Barış süreçlerinin ışığında Kolombiya: Şimdi ne olacak?

baris_surecleri_fmln_ira_farc_anc

26 Eylül günü, Kolombiya devleti ile silahlı halk örgütü FARC’ın temsilcileri el sıkışıp anlaştı. FARC temsilcisi Timochenko “artık silahlar olmaksızın politika yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın” diye konuştu. Kolombiya Devlet Başkanı Santos da “artık şiddeti fikirleri savunmanın bir aracı olarak kabul etmiyoruz” dedi. 2 Ekim Pazar günkü referandumda ise, vatandaşlara barış anlaşmasını kabul edip etmediği sorulduğunda insanların %50.2’si “hayır” oyu kullandı. Kolombiya’daki barış süreci şimdilik askıda.

Tuhaf olan, 26 Eylül’de birbirini sevinçle kucaklayan tarafların, 2 Ekim’de de bir o kadar üzgün görünmeleriydi. Bir yerde ezenler ile ezilenlerin temsilcileri aynı şeyleri giyip, aynı şeyleri söylemeye başlamışlarsa; aynı şeyleri kutluyor, aynı şeylere seviniyor ve üzülüyorlarsa… Şüphelenmeliyiz. Bin yıllara uzanan sınıflı toplum tarihi, bize hiç değilse bu kadarcık bir sağduyu vermiş olmalıdır.

Kolombiya’da görevli ABD’li diplomat Aronson, FARC’ı çok uzaklardaki “yıllar önce sönmüş bir yıldıza” benzetip, söndükten “yıllar sonra da ışığını görebiliyordunuz. İşte FARC böyle olmuştu,” diyor. FARC emperyalizmin Latin Amerika’da söndürdüğü ilk yıldız değil. 1990’larda böyle pek çok yıldız söndü ve ardından tepinerek kutlamalar yapıldı.

Continue reading

Advertisements

Küba kirlenirken

Rolling_Stones_Che

Rolling Stones’un 25 Mart 2016 tarihli Havana konserinde görülen Che “pankartı”.

Yağmurlu bir Mart sabahı Havana’ya ayak basan ABD Başkanı, “Buraya Soğuk Savaş’ın Amerika kıtasındaki son kalıntısını gömmeye geldim” dedi. Soğuk Savaş, sosyalizmle emperyalizmin çarpışmasından doğduğuna göre, takım elbiseli mezarcılar kimin çukurunu kazmaya geldi Küba’ya?

Küba Cumhuriyeti ambargolara, işgal ve suikast girişimlerine rağmen 57 yaşında. Kabına sığmayan bir devrimdi. Kendi ülkelerindeki devrimi yalnızca bir başlangıç olarak gören binlerce Kübalı, son durağı Afrika ormanları ya da Latin Amerika dağları olan bir maceraya atılmıştı devrimden sonra.

57 yıl boyunca tek bir Amerikan başkanının ayak basamadığı Havana sokakları, Latin Amerika’nın devrimci kadrolarına kucak açtı. Küba, dünyanın her yerinden gelen devrimcilerin buluştuğu bir eğitim merkeziydi. Evlatlarının başsız bedenlerini mısır tarlalarına atılmış halde bulan yoksul El Salvador, Nikaragua ve Kolombiya köylüleri, ölüm mangalarından Küba’nın verdiği silahlar sayesinde hesap sorabiliyordu.

Continue reading

Zulüm Düzeni Böyle Yıkıldı: Nikaragua Devrimi

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Fotoğraf: Susan Meiselas | susanmeiselas.com

Cinayeti hobi edinmiş bir polis teşkilatı. Yalancılık ve çürümüşlük timsali yöneticiler. İşadamları ve emperyalizmle el ele verip bütün ülkeyi yağmalamaya yemin etmiş bir iktidar. Ve bir depremin yıktığı çürük binaların altında kalıp ölen binlerce yoksul insan. 1979 yılındaki devrimden önce Nikaragua’da durum işte böyleydi.

Nikaragua bir Orta Amerika ülkesidir. Ülke 1909 yılında ABD tarafından işgal edildi ve 1933 yılına kadar da ABD’nin güdümündeki toprak ağaları tarafından yönetildi. ABD o yıl ordusunu Nikaragua’dan çekti ve iktidarı göstermelik bir jestle Anastasio Somoza isimli bir başka işbirlikçisine bıraktı.

Nikaragua artık “bağımsız” bir ülkeydi.

Continue reading

HDP’nin -Bazı- Sosyalistlerle Ne İşi Var?

Ertugrul_DavutogluYıl 1989.

SHP Malatya milletvekili İsmail Aksoy “Kürtler ayrı bir halktır” dediği gerekçesiyle partiden ihraç ediliyor. Ardından 7 SHP’li milletvekili daha. Onlar da Paris’teki ‘Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları’ konferansına katılmak suçunu işlemişler.

Kürt hareketinin yasal particilik macerası, SHP’den ihraç edilen milletvekillerinin Haziran 1990’da HEP’i kurmasıyla başlıyor. Milletvekillerini partiden ihraç eden SHP’ye oldukça öfkelenmiş olacak ki, Kürt hareketine yakın yayınlardan biri olan Yeni Ülke isimli gazete veryansın ediyor o dönem:

Hepsinin politikası özel savaşa ayarlıdır. İnönü Özal’dan daha fazla devletçidir. Bunlar diğer meselelerde dalaşırlar ama Kürt meselesinde birleşirler … SHP düzen partisidir, devlet partisidir … Üstelik SHP, Kürt sorunu konusunda 70 yıldan bu yana sabıkalı olan bir partidir” (Yeni Ülke, 45).

SHP, 12 Eylül sonrasında oligarşinin solu çevrelemek için CHP’den kırparak partileştirdiği bir oluşumdu. Doğru söze ne denir, bir düzen partisiydi.

Continue reading

Neye Devrim Deriz?

Fidel Che

“Obama Mısır devrimini övdü” diyor bir CNN haberi: “Obama, Mübarek’in 30 yıllık iktidarının birden sonlanmasının ‘Mısır’daki dönüşümün sonu değil, başı’ olduğunu söyledi” diye de devam ediyor. “Devrim televizyondan yayımlanmayacak” zamanları tarih oldu, artık emperyalizmin başındaki adam CNN’e “devrimleri” övüyor. Demek biz görmeyeli emperyalistlerin devrimlere bakışı hayli değişmiş.

El Cezire televizyonuna verdiği mülakatta, Ahmet Davutoğlu şöyle diyor:

“Artık umutlu ve çok iyimseriz, çünkü Mısır halkı tarihsel bir dönüşüme ve değişime karar verdi ve şimdi kaosa yol açacak bir değişim değil, istikrarla birlikte bir değişim gerçekleştirilebilir. İstikrarın yok edilmediği bir dönüşüm olacağı konusunda umutluyuz. Değişim ve istikrar birlikte olacaktır. Ve Mısır bunda başarılı olursa, diğer ülkelere de iyi bir örnek teşkil eder.”
İstikrarı koruyan devrim. Hımm. Demokratik faşizm, eşitlikçi kapitalizm gibi bir şey olsa gerek bu. Marksist-Leninist safsata alıcılarım sinyal veriyor: Devrim nasıl istikrarı koruyor, hangi sınıfın iktidarı, hangi üretim düzeninin istikrarı bu Lenin amca?

Kafalar karışık. Emperyalist medya Bahreyn’deki halk hareketinin bastırılmasına sessiz kalmıştı. Hindistan’daki silahlı halk hareketine ilişkin Obama’nın bir övgüsünü de okumuş değilim. Ama emperyalist medyanın sayfa sayfa “Mısır Devrimi” haberi yapmasından da mı şüphelenmez insan?

Hayır, şüphelenilmiyor. Aksine Lenin’in devrim konusundaki görüşlerinin “mealen özetleri” yapılıyor. Titizlikten araştırmacılıktan uzak bir tavırla, bir zamanlar okunmuş Lenin ciltleri ve tarih kitapları üzerinden eksik karşılaştırmalar yapılıyor.

Peki ama Marksist-Leninistler neye devrim der? Örneğin bir ayaklanmayla hükümetin değişmesi devrim midir? Bir ayaklanmanın ardından ordu iktidarı alıp, bir işbirlikçinin yerine bir başkasını geçirirse bu devrim midir?

Biz iktidar mücadelesini sınıflar arasında gerçekleşen bir mücadele olarak görürüz. Özü emek sömürüsüdür ama onlarca farklı biçim alır. Devrim her alanda süregiden bu mücadelenin niteliksel bir dönüşüme uğradığı, yani mevcut iktidarın bir sınıftan diğerine geçtiği anlara denir. “Şubat devrimi burjuvazinin toplumsal devrimidir”, diyor Lenin, “iktidarı II. Nikola’nın önderliğindeki feodal toprak ağalarından almış ve burjuvaziye vermiştir.”

İşte bu yüzden, bir ülkedeki toplumsal hareketin devrim olarak nitelenip nitelenmeyeceğini anlamak için, o ülkedeki sınıfların emperyalizme karşı aldığı tutumunu, sınıflar dengesini, devlet kurumlarının durumunu incelemek gerekir. Bu bilgiler olmaksızın bir ülkede hükümet değişikliğini zorlayan her ayaklanmayı devrim sanabiliriz.

Mesela, Mısır’da iktidar kimden kime geçmiştir? Hangi sınıfın iktidarının yerine, hangi sınıf gelmiştir?

Emperyalizmin ve uşaklarının Mısır’daki isyanın vardığı yer karşısında aldıkları tavırdan da anlaşılacağı üzere, Mısır’da iktidar işbirlikçi burjuvaziden, hımm, işbirlikçi burjuvaziye geçmiştir. Daha doğru bir deyişle, bir iktidar değişikliği filan olmamıştır. Bir devrim yoktur.

“Halk devrimi” diyeceksek, onun Marx ve Lenin’deki tanımı bellidir: “Askeri ve bürokratik devlet makinesinin parçalanması, bütün gerçek halk devrimlerinin ilk koşuludur.”

“Burjuva devrimi” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce feodalizmin olduğunu ve iktidarın artık burjuvaziye geçtiğini kanıtlamamız gerekir.

“Milli demokratik devrim” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce işbirlikçi burjuvazinin iktidarda olduğunu, ancak ayaklanma sonucunda iktidarın milli burjuvaziye geçtiğini kanıtlamak gerekiyor. Bilimsellik ancak böyle olabilir. Gerisi safsatadır ya da kulağa hoş gelen retoriktir.

Eğer Mısır halkının ayaklandığını, örgütlendiğini, iktidarın baskı aygıtlarının direniş karşısında duraksadığını ve iktidarın eski yönetme biçimleriyle artık devam edemediğini kastediyorsanız bu ayaklanmanın, Lenin’e göre de devrimci durumun tanımıdır, devrimin değil. Devrim karşısında baskı aygıtları duraksamaz, devrimi yapan sınıfın eline geçer. Çok basit değil mi?

Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile İran’daki 1979 devrimi arasında bir benzerlik kurulduğuna da tanık oluyorum. Böyle iddialar şaşırtıcı çünkü bu ikisi arasında emperyalizme ve mücadeleye yaklaşımları bakımından bir benzerlik yok. İran’daki devrimin anti-emperyalist niteliğini, küçük-burjuva milliyetçi ve İslamcı yönünü bilmeyeni dövüyorlar neredeyse, artık genel kültüre girmiş, sıradan bir bilgi bu. İran devrimi iktidarı işbirlikçi burjuvazinin başı Şah’tan alıp, küçük-burjuva radikallere verdi, dolayısıyla devrimin siyasi boyutu vardı.

Daha önceki yazılarımda Mısır ordusunun ABD’den yardım ve talimat almaktaki köpekçe sadakatini anlatmış, egemen sınıfın kurumlarının ABD ile nasıl iç içe geçtiğinden kısaca bahsetmiştim: “Mısır’da İsyan”, “Mübarek’ten Sonra”.

Amerikancı Ordu Mısır’daki ayaklanmanın devrime dönüşmeden bastırılmasını garanti altına aldı. Şu anda devleti çekip çeviren de ABD’den yıllık 1.3 milyar dolarlık bir yardım alan Mısır Ordusu’dur. Belli ki Müslüman Kardeşler demokrasicilik oyununun sürdürülmesi için öne çıkarılıyor ve orduyla uyum içerisinde hareket ediyor. Başka bir genel kültür bilgisi: Emperyalizmin ajanları ve AKP Müslüman Kardeşler ile masaya oturdular işbirlikçilik bayrağını onlara teslim ettiler.

İşin sosyal devrim boyutuna da bakalım: İran’da 1979’dan sonra ekonomi devletleşir ve emperyalist şirketler kapı dışarı edilirken, Mısır’da “devrimden” sonra Dünya Bankası ve IMF’nin muslukları açtığını, ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesinin kaldığı yerden değil, daha azgınca devam ettiği de ortada. Ortadoğu uzmanı Adam Hanieh’in yazısı muhakkak okunmalı: “Mısır’da Düzenli Geçiş”.

Burada sınıfsal bir dönüşüm, iktidarın bir sınıftan diğerine el değiştirmesi diye bir şey yoktur. İşler emperyalizm ve işbirlikçileri açısından yolunda gidiyor. Davutoğlu işte bu yüzden “istikrar bozulmadı, kaos ortamı oluşmadı” diye göbek atıyor. Bozulmayan istikrar, değişmeyen iktidar işbirlikçi burjuvaziye aitti, hala öyledir.

İktidarın bir sınıftan diğerine geçmediği devrim olmaz.

Fakat örneğin Libya’da bir devrimden bahsedebiliriz: Karşı-devrim. Libya’da Kaddafi’nin iktidarı ve tutarsız bir şekilde olsa da uyguladığı bağımsız politikalar alaşağı edilerek, yerine tam bağımlı, işbirlikçi bir iktidar ve toplumsal düzen geçirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletler ve NATO eliyle ihlal edilmiştir. Suriye ve İran’da da yapılmak istenen de budur.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ayaklanmalara nasıl baktığımız, emperyalizmin bölgedeki politikalarına nasıl baktığımızı belirliyor. Bu nedenle iki kat dikkatli olmak, iyice ölçüp tartarak, ülkelerin özgünlüklerini araştırmak gerekiyor. Yoksa kendimizi emperyalistlerle aynı kavramları kullanır, aynı şeylere sevinirken buluruz, yani ideolojik bağımsızlığımızı yitirerek çürümeye başlarız.

* Daha önce Haber Fabrikası’nda yayımlandı.

Mücadelemizin Tiyatroları 3: İkinci Paylaşım Savaşı Öncesinde Almanya

Rote_Sprachrohrİkinci Paylaşım Savaşı’ndan önce devrimci ilerici politik tiyatronun gelişiminde Sovyetler Birliği’nden sonraki en önemli odak elbette ki Almanya’dır. 1933 yılında faşistler iktidara gelinceye kadar Almanya halk örgütlülüğünün gücü açısından dünyanın sayılı ülkelerinden bir tanesiydi. Almanya’da sosyalizmin 19. yüzyılın son çeyreğinde başlayan yükselişi Birinci Paylaşım Savaşı’ndan hemen sonra bir devrimci kalkışmaya yol açmış ve Alman Komünist Partisi bütün yanlış politikalarına rağmen 1920’ler boyunca kitleselliğini arttırmıştı.

Bu durum elbette ki ülkedeki politik sanatın seyrini de etkiledi, Erwin Piscator, Bertolt Brecht, Kurt Weill ve John Heartfield gibi sanatçılar hep Komünist Partisi’nin ve Sovyetler Birliği’nin ideolojik hegemonyasının etkisiyle ortaya çıktılar.

Ne var ki, Almanya’daki politik tiyatronun tarihine yönelik anlatılar da, Sovyet tiyatrosu tarihlerinde gördüğümüz dertten, yani bireyci sanat tarihi anlayışından mustariplerdir. Çoğunlukla karşılaşılan sorun, politik tiyatronun önde gelen isimlerinin bulundukları sosyal ortamdan yalıtık, parlak fikir sahibi bireyler olarak vurgulanması, ancak bu kişilerin fikirlerinin arkasındaki toplumsal mücadelenin ve emeğin es geçilmesidir.

Continue reading

Vicdanlılar

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Ne zaman işbirlikçilerin silahlı güçleriyle halkın güçleri kayıpların yaşandığı bir çatışmaya girseler, entelektüellerden “Şimdi barış zamanı, kardeş kardeşi vurmasın” nidaları duyulmaya başlar.

Brecht’in “Güzeldir sınıf kavgasında saf tutmak, ezeni ezmek ezileni özgürleştirmek” sözü değil de, emperyalist savaşlar için söylediği “Savaş istiyoruz: İlk önce vuruldu bunu yazan!” sözü hatırlanır birden. Bambaşka bir toplumsal ve siyasal durum olduğuna (bu nedenle de bambaşka bir strateji benimsenmesi gerektiğine) bakılmadan, emperyalist savaşlardan örnekler sıralanır.

Sınıfsal bakışı ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesini çoktan terketmiş olan bu entelektüeller, yetmezmiş gibi adeta vicdanlı olmayı tekellerine alıp, insaniyet namının patentine de el koyarlar. “Ezenlere karşı verilen savaş sınıflı toplumun gerçeğidir” diyerek barış sloganlarına karşı çıkarsanız, vicdansızlıkla, savaş çığırtkanlığıyla suçlanırsınız.

“Kimse kimseyi öldürmesin artık” diyorlar. Hayır, bu dünyayı anlamaktan uzak bir bakıştır. Halk kurtuluş savaşları kimselerle kimseler arasında geçmiyor. Halklar kana susadıkları ya da vicdansız oldukları için de savaşıyor değiller.

Günümüzün dünyasında emperyalistler ve işbirlikçileri halklara karşı açık bir savaşın içindedirler. Dünyada her yıl açlıktan ölen 10 milyon çocuk vardır. 10 milyon! Açlıktan ölen çocuklar ellerine silah alacak durumda değildiler. İş cinayetlerinde, maden göçüğünde, ciğerinde kumla ölmeye mahkum olanlar tek bir kurşun atmamışlar, “savaş istiyoruz” diye yazmamışlardı. Sırtından 13 kurşunla vurulan Kürdün, gün ortasında boylu boyunca kaldırıma düşürülen Ermeni’nin de silahı yoktu. Ama faşizm gözlerinin yaşına bakmadı.

Bütün bu insanlar yaşayanların omuzlarına kendi hesaplarıyla birlikte, geçmişin bütün sorulmamış hesaplarını da yükleyerek toprağın altına girdiler. Biz ölülerimizi gözden ırak olsunlar da bir an evvel unutalım diye toprağın altına gömmedik. Eğer o şiş karınlı, dermansız bacaklı çocukların acısı bizim vicdanlarımızı intikam hissiyle doldurmuyorsa, bunun tek bir açıklaması olabilir: Her sınıfın kendi vicdanı vardır.

Vicdan vardır unutur, körelir ve siner.

Vicdan vardır, and içer, bilenir ve saplanır.

Kör vicdanların barış dileği samimiyetsiz ve bencildir. Bir an duydukları rahatsızlıktan, korkudan, pişmanlıktan kaçmak için sığındıkları mağaradır. Çünkü her ölüm onlardan hesap sorar, her ölüm onların sırtına yeni sorumluluklar yükler. Konforlarını bırakmak istemez, kaçarlar. Çünkü açlıktan ölen çocukların aksine “geçinip gitmekte”dirler.

Evet devrimciler de barış istiyor. Hiçbir yoldaşlarını, dostlarını, sevdalılarını kahpe ölümle tanıştırmak için de yanıp tutuşuyor değiller. Ama ellerinde her gün kabaran bir hesap defteri var ve tarihin diyalektiği kıyamet gününü çağırıyor. Önce geçmişin hesabını sormak, sonra da “kimsenin kimseyi öldürmediği” bir geleceği kurmak için savaşmak gerekiyor.

Varılacak yere kan içinde varılacaktır. Biz çeşitli nedenlerle bu yolda yürümek istemeyebiliriz. Ama sorun kendi yürüdüğümüz yolu tek doğru yol sandığımızda başlar. Bu derdin çaresi birdir: Ya öfkemizi harlayacağız, vicdanımızı bileyeceğiz, bilincimizi her gün yenileyeceğiz; ya da vicdan sanıp yüreğimize yerleştirdiğimiz şey bize gizli gizli düşmanın dilinden sözler fısıldamaya devam edecek.