Küba kirlenirken

Rolling_Stones_Che

Rolling Stones’un 25 Mart 2016 tarihli Havana konserinde görülen Che “pankartı”.

Yağmurlu bir Mart sabahı Havana’ya ayak basan ABD Başkanı, “Buraya Soğuk Savaş’ın Amerika kıtasındaki son kalıntısını gömmeye geldim” dedi. Soğuk Savaş, sosyalizmle emperyalizmin çarpışmasından doğduğuna göre, takım elbiseli mezarcılar kimin çukurunu kazmaya geldi Küba’ya?

Küba Cumhuriyeti ambargolara, işgal ve suikast girişimlerine rağmen 57 yaşında. Kabına sığmayan bir devrimdi. Kendi ülkelerindeki devrimi yalnızca bir başlangıç olarak gören binlerce Kübalı, son durağı Afrika ormanları ya da Latin Amerika dağları olan bir maceraya atılmıştı devrimden sonra.

57 yıl boyunca tek bir Amerikan başkanının ayak basamadığı Havana sokakları, Latin Amerika’nın devrimci kadrolarına kucak açtı. Küba, dünyanın her yerinden gelen devrimcilerin buluştuğu bir eğitim merkeziydi. Evlatlarının başsız bedenlerini mısır tarlalarına atılmış halde bulan yoksul El Salvador, Nikaragua ve Kolombiya köylüleri, ölüm mangalarından Küba’nın verdiği silahlar sayesinde hesap sorabiliyordu.

Continue reading

Advertisements

Yeni Çözüm dergisi: Türkiye solu ve Kürt sorununa bakış

2. Bölüm

12 Eylül’ün Türkiye solu üzerindeki etkisi. Sol ve sağ ekonomizm eleştirisi. TBKP uzlaşmacılığına yanıtlar. Devrimci teoride özgün sentez arayışları, Sovyetler, Çin, Arnavutluk ve Küba şablonculuğuna karşı çıkış. Örgüt korkusu ve 12 Eylül aydınlarına eleştiriler. Kürt sorununa bakış.

Yazının birinci bölümünü okumak için: 12 Eylül’den Uyanırken: Yeni Çözüm Dergisi

Cozum_Kapaklar

Uzlaşmacılık Türkiye solunu oluşturan çeşitli grupların zaman zaman nükseden bir sorunu değil, genel bir çizgidir. Öte yandan bu çizgi kimi tarihsel süreçler nedeniyle coşabilir ya da baskılanabilir. 1980’lerde Türkiye’deki darbe koşulları ve uluslararası alanda SSCB’nin yaşamaya başladığı çöküş işte böyle bir tarihsel andı. Uzlaşmacılığın zemini hazırdı.

Darbe Türkiye solunun en direngen kesimlerinin sesini bir süreliğine duyurmaz olmuş, oligarşinin 1983 ve 87 yıllarında sahnelediği genel seçim oyunuysa düzenden demokrasi beklentisi içine giren ‘solculara’ bir oh çektirmişti: Yoksa askeri darbe koşulları sona ermiş, istikrarlı Turgut Özal hükümetleriyle birlikte nihayet sivil ve demokrat bir rejim mi kurulmaktaydı? Beklenti öyle büyüktü ki, kimi sol partilerin kadroları paçalarını sıyırmış, ayakkabıları ellerinde demokrasi deresinde serinlemeye hazırlanıyorlardı.

Yeni Çözüm dergisi yayımlandığı yıllar boyunca Türkiye solunun bir türlü üzerinden atamadığı bu uzlaşmacılık hastalığına sayfalarında önemli bir yer ayırmıştı.

12 Eylül ve Türkiye solunda uzlaşmacılığın yükselişi

Dergiye göre 12 Eylül’ün Türkiye solu üzerindeki etkisi hem fizikseldi, hem de ideolojik: “12 Eylül, yenilgi ya da yarı yenilgiyi insanları içeri tıkmakla veya katliamlarla fiziki olarak tasfiye ederek sağlamadı. O esas olarak beyinleri değiştirerek, devrimci düşünce yetisini öldürerek veya dumura uğratarak ve giderek ahlaki bir çöküş yaratarak” solu etkisizleştirmek istemiş ve bunda kısmen başarılı olmuştu (s. 148).

Öyle ki, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi sol partiler başta olmak üzere Türkiye solu “geçmişin muhasebesi” adı altında devrimci mücadeleyi karalamaya başlamış, hele silahlı mücadele vermeyi ‘provokasyon yapmak’ ile eşanlamlı kullanır olmuştu. Yeni Çözüm’ün çoğu yazısı bu nedenle Türkiye’deki devrimci mücadele geçmişinin mirasının korunmasına ve Marksizm-Leninizm’den sapma olduğunu düşündüğü siyasi çizgilere karşı polemiğe ayrılmıştı.

TBKP_Sargin_Kutlu_Donus-300x188

Milliyet, 27.10.1987. Nabi Yağcı ve Nihat Sargın’ın devlet icazetiyle dönüşü tartışılıyor.

12 Eylül’ün sol saflarda yarattığı düşünsel erozyonun sonuçlarından biri, darbe öncesi dönemin kimi örgütlerce “bir kaos ve kargaşa dönemi” olarak yansıtılmasıydı. TKP ve daha sonra Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) gibi kimi örgütler, bu dönemdeki anti-faşist mücadeleyi “maceracılık” olarak görmüşler ve zaman zaman faşist güçlerle devrimcilerin çatışmasını bizzat devlet tarafından kışkırtılan ve arzu edilen bir şey olarak sunmuşlardı.

Örneğin TKP’ye göre devlet kendi iktidarını elinde tutmak, solun prestijini yaralamak ve faşist baskıyı meşrulaştırmak için 12 Eylül’den önce bilerek bir karışıklık yaratmıştı. Faşist cuntanın da diline doladığı “kardeş kardeşi vuruyordu” ifadeleri, bir başka açıdan böylece sahiplenilmiş oluyordu: “Ülkemiz sınıf mücadelesi tarihinde devrimci güç ve örgütlerin kitleleri en çok harekete geçirdiği ve kitlelerle bağ kurduğu 75-80 tarihsel kesiti, terör ve anarşi dönemi olarak görüldü ve yadsındı,” diyecekti bir Yeni Çözüm yazısı (s. 597).

Yeni Çözüm’e göre bu anlayış faşizmle devrimciler arasındaki silahlı çatışmaları sınıf çelişkilerinin bir görüntüsü ya da sınıf mücadelesinin bir uzantısı olarak değil de, anlamsız, kör ve insanların boşu boşuna öldüğü bir karmaşa olarak göstermeye çalışıyordu. Üstelik böyle denilerek, 12 Eylül’ün restore etmek istediği “şiddetin egemen sınıfların tekelinde bir silah olması yönündeki statüko” kabul edilmiş oluyordu (s. 513).

Dergi, geleneksel solun silahlı mücadeleye yönelik bu tavrını eski alışkanlıklara dayandırıyordu. “Oportünist TKP” erken Cumhuriyet döneminde çıkan Kürtisyanlarının bastırılmasında Kemalist diktatörlüğü ‘feodalizmi yok ediyor’ diye desteklemiş (s. 219), daha sonra CHP’nin tek parti yönetimine karşı diye DP’ye yanaşmış ve nihayet 12 Eylül yaklaşırken de “Milli Cephe’ye karşı diye CHP’den icazet dilenilmişti” (s. 432).

Bu uzlaşmacı ve icazetçi çizginin tek temsilcisi TKP değildi. Yeni Çözüm’e göre Türkiye İşçi Partisi ve Milli Demokratik Devrim hareketi de çeşitli vesilelerle ya oligarşi içi unsurlardan medet ummuşlar ya da mücadeleyi parlamentarizme indirgemiş, silahlı mücadeleyi “maceracılık” diyerek bir kenara itmişlerdi.

Uzlaşmacılığın teorik kökeni: Sol ve sağ ekonomizm

Yagci_Kutlu

Milliyet, 6.5.1990. Yağcı ve Kutlu legal ‘mücadeleye’ ve ileri demokrasiye çabucak adapte olmuşlardı.

Bu alışkanlıkların teorik temelleri de vardı. Derginin “sol ve sağ ekonomizm” olarak adlandırdığı ve birincisinin TİP, ikincisinin ise TKP tarafından temsil edildiği iki siyasal çizgi bu uzlaşma zemininin temelini teşkil ediyordu. Sol ekonomizm,

Bir ülkede sadece egemen olan güce bakar. Eğer kapitalizm egemense, diğer sömürücü sınıfların durumu, iktidarın sınıf bileşimi, niteliği, iktidarla çelişkide olan sınıfların konumu ve bunları proletaryanın yedekleme imkanı üzerinde durma ihtiyacı bile duymaz (s. 225), sözleriyle nitelendiriliyordu.

TİP’e göre Türkiye’deki burjuva demokratik devrim, ileri kapitalist ülkelerdeki gibi olmasa da, Türkiye koşullarına göre tamamlanmıştı. Dolayısıyla doğrudan sosyalist devrim yapmanın önünde bir engel yoktu. Yeni Çözüm’e göre, görünüşte çok radikal olan bu siyasi çizgi ülkedeki çok önemli bir gerçeği görmezden geldiği için sorunluydu.

TİP Türkiye devletine ‘kendine has bir burjuva demokrasisi’ demekle onun faşist niteliğini reddetmiş oluyordu. TİP’e göre faşist olan devlet değil, MHP’ydi yalnızca. Bu durumda toplumdaki faşist güçlerin bizzat devlet tarafından örgütlendiğini söylemek bir yana, TİP’in önderleri devletle faşizm arasında bir çelişki olduğunu var sayıyordu. Böylece TİP’in elinde faşizme karşı mücadele bir devlet ve devrim sorunu olmaktan çıkmış, yalnızca anti-MHP odaklı bir mücadele haline gelmişti. Bu anlayış, oligarşik devletin içerisinde demokrasiye sahip çıkacak odaklar arıyor, bunlara güveniyordu. Bugün de hiç yabancısı olmadığımız bu siyasi tavır, düzeniçi bir politika olarak Yeni Çözüm tarafından reddediliyordu.

TİP’in tam karşı kutbunda, SSCB ile yakın ilişkileri olan TKP vardı. Yeni Çözüm bu partinin izlediği politikayı “sağ ekonomizm” olarak adlandırıyordu. Bu anlayış Türkiye’de henüz feodalizmin var olduğunu ve burjuva devrimin yarım kaldığını düşünüyordu. Böyle bir ülkede sosyalist devrimin zemini yoktur, önce burjuva devrimi yapılacaktır:

[TKP] Ancak burjuvazi bu [feodal] unsurları tasfiye edip, burjuva demokrasisini inşa ettikten sonra proletaryanın devrim hedefine yöneleceğini vaaz eder. Yani proletaryanın siyasi iktidar mücadelesinde demokrasi sorununu, devrim sorunu olarak ele almaz … Proletaryanın mücadelesini ekonomik-demokratik kazanımlar elde etmek ve bunları savunmakla sınırlar.

TKP’nin bakışı demokratik devrim ile sosyalist devrimi birbirinden yalıtan, emperyalist çağda burjuvazinin ilerici bir rolünün kalmadığını artık göremeyen dogmatik bir bakıştı. İlk bakışta TİP ile TKP’nin hiçbir teorik benzerliği yoktu. Ama ilginç bir şekilde o da TİP gibi Türkiye’nin egemen sınıfları içinde anti-feodal, demokrat güçler aramaya başlamış, “’ileri demokrasi’ için burjuva fraksiyonlarına bel bağlama”  hastalığına kapılmıştı (s. 225).

Dolayısıyla TİP ile TKP 12 Eylül darbesinden sonra bir araya gelerek Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni (TBKP) kurmaya karar verdiğinde buna en az şaşıranlardan biri Yeni Çözüm dergisi yazarları oldu: TİP’in sol ekonomizmi ne kadar keskin görünürse görünsün, kitlelerden yalıtıldıkça ve başarısız oldukça yılgınlaşır, sonuçta TKP’nin sağ ekonomizminin uzlaşma ve yasallık çizgisiyle kaderini birleştirirdi.

TİP ve TKP’nin birleşmesi 1980 sonlarının önemli sol gündemlerinden biriydi. Zira TKP  ’80 öncesinin kimseye eyvallahı olmayan en güçlü örgütlerinden biriydi. Gerek “süper güç” SSCB’den aldığı destekle, gerekse de o dönem Türkiye’nin en güçlü sendikası olan DİSK’i elinde tutuyor oluşuyla tüm Türkiye soluna tepeden bakan bu en proleter ve sosyalist partinin birkaç yıl içinde un ufak olup TİP’le birlik yapmaya çalışması içinde pek çok hisse barındıran bir kıssa olarak Türkiye solunun tarihinde yerini aldı.

Faşizmle barış ve uzlaşma

TKP’nin kadroları bu birleşme için devletin gözetiminde Türkiye’ye dönmüştü. Yıllarca illegal bir partinin yöneticiliğini yaptıktan sonra Özal’ın getirdiği “sivil demokrasiye” kanarak yasallaşan TBKP kadroları için izlenebilecek yegane politika, artık faşizmle barış ve uzlaşma politikası olmuştu.

Yeni Çözüm barış politikasının o sıralarda iktidarda olan ANAP tarafından da vurgulandığını tespit ediyordu: “’Biz kavganın değil barışın partiyiz’ diyen ANAP, sınıflararası uzlaşmayı sağlamada (aslında oligarşinin egemenliğini sürdürme ve pekiştirmede) önemli adımlar attı,” (s. 205). Bu siyaset solu da kaçınılmaz olarak etkilemişti. Bu gruplar için çatışma ve mücadele, istenmeyen ve huzur bozan bir şey haline gelmiş, “12 Eylül öncesine dönmemek” tek hedef olmuştu. Mantık bir kere barışçıl çözüm ve emperyalizmin kışkırtılmaması olunca, bu dengeyi bozabilecek bütün çatışmalara da kötü gözle bakmak doğal hale gelecekti.

ANAP_TBKP-300x276

Milliyet, 11.12.1989. TBKP yasallaştıktan sonra oligarşiden “aferin” almıştı. ANAP Genel Başkan Yardımcısı, TBKP’nin legalleşmesini işte böyle değerlendirmişti.

TBKP Yeni Çözüm dergisi için bu dönüşümün en mükemmel örneğiydi: Birleşme kararı 1987 yılında ilan edildiğinde TBKP “soldaki büyük birleşme” olarak sunulmuş, partiye ilişkin büyük umutlar yaratılmıştı. Yeni Çözüm dergisi de üç yıllık yayın hayatı boyunca zaman zaman yayımlanan yazılarla TBKP’nin çizgisini pek çok kez eleştirilmişti. Ancak en etraflı eleştiri “TBKP, Program Taslağı ve Reddedilen Marksizm-Leninizm” isimli, Ekim 1988 tarihli 17. sayıda yayımlanan yazıydı. Yazı o dönem kuruluş aşamasında bulunan TBKP’nin Program Tasarısı’ndan yola çıkarak partinin emperyalizmle ve oligarşiyle uzlaştığı, sınıf mücadelesini tamamen terk ettiği sonucuna varıyordu.

TBKP’nin program taslağına göre, 1980’lerin dünyasında temel çelişki savaş isteyenlerle barış yanlıları arasındaki çelişkiydi. Zira dünya sistem farkı tanımayan evrensel insanlık sorunlarıyla karşı karşıyaydı ve “Barıştan yana güçlerin … sınıf sınırlarını da aşan nesnel çıkar birliği” bulunuyordu (TBKP Program Tasarısı, s. 9). Bu doğrultuda TBKP sözcüleri “iki karşıt sistemin, karşıt sınıfların ve bütün devletlerin işbirliğini zorunlu kılan yeni koşullar”dan bahseder olmuşlardı (Çözüm Seçme Yazılar, s. 437).

Hal böyle olunca bir “Barış ve Demokratik Yenilenme Programı” benimsenecek (ne kadar da tanıdık!), “ulusal ekonomiye katkıda bulunan iş adamları” ve “DP-AP devamı olan politik çizgi”nin de dahil olduğu bir ittifaklar politikasıyla ülkeye barışçıl yollardan demokrasi getirilerek barış kampı güçlendirilecekti (TBKP Program Tasarısı, s. 28, 33). TBKP’nin bu barış ve uzlaşma politikası öyle bir noktaya varmıştı ki, NATO, IMF ve AET gibi emperyalist kuruluşlar artık açıktan reddedilmiyor, devlete akıl verilerek sanayi ve ticaret odalarına destek vermesi, sanayileşme alanında yatırımlar yapması ve “tasarruf ve mülk sahibi yurttaşlarla … uyum içinde çeşitli türden yeni ortaklıklara” girmesi isteniyordu (s. 43-44).

Yeni Çözüm, TBKP’nin bu yaklaşımını eleştirecek, devlet mekanizmasının reforme edilmesi değil, parçalanması ve yıkılması gerektiğini söyleyecekti. Bu bakımdan Marksist-Leninistler (ML) mevcut iktidarla barış ve uzlaşma yanlısı değil, uzun süreli bir mücadele ve iç savaş yanlısı olmalıydılar: “Haklı haksız ayrımı yapmadan tüm savaşlara karşı çıkmanın ve burjuvaziyle uzlaşmaya kapı aralayarak devrimden vazgeçmenin Marksist-Leninist literatürdeki adı reformizmdir” denilecekti (Çözüm Seçme Yazılar, s. 561).

Dergi tüm bu radikal duruşundan beklenebileceğinin aksine, parlamento ve parlamentoda devrimin temsil edilmesi konusunda daha olumlu bir yaklaşım içerisindedir. Derginin yayın hayatı süresince yapılan tek genel seçim olan 1987 Genel Seçimleri’nde “düzen partilerine oy yok” sloganı benimsenmiş olmakla birlikte, Yeni Çözüm bu tavrın parlamentonun toptan reddi anlamına gelmediğini de yazmıştı.

Dergiye göre Türkiye’de parlamento tarihsel olarak zamanını doldurmakla birlikte, milyonlarca emekçi ve proleterin gözünde önemli bir merci, siyasi bir odaktı. Bu durumda mücadelenin ilerleyen aşamalarında gerekli koşullar oluşursa, propaganda yapmak içinparlamentoya girilebilirdi. Ancak burada da amaç parlamentonun düzenin bir kurumu olarak umut veremeyeceğinin, sorunların burada çözülmesinin imkansız olacağının halka gösterilmesiydi (s. 194).

Şablonculuğun reddi ve teorik sentez arayışları

Yeni Çözüm’ün Türkiye soluna ilişkin yazılarında uzlaşmacılık eleştirisinden başka, devrim stratejilerinin oluşturulmasında izlenen yöntemlere dair tartışmalar da vardı. Bir noktada farklı toplumsal düzenlerde gerçekleşen devrimler tarihine nasıl bakılacağına ilişkin bir sorundu bu.

Dergi, iş devrimin nasıl yapılacağına ilişkin teorilere geldiğinde, Türkiye solunda iki uç ve yanlış yaklaşım olduğunu söylüyordu. Bunlardan birincisi, her ülkenin kendi koşullarına sahip olduğu ve bu nedenle de geçmiş devrimlerden pek fazla öğrenilecek bir şeyin olmadığını söyleyen ampirik yaklaşımdı. Dolayısıyla daha işin başından bir devrim stratejisine sahip olmak yanlıştı bu anlayışa göre.

19850111-castro_2048526i-300x209

Fidel Castro, Nikaragua devriminin önderlerinden Daniel Ortega ile birlikte, 1985.

Yeni Çözüm’e göreyse Marksist-Leninist bir hareket hem dünya devrimlerinin örneklerinden yararlanarak, stratejisini belirler hem de ülkenin ihtiyaçlarına göre bunu sürekli olarak gözden geçirir ve hiçbir şeyi kendiliğindenciliğe bırakmazdı: “İktidarı ele geçirmenin genel stratejisini belirlemek ile, bu stratejinin sınıflar mücadelesinin somut seyri içinde kazanacağı kendine özgü muhteva birbiriyle çelişen şeyler değildir” (s. 358).

En yaygın yapılan ikinci hata ise, sosyalist bir devrimin gerçekleştiği ülkelerdeki devrim modellerini birebir Türkiye’ye taşımaya çalışan şablonculuktu. Yeni Çözüm şablonculuğun, uzlaşmacılıkla birlikte Türkiye solunun en büyük sorunlarından biri olduğunu düşünüyordu. Şablonculuk Türkiye solunun iktidar meselesini bir kenara bırakıp, birbirini yemesine zemin hazırlamıştı. Özellikle SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ayrışmaların ardından, bu iki ülkenin devrim modellerini takip eden sol hareketler arasında derin düşmanlıklar oluşmuş, devlete karşı savaşmak yerine “karşı-devrimcilik” suçlamalarıyla birbirlerine şiddet uygulamaya başlamışlardı.

Bu şabloncu mantık, kutsal kitap gibi bellediği devrim stratejisine alternatif sunan devrimlerden bir şeyler öğrenmeyi “o bir istisnaydı” ya da “o ülkeye özgü koşullar” diyerek reddediyordu.

Dergi hem bu şabloncu olduğunu düşündüğü partilere, hem de Devrimci Sol’a yöneltilen “Küba şablonculuğu” eleştirilerine, 10. sayısındaki “Küba Bir ‘İstisna’ mı?” başlıklı yazıyla yanıt verdi: “ML’ler hiçbir devrim deneyimini “model almak” için değerlendirmezler. “Model almak” teoriyi donuklaştıran, bir pratik zenginliği özgül ve evrensel özelliklerini birbirine karıştırarak şablonlaştıran yanlış bir tutumdur” (s. 160).

Dergi bir başka yazıda bu şabloncu yaklaşımlara karşı, her ülkenin proletarya hareketinin “büyük bir dikkatle” gözlenmesi gerektiğini söyledi. Her ülkede gerçekleşen devrimler “seçici bir şekilde” incelenmeli nihayetinde “onun genel yönünü alıp ayrıntılarını atma[lıydı]” (s. 72). Bu bakımdan örneğin Türkiye gibi bir ülkede Lenin’in Ne Yapmalı veya Bir Adım İleri İki Adım Geri eserlerindeki örgütlenme formülü tıpatıp benimsenecek olursa ortaya “oportünist, reformist bir örgüt anlayışı” çıkardı. Ya da Nikaragua devrimini taklit ederek, mücadelenin en başında bir parti yerine önce ordu kurmak yanlış olurdu (s. 360).

Ne var ki, Yeni Çözüm devrim modelleri ve sosyalist yönetimler arasındaki farklılıkların, abartılmaması gerektiğini söylüyordu. “Tüm sosyalist ülkelerin ve kurtuluş hareketlerinin birikimini uluslararası sosyalist hareketin birikimi sayıyor ve saygıyla yaklaşıyoruz” diyecekti bu konuyu ele alan uzun bir dergi yazısı:

Biz ML’ler; ne SBKP, ne ÇKP, ne de AEP’nin gözü kapalı her dediklerini bir dogma olarak kabul eden … bir anlayışta olmadığımız gibi, bu tutumu ML dışı bir tutum olarak değerlendiriyoruz. Devrimini yapmış tüm ülkelerin ve halen iktidar için mücadele eden sosyalist hareketlerin deneyimlerinden yararlanılması ve bu deneyimlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca farklı düşünceleri savunsak bile bunu dostça ilişkiler geliştirmenin önünde engel olarak görmüyoruz (s. 294).

Aydınlara çöken örgüt korkusu

Elbette 12 Eylül’ün geriletici etkisi yalnızca sol örgütlerde hissedilmiyordu. Yılgınlık teorileri aydınlar arasında da yaygınlaşmıştı. Darbe sonrasında örgütlü mücadelenin geriye çekilmesiyle birlikte Türkiyeli aydın kesim için de yeni bir dönem başlamış; Yeni Çözüm’e göre pek çok aydın, faşist baskı ve örgütsüzlük koşullarında kendi siyasi duruşunu gözden geçirerek daha uzlaşmacı bir pozisyon belirlemiş, kimisi ise yurtdışına kaçmıştı.

Bu bakımdan 12 Eylül’ün aydınlar üzerindeki en temel etkisi, örgütlülük bilincini erozyona uğratmasıydı. Aydınların darbe sonrasındaki eserlerinde örgütlü yaşam, bireyin inisiyatifini yok eden bir cendere gibi yansıtılır olmuştu. 12 Eylül devrimciliğin ve örgütlenmenin bir suç olduğunu kafalara öyle sokmuştu ki, aydınlar artık devrimcilere mesafeli duruyor ve bunu sürekli olarak ispatlamaya gayret ediyorlardı:

Bir zamanlar baş tacı edilen ML, şimdi eleştiri konusu oluyordu! Bir zamanlar vazgeçilmeyen kolektif örgütsel hareket, şimdi “bireyin” üzerinde bir baskı olarak görülüyor ve varoluşçu felsefenin “birey her şeydir, bireye özgürlük” sloganı cüretle sahipleniliyordu (s. 246).

Bu yeni aydın tipinin özelliklerinden biri, Yeni Çözüm’e göre bir tür kişisel gelişim ideolojisini benimsemesiydi. Örgütlü yaşantıdan kopan aydınlar “kendi kabuklarına, bireysel dünyalarına” çekilecekler ve akademizme özeneceklerdi. Mücadeleyle doğrudan ilgili olmayan sosyal bilim konularında “burjuvazi ile adeta yarışa girmek” ve teoriyi fetiş haline getirmek başlıca aydın alışkanlıklarına dönüşmüştü (s. 501). Dergi hapishanedeki aydınlara has bazı özellikler de tespit ediyordu:

Cezaevlerinde görülen en tipik aydın özelliği, siyasetten kaçıştır … Siyaset dışı alanlarda faaliyetleri yaygınlaştırma, enerjiyi bütünüyle siyaset dışı alanlara harcama, siyasetten nefret… Bu özellik, farklı yollarla kendini gösterebiliyor. Kimilerinde sanatçı olma tutkusu -ki en yoğun olanı bu- kimilerinde kendi kabuğuna çekilme vb. (s. 257).

1960’larda Türkiyeli solcu aydınlar arasında hakim olan örgütlülük bilincinin 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra aldığı hal, Yeni Çözüm’ün şu satırlarında ele alınıyordu:

12 Eylül, geleneksel aydın tipi için yeni bir darbe oldu … Geçmişlerindeki “yaramazlıklarını” terk ettiler ve kendi dışlarındaki devrimci gelişmelerle aralarına daha kalın sınırlar ördüler; “terörizm” düşmanı kesildiler, herkesten çok “siyasal istikrar” özlemcisi, bir gözü Avrupa’da bir eli “aşırılıklara” karşı alarm zilinde, demokrasi kırıntılarına razı, ılımlı demokratlar oldular (s. 250).

Ya da başka bir deyişle, “sivil toplumculuk” 1980’lerin yeni aydın siyaseti olacaktı. Dergiye göre sivil toplumculuk, devletin 1980 sonrasında sosyalist bilince yaptığı saldırının başarılı olduğunun göstergesiydi. Sivil toplumcu mücadele anlayışı, devleti yıkmak yerine, onu daha da demokratikleştirip, sınıflarüstü düzenleyici bir devlet haline getirmeyi hedefliyordu. Devleti istikrarsızlaştırarak ve sınıfları cepheleştirerek iktidarı almak için mücadele etmek yerine, sınıflararası bir uyum yaratmak için devleti insan haklarına daha saygılı olmaya davet eden bir yaklaşımdı bu. Bir tür vezirlikti.

Yeni Çözüm, Türkiyeli aydınların bu uzlaşma ve devleti istikrarlı hale getirme çabalarının hem tarihsel hem de sosyal bazı nedenleri olduğunu ileri sürüyordu. Tarihseldi, çünkü Türkiyeli aydınlar Tanzimat’tan bu yana devletle iç içe yetişmişlerdi (s. 110). Hem Tanzimat aydınları, hem de daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşuna katılan bürokrat aydınlar “halka tepeden bakan, halkın gücünü hesaba katmayan”, dolayısıyla da halka ve devrime güvensizlikleriyle ayırt edilen insanlardı (s. 488). Bu Tanzimatçı aydın geleneği hem reformist solun, hem de aydın uzlaşmacılığının tarihsel geri planını oluşturuyordu.

Bu uzlaşmacılığın sosyal geri planında ise Türkiye toplumunun özgün koşulları bulunuyordu. Türkiye topraklarında “Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihçiliği ve toplum düzeninin özellikleri nedeni ile, tarihinde keskin sınıf çatışmaları yaşanılmamış”, işçi sınıfı nitel ve nicel olarak Osmanlı tarihi ve Cumhuriyetin ilk yılları boyunca yeteri kadar gelişmemiş ancak buna karşın küçük üretim ve ara sınıflar yaygın olarak var olmuştu (s. 110).

Peki çözüm neydi? Bu küçük-burjuva aydın tipi yerine, Yeni Çözüm proletarya aydını olma çağrısı yapıyordu. Küçük-burjuva aydınının örgüt disiplinini reddeden ve kendini ayrıcalıklı bir yere koyan anlayışına karşılık, proleter aydın örgüt disiplinine tabi olacaktı. Bu yeni aydın tipinin niteliğini belirleyen şey ne kadar çok bildiği ya da sanat ve kültür akımlarına hakimiyeti değil, hangi sınıfın yanında durup, kimin için üretim yaptığıydı. “Halk İçin Konuşmalı ve Yazmalıyız” başlıklı Yeni Çözümyazısı, küçük-burjuva aydınların seçkinci ve halka uzak üslubuna karşı, “Üslupta halkla ortaklık sağlamak bizim için esastır” diyerek yeni bir üslup yaratma çağrısı yapacaktı: “Klasik yazı üsluplarını terk etmeli … çarpıcı, akıcı, akılda kalır, değişik üsluplar bulmalıyız” (s. 489).

Milliyet_10.10.1989_Dev-Genc_Yorum-230x300

Milliyet, 10.10.1989.

12 Eylül sonrası Türkiye’si dalgalıydı. Batı’da reformist sol partiler ve aydınlar derin bir ideolojik bunalımın içine düşerken, Doğu’da, Kürdistan’da bir halk isyanının kıvılcımları çakılmaya başlıyordu. İster istemez yüzler buraya çevrilmiş, Kürt dağlarından gelen silah seslerini anlamak isteyenlerin sayısı çoğalmıştı.

Esasında Türkiye solunun Kürt meselesine ilişkin duyarlılığı 12 Eylül’den önce gelişmeye başlamıştı. Devrimci hareketler artık bu konuya daha fazla mesafeli duramıyor, kendi siyasi çizgileri doğrultusunda bu sorunu ele almak ve çözüm yolları önermek zorunda kalıyorlardı.

Ancak PKK’nin 12 Eylül sonrasında ses getiren eylemleriyle yeni bir dönemece girmişti Kürt sorunu. Bir sol hareketin konumu artık yalnızca belirsiz bir Kürt meselesine ilişkin duruşuyla tespit edilemez olmuştu. PKK’ye ilişkin de söz söylemek gerekiyordu. Silahlı mücadelenin “geleneksel sol” tarafından provokasyon ya da maceracılık olarak yaftalandığı bir dönemde, Yeni Çözüm de hem Kürt meselesine hem de PKK’ye yönelik bakışını ortaya koydu.

Kürt sorununa bakış

Yeni Çözüm’ün Kürt meselesi konusundaki görüşlerinin temeli, birinci bölümde ele aldığım Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunubaşlıklı broşüre kadar götürülebilir. Yeni Çözüm dergisinde Kürt meselesine ilişkin olarak çıkan yazılar da çoğunlukla bu doğrultudaydı.

Derginin 15. sayısında yayımlanan “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine” başlıklı yazı “ulusal sorun ve UKKTH, kapitalist gelişmenin iki ayrı evresinde iki ayrı içeriğe sahiptir” diyordu (s. 315). Henüz emperyalizmin gelişmediği birinci aşamada, feodalizmi yıkmayı ve ulusal pazarı kontrol eden bir devlet kurmayı arzulayan burjuvazi ulusal sorunun savunucusu olmuştu. Dolayısıyla bu aşamada kendi kaderini tayin hakkı burjuva demokratik bir nitelik kazanmıştı.Kurt_Sorunu-298x300

Kapitalizmin tekelci aşamasında, yani emperyalizm döneminde ise ulusal sermaye uluslararası hale gelmiş, tek tek ülke ekonomileri “dünya ekonomik zincirinin halkalarına” dönüşmüşlerdi. Bu aşamada özellikle yeni-sömürge ülkelerdeki burjuvazinin ulusallık gibi bir derdi kalmamış, emperyalizmle bütünleşmişti. Dolayısıyla burjuvazi ulusal sorunu çözmek bir yana, bu sorunu yaratan başlıca düşman haline gelmişti.

Yeni Çözüm’e göre burjuvazinin feodalizm karşısında demokratik hakları savunduğu “burjuva demokrasisi” döneminin kapandığı söylenebilirdi. UKKTH de dahil olmak üzere böylesi demokratik haklar artık burjuvazi tarafından değil, emperyalizm karşısında mücadele eden halk hareketleri tarafından savunulmaktaydı. “Bu dönemde ulusal baskının sosyal temeli artık emperyalizmdir” diye yazacaktı Yeni Çözüm. Dolayısıyla demokrasi isteniyorsa, öncelikle emperyalizmin yenilmesi gerekiyordu. Bu bakımdan emperyalizm çağında UKKTH ve sınıf mücadelesi bütünleşmiş bir halde bulunurdu.

Bu bütünleşmeyi vurgulamakla birlikte, Yeni Çözüm’ün UKKTH konusunda şovence tavırlar benimsenmemesi uyarısını yaptığına da değinmek gerekir. Dergiye göre bu şovence tavırlar iki şekilde kendini gösterirdi. Marksist-Leninistler sosyalist olmayan herhangi bir ulusal hareketle karşılaştıklarında “nasıl olsa gericileşecek” diyerek onun verdiği silahlı mücadeleye seyirci kalırlarsa ya da ‘biz devrim yapınca ulusal sorun nasılsa kendiliğinden çözülecek’ diyerek ulusal sorunu sınıfsal soruna indirgerlerse ezen ulus milliyetçiliği yapmış olurlardı.

Çünkü bir ülkede sosyalist devrimin gerçekleşmesi, ulusal baskıyı otomatikman sona erdirmezdi. Eğer dikkatli olunmazsa ulusal baskı sosyalist devrimden sonra da devam edebilirdi. Bu durum Yeni Çözüm’e göre emekçilerin kendi kaderlerini tayin hakkı ile UKKTH’yi birbirine karıştırmakla olurdu. Aksine Türkiye’de bir “demokratik halk devrimi” yapılsa bile, bu Kürt halkının artık kendi kaderini tayin ettiği anlamına gelmezdi. Demokratik halk devriminin özelliği ezilen ulusun kendi kaderini tayin etmesinin önündeki engelleri kaldırmasıydı.

Bu önemli teorik ayrımdan yola çıkan Yeni Çözüm, proletaryanın en tutarlı ulusal kurtuluşçu sınıf olduğunu söylemekle birlikte, onun zayıf olduğu yerlerde gelişen küçük-burjuvahareketlerin de emperyalizme ve işbirlikçilerine darbe vurabileceğini kabul ediyordu. Örneğin ezilen ulus milliyetçiliği, sınıf bakışından yoksun olmakla birlikte, baskıya karşı savaşması itibariyle demokratik bir muhtevaya sahipti. Bu nedenle ezen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele ile ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele arasında da bir fark vardır: “Ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele yapıcı, onu doğru zemine çekici nitelikte olmalıdır” (s. 329).

İkinci şovence tavır ise, ezilen ulusun ayrılma ve devlet kurma hakkına çeşitli bahanelerle karşı çıkılmasıydı. Yeni Çözüm bunu şöyle ifade ediyordu:

Sosyal şovenizm genellikle devletin parçalanması, küçülmesi vb. kaygılarla, ayrılma, ayrı devlet kurma hakkına karşı çıkar. O ezilen ulusun kültürel ulusal özerklikle, kendi dilini konuşma, kültürünü geliştirmekle yetinmesini ister. Böylece egemen ulus burjuvazisinin ulusal baskı siyasetinin destekçisi konumuna düşer (s. 323).

Yeni Çözüm’e göre eğer bir ülkede ulusal baskı varsa, ezilen ulusun ayrılma hakkı doğardı. Ezilen ulusun bu hakkını tanımayıp, düzenin istikrarı bozulmasın diye onun taleplerini dil özerkliği, kültürel özerklik gibi haklarla sınırlamak şovenizm demek olurdu. Bir ülkede ulusal baskının varlığı devrimin önündeki büyük engellerden biriydi, proletaryayı güçsüz düşürürdü. Bu bakımdan proletarya UKKTH’yi reddeder ya da küçümserse, kendi davasına ihanet ederdi: “Ulusu birliğe zorlamak proletaryanın siyaseti olamaz”dı (s. 327).

İki halkın birlikte kurtuluşu

1970’ler ve 1980’ler boyunca sol hareketin Kürt meselesi bağlamında önemli tartışma başlıklarından birisi Kürdistan’ın sömürge olup olmadığıydı. Devrimci Sol’un ve Yeni Çözüm dergisinin bu konudaki tavrı, kendisi zaten yeni-sömürge olan bir ülkenin sömürgesinin olmayacağı yönündeydi. Türkiye iki uluslu bir yeni-sömürgeydi, dolayısıyla iki halk da emperyalizmin sömürüsü altındaydı. Kürt halkının özelliği, onun fazladan bir de ulusal baskı görüyor olmasıydı. Ne var ki, Kürt ulusunun hakim sınıfları da emperyalizm ve oligarşiyle ya bütünleşmiş ya da bütünleşmeyi arzu ediyordu. Dolayısıyla ulusal bir pazar oluşturmak onların da çıkarlarına değildi, yani Kürt egemenleri de bağımsızlık istemiyordu.

Yeni Çözüm dergisinin Kürt meselesindeki ayırıcı özelliklerinden biri de bu tahlilden doğar: İki ulusun halk kesimleri, aynı sosyo–ekonomik yapıda, aynı siyasi rejim altındadır ve aynı oligarşi tarafından ezilmektedirler. Dolayısıyla iki ulusun vereceği özgürlük mücadelesi birbirinden ayrılmaz: “Ulusal ve sınıfsal baskının sosyal temeli bir ve tek olduğu için, ulusal ve sosyal kurtuluş iç içe geçmiştir” (s. 328).

Dergiye göre iki halkın birleşerek örgütleyeceği bir halk devrimi, hem yeni-sömürgeyi emperyalizmden kurtaracak, hem de Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Zaten daha önce ismini andığım broşür de Devrimci Sol’un gerçekleştirmeye aday olduğu “demokratik halk devriminin” iki temel noktayı kapsadığını söylüyordu: “Emperyalizmi kovmak, oligarşiyi yıkmak” ve “Kürt halkının, kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkını tanımak” (Dava Dosyası, 1991, s. 127).

Yeni Çözüm dergisi iki halkın milliyet tabanında değil, sınıf tabanında bir örgütlenme etrafında birleştirilmesi gerektiğini söylemekle birlikte, bunu yaparken ezilen ulusun taleplerine sahip çıkılmazsa, küçük-burjuva milliyetçiliğin propaganda yapabileceği bir boşluk yaratılacağını düşünüyordu.

Derginin bu siyasi çizgisi, 1989 ve 1990 yılında çıkan yeni sayılarda ve Kürt meselesinin mevcut durumunun çözümlendiği yeni yazılarla da sürdürüldü. Derginin 27. sayısında yayımlanan “Dersimler, Halepçeler, Cudiler Kürt Halkı Gerçeğini Yok Edemeyecektir” başlıklı yazı, tüm katliamlara rağmen Kürt halkının “başkaldırı ruhu yok olmamış, Kürt halkında bugün, o ruh ve inanç olanca canlılığını koruyor, dumanlı dağlardan isyan ateşleri hiç eksik olmuyor” (s. 584) diyerek bir yandan Kürdistan’daki isyanı destekliyordu.

Yeni Çözüm’e göre PKK’nin 1980’lerdeki silahlı mücadelesi halkı hızla saflaştırmış, öfkesini dışa vurabileceği bir kanal açmıştı. Bu bakımdan derginin Kürt milliyetçi hareketinin silahlı mücadelesinde Mahir Çayan’ın tezlerinin doğrulanışını gördüğü söylenebilir. “Silopi Halkının Onuru” başlıklı yazı şöyle der:

Ulusal içerikte de olsa, sınıfsal içerikte de olsa, gerilla mücadelesinin yığınları nasıl harekete geçirdiği Silopi örneğiyle yaşanmaktadır. Sürdürülen mücadele karşısında oligarşinin terörünün … yığınlarda yarattığı sinmişliği nasıl parçalayıp, kitle hareketlerinin boy göstereceğini ortaya koymuştur (s. 601).

“Kürdistan Kürt Halkınındır” başlıklı 1990 tarihli bir yazı ise “Silahlı mücadelenin yarattığı bilinç, halkı yeniden şekillendiriyor, eskimiş, çürümüş feodal-burjuva değerleri yıkıyor,” diyecekti (s. 830). Yeni Çözüm’e göre PKK’nin giderek yükselen mücadelesi karşısında emperyalizmin ve oligarşinin önünde iki seçenek vardı:

Ya ulusal harekete göstermelik de olsa bazı tavizler verilecek ya da geleneksel yöntemler katlanarak ivmesi yükseltilecektir … Birinci yol kendi içinde belirli riskleri taşır. Her şeyden önce gelişen hareketin inisiyatifinin elde tutulabileceğinden emin olunması gerekir … Şu an böylesi bir gelişme uzak göründüğünden kısa vadede tek çözüm kalıyor. O da ikinci yolun tercih edilmesi! (s. 586).

Bunlarla birlikte, Yeni Çözüm’ün PKK’ye yönelik milliyetçilik eleştirisi de sürmüştü. Dergi, PKK’nin programının “sosyalizme yönelebilecek net bir programdan ziyade” ulusal kimliğe odaklı, sınıfsal bakış açısını bulandıran bir program olduğunu söylüyordu.

Yeni Çözüm’den Mücadele’ye

Yeni Çözüm’ün yayın hayatını noktaladığı 1990 yılı, Devrimci Sol hareketinin de 12 Eylül’ün kuşatmasını yarmaya ve kitleselleşmeye başladığı bir yıl olmuştu. Bu yeni durum karşısında aylık bir dergi olan Yeni Çözüm’ün istenen etkiyi yaratmayacağı düşünülmüş olmalıdır ki derginin yayın hayatına son verildi.

Mucadele_Kapak-291x300

Dergi 12 Eylül’ün büyük ideolojik gerileme ortamında Türkiye solunun çözmeye uğraştığı teorik sorunlara getirdiği yanıtlar açısından doyurucu bir dergiydi. Yeni Çözüm’ün ve Savunma’nın sayfalarında geliştirilen teoriler Sovyetler Birliği’nin çöktüğü bir dönemde ideolojik krizin aşılmasını mümkün kıldı. Emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasiyi sahiplenen net bir tavır alınırken, gelişen Kürt hareketi karşısında da şovenizmden kaçınılmış oldu.

Öte yandan Yeni Çözüm bir kitle yayını değildi. Sadece aylık olması itibariyle değil, yazıların üslubu kullanılan kavramlar itibariyle de okurun devrimler tarihi, Marksizm-Leninizm ve Türkiye solunun tarihi gibi pek çok şeyi önceden bildiği varsayılıyordu. Bu bakımdan daha ziyade hareketin kadrolarına, solun diğer kesimlerine ya da politik aydınlara yönelik bir yayındı.

Derginin kapatılmasının hemen ardından 15 günlük olarak yayımlanmaya başlayan Mücadele’nin baş yazısında, bu durum şöyle ortaya konulmuştu:

Mücadele yükseliyor, kitleselleşiyor … Bu süreçte geniş kitlelere daha somut, açık ve güncel politika götürecek, olayların ve gelişmelerin hızını yakalayacak 15 günlük bir gazeteye ihtiyacımız var. Bunun için 33 sayı ve 3,5 yıl boyunca yayın hayatını sürdüren aylık Yeni Çözüm Dergisi görevini ve işlevini tamamladı (Mücadele, 15-31 Temmuz 1990, s2).

 

Referanslar

Devrimci Yol Hareketinde Tasfiyecilik ve Devrimci Çizgi”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 11-80 içinde.

“Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 81-146 içinde.

“THKP-C ve İki Sapma”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 147-274 içinde.

Çözüm Seçme Yazılar. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1994.

Karataş, İ. Erdoğan, T. Özkök, A. Turan, Ş. Şen, Z. Polat, M. Göleli. Direniş, Ölüm ve Yaşam. Boran Yayınevi. İstanbul, 2000.

Karataş. Kongre Belgeleri -1. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1995.

Dursun Karataş, ed. Devrimci Sol Savunma: Haklıyız Kazanacağız. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1989.

Mücadele dergisi. 15 Temmuz – 31 Temmuz 1990.

Sinan Kukul. Bir Direniş Odağı Metris: Metris Tarihi. Yar Yayınları. İstanbul, 1998.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Program Tasarısı. Ermiş Verlag, 1987.

Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı'nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı’nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fuhşa yönelik görüşlerin tarihinin, sınıf mücadelesinin tarihine ne kadar bağlı olduğunu görmek öğretici.

1970’lerin sonlarına kadar, dünyadaki ilerici mücadeleler için fuhuş derhal ortadan kaldırılması gereken bir insanlık ayıbıydı. Fuhuş, emperyalist sistemin kadını giysileriyle birlikte öznelliğinden, duygularından da soyup cinselliğine indirgemesinin doruğuydu. İkinci sınıf insan sayılan kadın, bu burjuva ataerkil mekanizma sayesinde cinsel organını, ağzını ve diğer uzuvlarını erkeklere para karşılığı kiralayabiliyordu.

Bu yıllarda kadınların fuhşa itilmesine ilişkin ekonomik ağlar çözümleniyor, bunun yapısal bir sorun olduğu ve sınıflı ataerkil toplumla sıkı bir ilişki içinde bulunduğu ortaya konuluyordu. Yapılan saha çalışmaları, para karşılığı cinsel ilişkide bulunan kişilerin ezici çoğunluğunun bunu isteyerek değil, doğrudan ya da dolaylı zorla yaptığını gösteriyordu.

Continue reading

Mahir’in Peşinde: Dünya Solu Faşizmi Tartışıyor

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı faşist general Pinochet'nin askerlerinin kuşatmasında.

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı, faşist general Pinochet’nin askerlerinin kuşatması altında. Şili’deki faşist darbe tüm dünya solunu faşizmin yeni biçimlerini düşünmeye itmiş, devrim için silahlı mücadelenin şart olduğunu söyleyenleri haklı çıkarmıştı.

Otoriter. Solcu aydının yazılarına da, eski büyükelçinin strateji analizlerine de aynı hoş seçkinliği katan kavram. Kabul edelim, ağız dolusu “faşist!” diye bağıran sol kabalığa karşı, bilgili eleştirileriyle göz alan “up-to-date” bir beyefendidir o. Zalime “demokrat” demenin yandaşlık, “faşist” demeninse tatsızlık olacağı bir gerileme döneminin, “küreselleşme”yle birlikte vazgeçilmez tamamlayıcısı.

Bu sıralar Türkiye’deki rejimin niteliğini eleştirerek çözümlemek için kullanılıyor bu kavram. Kulağıma her çalındığında ayakkabımın içine taş girmiş gibi bir huzursuzluk. Başbakan otoriterleşiyor, rejim ise bir otoriterizme doğru gidiyor.

Sanki otorite sınıfsal bir kavram değilmiş de, kendi başına kötü bir şeymiş gibi. Ya da sanki tarih AKP ile başlamış, AKP’nin demokrat dönemleri olmuş da, şimdi işler bozulmuş gibi.

Continue reading

Lice Katliamı Üzerine Düşünceler: Süreç, Bayrak ve Devrim

7 Haziran 2014’te Amed’in Lice ilçesindeki gösteriler başlayalı neredeyse 15 gün olmuştu. Lice halkı AKP’nin “çözüm süreci” adı altında başlattığı tasfiye politikasını ve bunun bir uzantısı olan kalekol/karakol inşa sürecini protesto ediyordu. O gün askerin açtığı ateşle 2 Kürt vatandaş öldürüldü.

Bunun ertesinde bir askeri birliğin gönderindeki Türk bayrağının bir eylemci tarafından indirilmesiyle insanların öldürülmesi ikinci plana düşüverdi. Oligarşi içi çatışmanın da etkisiyle kışkırtılan milliyetçi söylem bir çok beyni esir aldı.

I

Lice’de Ramazan Baran’ın cenazesini izleyen Özgür Amed şurada gözlemlerini yazmış. Edilen zulüm, öfkeyle atılan sloganlar gözümün önünde canlandı. AKP’nin çözüm sürecinden beklediğini bulamayanların “Aşitî naxwazim, şer şer şer / Barış istemiyoruz, savaş savaş savaş” sloganları atarak yürüdüğünü söylüyor yazar.

Continue reading

Zulüm Düzeni Böyle Yıkıldı: Nikaragua Devrimi

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Cinayeti hobi edinmiş bir polis teşkilatı. Yalancılık ve çürümüşlük timsali yöneticiler. İşadamları ve emperyalizmle el ele verip bütün ülkeyi yağmalamaya yemin etmiş bir iktidar. Ve bir depremin yıktığı çürük binaların altında kalıp ölen binlerce yoksul insan. 1979 yılındaki devrimden önce Nikaragua’da durum işte böyleydi.

Nikaragua bir Orta Amerika ülkesidir. Ülke 1909 yılında ABD tarafından işgal edildi ve 1933 yılına kadar da ABD’nin güdümündeki toprak ağaları tarafından yönetildi. ABD o yıl ordusunu Nikaragua’dan çekti ve iktidarı göstermelik bir jestle Anastasio Somoza isimli bir başka işbirlikçisine bıraktı.

Nikaragua artık “bağımsız” bir ülkeydi.

Continue reading

HDP’nin -Bazı- Sosyalistlerle Ne İşi Var?

Ertugrul_DavutogluYıl 1989.

SHP Malatya milletvekili İsmail Aksoy “Kürtler ayrı bir halktır” dediği gerekçesiyle partiden ihraç ediliyor. Ardından 7 SHP’li milletvekili daha. Onlar da Paris’teki ‘Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları’ konferansına katılmak suçunu işlemişler.

Kürt hareketinin yasal particilik macerası, SHP’den ihraç edilen milletvekillerinin Haziran 1990’da HEP’i kurmasıyla başlıyor. Milletvekillerini partiden ihraç eden SHP’ye oldukça öfkelenmiş olacak ki, Kürt hareketine yakın yayınlardan biri olan Yeni Ülke isimli gazete veryansın ediyor o dönem:

Hepsinin politikası özel savaşa ayarlıdır. İnönü Özal’dan daha fazla devletçidir. Bunlar diğer meselelerde dalaşırlar ama Kürt meselesinde birleşirler … SHP düzen partisidir, devlet partisidir … Üstelik SHP, Kürt sorunu konusunda 70 yıldan bu yana sabıkalı olan bir partidir” (Yeni Ülke, 45).

SHP, 12 Eylül sonrasında oligarşinin solu çevrelemek için CHP’den kırparak partileştirdiği bir oluşumdu. Doğru söze ne denir, bir düzen partisiydi.

Continue reading