’te Amed’in Lice ilçesindeki gösteriler başlayalı neredeyse 15 gün olmuştu. Lice halkı AKP’nin “çözüm süreci” adı altında başlattığı tasfiye politikasını ve bunun bir uzantısı olan kalekol/karakol inşa sürecini protesto ediyordu. O gün askerin açtığı ateşle 2 Kürt vatandaş öldürüldü.

Bunun ertesinde bir askeri birliğin gönderindeki Türk bayrağının bir eylemci tarafından indirilmesiyle insanların öldürülmesi ikinci plana düşüverdi. Oligarşi içi çatışmanın da etkisiyle kışkırtılan milliyetçi söylem bir çok beyni esir aldı.

I

Lice’de Ramazan Baran’ın cenazesini izleyen Özgür Amed şurada gözlemlerini yazmış. Edilen zulüm, öfkeyle atılan sloganlar gözümün önünde canlandı. AKP’nin çözüm sürecinden beklediğini bulamayanların “Aşitî naxwazim, şer şer şer / Barış istemiyoruz, savaş savaş savaş” sloganları atarak yürüdüğünü söylüyor yazar.

Continue reading

Zulüm Düzeni Böyle Yıkıldı: Nikaragua Devrimi

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Cinayeti hobi edinmiş bir polis teşkilatı. Yalancılık ve çürümüşlük timsali yöneticiler. İşadamları ve emperyalizmle el ele verip bütün ülkeyi yağmalamaya yemin etmiş bir iktidar. Ve bir depremin yıktığı çürük binaların altında kalıp ölen binlerce yoksul insan. 1979 yılındaki devrimden önce Nikaragua’da durum işte böyleydi.

Nikaragua bir Orta Amerika ülkesidir. Ülke 1909 yılında ABD tarafından işgal edildi ve 1933 yılına kadar da ABD’nin güdümündeki toprak ağaları tarafından yönetildi. ABD o yıl ordusunu Nikaragua’dan çekti ve iktidarı göstermelik bir jestle Anastasio Somoza isimli bir başka işbirlikçisine bıraktı.

Nikaragua artık “bağımsız” bir ülkeydi.

Continue reading

HDP’nin -Bazı- Sosyalistlerle Ne İşi Var?

Ertugrul_DavutogluYıl 1989.

SHP Malatya milletvekili İsmail Aksoy “Kürtler ayrı bir halktır” dediği gerekçesiyle partiden ihraç ediliyor. Ardından 7 SHP’li milletvekili daha. Onlar da Paris’teki ‘Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları’ konferansına katılmak suçunu işlemişler.

Kürt hareketinin yasal particilik macerası, SHP’den ihraç edilen milletvekillerinin Haziran 1990’da HEP’i kurmasıyla başlıyor. Milletvekillerini partiden ihraç eden SHP’ye oldukça öfkelenmiş olacak ki, Kürt hareketine yakın yayınlardan biri olan Yeni Ülke isimli gazete veryansın ediyor o dönem:

Hepsinin politikası özel savaşa ayarlıdır. İnönü Özal’dan daha fazla devletçidir. Bunlar diğer meselelerde dalaşırlar ama Kürt meselesinde birleşirler … SHP düzen partisidir, devlet partisidir … Üstelik SHP, Kürt sorunu konusunda 70 yıldan bu yana sabıkalı olan bir partidir” (Yeni Ülke, 45).

SHP, 12 Eylül sonrasında oligarşinin solu çevrelemek için CHP’den kırparak partileştirdiği bir oluşumdu. Doğru söze ne denir, bir düzen partisiydi.

Continue reading

Düşmanların ve Sen

Bir terslik var bu dünyada.

En güzel evlerde, o evleri yapanlar oturmuyor mesela. Ekmeğin en güzelini, buğdayın en dolgununu biçenler yiyemiyor. Emek bizim, ama doyan biz değiliz. Bir kendimize, bir de dünyaya bakıyoruz. Binalar giderek yükseliyor, şehirde sokaklar giderek ışıldıyor, ekonomi giderek büyüyor diyorlar, ama bizim ellerimiz giderek yoksullaşıyor, nasırlaşıyor.

Yoo, haksızlık etmeyelim. Emeğimizin karşılığını hiç alamıyor değiliz.

Mesela demir döküyoruz, hapishanemize, hücremize parmaklık oluyor.

Otomobil üretiyoruz, içine çocuklarımızı atıp kaybediyorlar. Şu dünyada kaç emekçinin boğazına sarılmıştır, yine bizim gibi emekçilerin ürettiği o yağlı urgan? Bunun kendi kendini boğmaktan farkı var mı?

Fark ediyor musunuz bilmem?

Ancak kendimize düşman olmamız şartıyla bu ülkenin sokaklarında yürümemize izin var.

Emeğimizi çalacaklar, başımızı eğip ineceğiz madene tekrar. “Evini yıkacağız” diyecekler, söylene söylene toplanıp çekip gideceğiz o gece.

Bizi çürütmeyen, bizi kendimize düşman etmeyen her şeyse suç olacak:

“Evimi yıktırmam” demek, emeğimizin karşılığını istemek, evimizdeki kitap, dilimizdeki türkü, attığımız slogan… Yasak.

Belki sen de şu “örgütle mörgütle işim olmaz” diyenlerdensin, kim bilir. Oysa yıllar, yıllar önce seni, sana düşman bir örgütün üyesi yaptılar. Okulda çift sıra olarak başladın emir almaya; haz’rola durdun askerde. Sana üzerine yapışıp, bir ömür çıkmak bilmeyecek bir meslek verdiler. Her Allahın günü bir patron için sabah kalkıp şu saatte, şu kadar saat çalıştın, üyesi olduğunu fark etmediğin bu örgütte.

Ama insan hem kendine düşman olup, hem de yüzünde bir gülümsemeyle yaşayabilir mi?

Yaşayamadın sen de. İşte bu yüzden ikiye bölünüyorsun sürekli: Kendinden nefret etmekle, kendini çok sevmek arasındasın. Ülkendeki insanların haline acırken, derin bir öfke duyuyorsun onlara içten içe. Bir yanın halk düşmanlarına güvenmek isterken, kafanda bir ses düşürüyor seni şüpheye. Senin gibilere düşman olmakla, seni ezenlere küfretmek arasında bütün gelgitlerin.

Oldu ki kendine düşman olmayı reddettin bir gün. Ve nihayet sormaya başladın kendine: Kim dinlendi ben yorulurken? Kim doydu ben acıkırken? Kim tutsaktı, ben özgürken?

Ve patron için değil de, halkın için akmaya başladı diyelim alın terin. Sürsün diye değil de, bitsin diye işler oldu ellerin. Sevdiklerinle sevmediklerin yer değiştirdi, düşmanlarının ve dostlarının adını yeniden seçtin. Hayallerin değişti, sen değiştin.

Basarlar o zaman düşlerini bir gece, acımazlar.

İş cinayetinde değil de, sokak ortasında kurşunlayıp, bir hapishane hücresinde öldürecek kadar nefret ederler senden. Onların kontrolünün dışında bir şey olsun, insanlar onların düzeninden başka bir düzen hayal etsin istemezler. Yoksa hayallerini yalanlara boğarlar, boğamazlarsa hayallerini kimseye anlatamayacağın yerlere kapatırlar. Onu da beceremezlerse…

Ama yine de anlayamayacaklar. İşte bu da onların ölümcül hastalığı.

Çünkü bu çağda anlamak ve çelişkileri çözmek bize has. Nasıl böyle çoğaldığımızı, nasıl böyle cüretli olduğumuzu, bizi neden ölümle korkutamadıklarını çözemedikçe korkacak, saldırganlaşacaklar. Korku dünyayı anlayamayan beyinlere çöken karanlıktır. Bu karanlık onların sonu olacak.