Devlet kalekol yaptı, HDP pazarlık

Samanlik_seyran_oldu

Haziran, 2014. AKP henüz faşist, sömürgeci değil, demokratken Davutoğlu HDP’yi ziyaret etmişti.

Devlet operasyon yaptığı yerlerden çekilmeyecek. Şehir içlerine kale kollar kurulacak. Dağlardaki eski karakolların yerine kale kollar kurulmuş, başarılı bir sonuç alınmıştı. Bu kez şehir kale kolları geliyor… Cizre’nin, Sur’un, Silopi’nin tekrar PKK’nın kontrolüne girmemesi için, polis özel harekatın görev yapacağı, “mahalle karakolları” kurulacak. Devletin geçici olmadığının gösterilmesi gerekiyor.

Hükümete yakın köşe yazarlarından biri, yeni yıla girerken böyle yazmıştı. Egemen sınıfların iktidar bilinci çok güçlü. Geçici çözümlerle yetinmiyorlar. Zenginliklerini sınıf savaşıyla kazandıklarının ve ancak böyle koruyabileceklerinin farkındalar. Bu bilinçle oldukça kararlı adımlar atıyorlar.

Kalekol dedikleri, büyük ve korunaklı karakol binalarının Kürdistan’daki yapımına da böyle başlamışlardı. Hem de adına “barış süreci” dedikleri bir komedinin ortasında. Kürt milliyetçiliğinin temsilcileri ‘barış’ müzakerelerinin yorgunluğunu, AKP’li bakanlarla katıldıkları resepsiyonlarda atarken, faşizm silahlı mücadeleye hazırlanıyordu. Milyonlarca dolar harcayarak Kürt halkının topraklarına bu beton yığınlarını diktiler. Bölgede her 5 kilometrede bir yükselen bu binalar, halk başkaldırırsa ölüm saçmaya hazırlar.

Continue reading

Advertisements

Kürtler ‘duygusal kopuş’ mu yaşıyor?

Diyarbakir_2015_Duygusal_Kopus

Türkiye siyasetine gözüm açıldığından beri, Kürt hareketinin en sık duyduğum tezlerinden biri “duygusal kopuş” oldu.

Tez kısaca şöyledir: Devlet barış sürecini bir an evvel başlatmalıdır, zira Kürt halkı birlikte yaşamaya yönelik inancını kaybediyordur. 2000’lerin İç savaşla büyümüş Kürt gençliği farklıdır; bir türlü söz dinlemez, sürekli saldıran devletle barışmayı artık anlamsız buluyordur. Biraz daha gecikilirse PKK de bunları zapt edemez, iki taraf için de yıkıcı olan bir iç savaşın eşiğine gelinir.

Kürt hareketinin sözcüleri “iç savaş” derken Türkiye halklarının faşizme karşı örgütlendiği devrimci bir başkaldırıyı kast etmez. Bunun yerine kafalarda 1990 sonrası Balkanlar tarzı bir felaket senaryosu canlandırmaya çalışırlar: Böyle giderse Batıdaki Türklerin Kürt arkadaşlarını kestiği, Diyarbakır’daki Kürtlerin, geçen haftaya kadar komşusu olan Türk’ün evini ateşe verdiği bir dönem başlayabilir. O zaman ortalık karışır ve bu anlamsız savaş yalnızca egemen sınıfların değil, akşamları televizyon karşısında meyve yiyenlerin, yeni başladığı kariyerinde yükselmeye çalışanların, düğün için çektiği krediyi hala ödeyemeyenlerin de hayatını mahvedecektir.

Continue reading

12 Eylül’den Uyanırken: Yeni Çözüm Dergisi

– 1. Bölüm –

Devrimci Sol (DS) hareketinin ortaya çıkışı. DS’nin siyasi literatürünün ilk ürünleri. 12 Eylül’den sonra DS teorisinin iki teması. Yeni Çözüm dergisinin doğuşu. Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriler.

Cozum_Kapaklar

Bugünden bakıldığında manzara iç karartıcı gibi görünür. 1972 yılının Mart ile 1973 yılının Mayıs ayları arasında Türkiye devrimci hareketi üç koldan darbe yemişti. Öldürülen onlarca devrimci içerisinde “beyin takımı” diyebileceğimiz, düşünceleri Türkiye tarihine izler bırakacak kurucu önderler vardı. Ancak çok değil, bir sene sonra Türkiye’deki sınıf mücadelesi tekrar hız kazanınca, bedel ödemenin yok olmaya değil, kök salmaya yol açtığı anlaşıldı.

1974 yılında, yani Kızıldere’nin suyu hala daha kırmızı akarken pek çok insan yarım kalan mücadeleyi sürdürmek, başlatılan şeyi tamamına erdirmek için tekrar bir araya gelmeye, tartışmaya ve örgütlenmeye girişti. Bu dönemde Türkiye solunun geniş bir kesimi Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim teorisinin etkisi altındaydı.

Çayan’ın tezlerini pratiğe dönüştürmek isteyen bu gruplardan biri de Devrimci Sol (DS) hareketiydi. Bu yazının konusu olan Yeni Çözüm dergisine uzanan yolun ilk taşları bu sıralarda Devrimci Sol kadroları tarafından döşendi.

Yeni Çözüm’e giden yollar – 80 Öncesi

Devrimci Sol’un kökeni 1975 yılında İstanbul’da oluşturulan Kurtuluş Grubu’na dayanır. Bu grup bir süre sonra Ankara’da bulunan Devrimci Yol (DY) hareketiyle birlikte çalışmaya başlar. Ne var ki, bu birlik uzun sürmez ve Kurtuluş Grubu, Şili’deki Devrimci Sol Hareketi’nden (Movimiento de Izquierda Revolucionaria) esinlenilen Devrimci Sol ismiyle bağımsız yeni bir harekete dönüşür.

Bu ayrılığın nedenlerini açıklayarak DY’yi eleştiriye tabi tutan Devrimci Yol Hareketinde Tasfiyecilik ve Devrimci Çizgi (1978) isimli broşür, DS literatürünün başlangıcı sayılabilir ve hareketin zamanla daha da olgunlaştırarak Yeni Çözüm dergisinde okura sunmaya başlayacağı siyasi çizginin nüvelerini de içinde barındırır.

Bu broşürde DY “halk savaşı” ve “silahlı propaganda” gibi Çayancı teorileri ciddiye almamakla eleştirilir. Buna göre DY’cilerin asıl amacı silahlı mücadeleyi sessizce tasfiye etmektir. Buna paralel olarak da hareket “yaygın kitle ilişkilerinin ön planda olduğu, bu ilişkileri ayakta tutacak dikey örgütlenmenin ise önemsenmediği (daha doğrusu kof bir kadrolaşmanın olduğu) bir noktaya” çekilmiş, Mahir Çayan’ın düşünceleri yavaş yavaş terk edilmiştir (Dava Dosyası, s. 55).

Bu ayrılmayla birlikte, DS kadrolarının devrimci pratik yanında hızlı bir teorik üretim sürecine de girdiklerini görüyoruz. Hareketin 12 Eylül’e kadar yayımladığı broşür ve kitaplarda, bir yandan giderek güncel bir mesele haline gelmeye başlayan Kürt meselesine ilişkin konumunu netleştirmeye çalıştığı, diğer yandan da Mahir Çayan çizgisindeki diğer hareketlerle kendi arasındaki farklıları vurguladığı görülür.

1979 ve 1980 yıllarında yayımlanan Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu ile THKP-C ve İki Sapma broşürlerinin bu işlev akılda tutularak yazıldığı söylenebilir. Özellikle ilk metin DS hareketinin ve Yeni Çözüm dergisinin 1990’larla birlikte giderek daha fazla önem kazanan Kürt meselesine bakışının genel çerçevesini çizecektir.

12 Eylül darbesinin etkisi

Darbeyle birlikte DS hareketinin önderleri ve kadroları tutsak düşer. Darbe hapishanelerinin koşulları düşünüldüğünde, 12 Eylül’ü izleyen ilk yıllarda DS’nin teori üretimini geri plana alarak, hapishanede var olma savaşı içine girdiği gözlenir. Devrimci şiddet eylemleri tamamen sonlandırılmadıysa da, bunların dozunun azaltıldığı bir “ricat” (geri çekiliş) 1985 yılında ilan edilerek, hareketin varlığının dışarıda olabildiğince korunmasına, içeride ise cuntanın dayatmalarına teslim olunmamasına çalışılır.

DS’nin kadrolarının da katıldığı ve üç şehit verdiği 1984 Ölüm Orucu Direnişi’nin ardından hapishanelerde durumun kademeli olarak iyileşmesiyle birlikte hareketin dışarı açılması ve teori üretimi yeniden başlamıştır.

Devrimci Sol’un bu dönemdeki teorik üretimleri iki türe ayrılabilir. Bunlardan ilki hareketin hapishanedeki direniş yıllarında edindiği direnme deneyimlerinin, ideolojik mücadelenin tartışıldığı sosyo-psikolojik metinlerdir. Örneğin 1987 yılında yayımlanan Direniş, Ölüm ve Yaşam isimli kitap, ölüm orucu direnişçilerinin direniş boyunca tuttukları günlüklerden oluşur. Burada hareketin kadrolarının büyük teorik çıkarımlardan ziyade, hapishanede direnmenin psikolojisine ve insan ilişkilerine dair etkileyici gözlemlerine rastlanır.

Yine bu çizgideki bir başka çalışma, 1989 yılında yayımlanan Metris Tarihi isimli kitaptır. Devrimci Sol üyesi Sinan Kukul’un kaleme aldığı, hapishane koşullarına ilişkin bir Marksist etnografya çalışması sayılabilecek eser, Devrimci Sol’un kadrolarının Metris Hapishanesi’ne girişlerinden ölüm orucu direnişinin meyvelerini toplamaya başladıkları ana kadar geçen süre içinde, hapishane idaresi ve devrimciler arasında sürüp giden irade savaşını ayrıntısıyla ele alan bir metindir. Burada da Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin büyük tahlillerden ziyade, hapishane gibi kapalı ve dar bir mekanda direnme psikolojisinin nasıl şekillendirildiğine dair izlenimler, kişilik çözümlemeleri ve taktik sorunlar ele alınmıştır.

Devrimci Sol hareketinin 1980-90 arasındaki teorik üretimlerinin bir diğer türü, Türkiye’ye ve Dünya’ya ilişkin büyük ölçekli çözümlemeleri barındıran metinlerdir. Bunun en ilginç örneği, hapishanedeki kadrolarla yapılan tartışmalarda kolektif olarak yazılan 1000 sayfayı geçkin Devrimci Sol Savunması’dır. Devrimci Sol Davası için hazırlanan bir savunma olan bu metnin, hukuki bir belge olmaktan çıkarak hareketin siyasal ve ideolojik birliğini de sağlaması düşünülen, SSCB’den kadın sorununa, Türkiye tarihinden aydın meselesine kadar geniş bir yelpazede Devrimci Sol’un perspektifini açıklayan bir metin, bir el kitabı olmasının planlandığı bellidir.

1988 yılında tamamlanıp okunmaya başlanan Devrimci Sol Savunması yakından incelenip, DS’nin diğer teorik üretimleriyle bir bütün olarak ele alındığında, savunmanın temelini oluşturan düşüncelerin pek çoğunun daha önce bir başka yerde, Yeni Çözüm dergisinde parça parça dile getirildiği görülür. Yeni Çözüm dergisi bu bakımdan DS önderlerinin hareketin ideolojik çerçevesini tüm kadroların görüşüne sundukları bir tartışma ortamı vazifesi gördü denilebilir.

Yeni Çözüm dergisi ilk kez 1986 Aralık’ında bir aylık dergi olarak çıkmaya başladı ve 1990 Temmuz’una kadar yayın hayatına devam etti. Dergi, tıpkı aynı dönemde yazılan Savunma gibi, Türkiye solunun eleştirisinden, dünya devrimler tarihine kadar uzanan bir konu zenginliğine sahipti. Bu yazıyı makul bir uzunlukta tutmak için Yeni Çözüm dergisindeki belli başlı üç meseleye odaklanmak yerinde görünüyor:

  • DS’nin o sıralar çökmenin eşiğinde olan Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku’na bakışı, bu ülkelerdeki kapitalist restorasyona ilişkin görüşleri.
  • Hareketin 12 Eylül Darbesi’nin etkisiyle düzeniçileşmeye başlayan Türkiye soluna ve “örgüt korkusuna” yenilen aydınlara yönelik eleştirileri.
  • PKK’nin silahlı eylemlere başlamasıyla solun gündemine en şiddetli biçimde giren Kürt meselesi konusundaki tezleri.

Yeni Çözüm’e göre Sovyetler Birliği

Yeni Çözüm’ün yayımlandığı dönemin önemli tartışma başlıklarından biri, Sovyetler Birliği’nde uygulanmakta olan sosyalizmin niteliğiydi. Bilindiği üzere Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte, dünyadaki halk hareketleri büyük bir gerileme yaşayacak, sosyalizme ve kendilerine duydukları güveni yitireceklerdi.

Oysa DS’ye baktığımızda tersi bir durumla karşılaşıyoruz. Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden kurulması gündeme alınmışken, Türkiye’de Devrimci Sol ısrarla sosyalizmi savunuyor, birkaç yıl sonra yapacağı atılıma hazırlanıyordu. Hareketin kitleselliğini geliştirmeye devam etmesinde, SSCB yıkıldıktan sonra buna ilişkin ciddi bir sarsıntı yaşamamış olmasında, onun Sovyetler Birliği’ne yönelik bakışının da bir payı olduğuna şüphe yok.

Türkiye solunda uzun yıllardır SSCB’ye yaslanan ve onun siyasi çizgisini izleyen hareketler vardı. Bu hareketler 12 Eylül’ün de etkisiyle olsa gerek, Sovyetler’in yaşadığı krizi “sosyalizmin krizi” olarak görmüş, varlık zeminlerini sorgulamaya girişmişlerdi. Öte yandan Devrimci Sol için SSCB, “sağ-revizyonist çizginin” uzun yıllardır hakim olduğu, uzun bir çözülme sürecinin son demlerini yaşayan bir ülkeydi.

Yeni Çözüm’deki SSCB yazılarının ikili bir tavır izlediği söylenebilir. Bir yandan SSCB’nin izlediği revizyonist politikaların değişik alanlardaki etkileri ele alınıyor, bunların eleştirisi üzerinden hareket kendi Marksizm-Leninizm anlayışını öne çıkarıyordu. Diğer yandan da emperyalist saldırılar ve karşı-devrimler karşısında sosyalizmin bu ilk deneyinin mirası sahipleniliyordu.

1956 yılının SSCB tarihindeki dönüm noktalarından biri olduğu söylenebilir. Bu yıl gerçekleştirilen Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi’nde gizli bir konuşma yapan Kruşçev, Stalin’in SBKP Genel Sekreteri olduğu süre içerisinde benimsediği politikaları eleştirmiş ve bir “destalinizasyon” politikası doğrultusunda, SSCB siyasetine yeni bir yön verme çağrısı yapmıştı. Kruşçev’e göre bu dönemin baskı politikalarının yerine daha demokratik bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyordu. Yeni Çözüm’e göreyse Kruşçev’in politikaları SSCB’deki durumu iyileştirmek şöyle olsun, ülkede bundan sonra başlayan çözülmenin yegane sebebiydi.

SSCB’yi ele alan yazılardaki üsluptan, Yeni Çözüm’ün Stalin’i savunmaya özel bir önem verdiği söylenebilir: “Bugün devrimle karşı-devrim arasında süren propaganda savaşının merkezinde yer alan Stalin’i savunmak, ML’ler için her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Bugün Stalin’i savunmak bir yerde sosyalizmi savunmakla özdeşleşmiş gibidir” der “SSCB Gerçeği, Gorbaçov ve Devrimci Tavır” başlıklı bir dergi yazısı (Çözüm Seçme Yazılar, s. 285). Dergiye göre sosyalizmin İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından maddi bir güç haline gelmesinde Stalin önderliğinde izlenen politikaların da payı vardı. 1930’lar ve 40’lar boyunca Stalin önderliğinde yürütülen kolektivizasyon ve sanayileşme politikası, Sovyetler Birliği’ni dünya çapında bir güç haline getirmiş ve yine Stalin’in ve SBKP’nin önderlik ettiği anti-faşist direniş sayesinde Naziler yenilgiye uğratılarak sosyalizm ayakta tutulmuştu.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’deki bu gidişat Kruşçev’in revizyonist politikaları ile tersine çevrilmiş ve ülke çapında bir geri gidiş başlamıştı. Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında daha sonra kendini gösteren ve dünya solunu bölen çelişkilere ya da Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında bulunan Doğu Avrupa ülkelerindeki sorunların kaynağına bakılacak olursa, asıl sorunun bu revizyonist politikalar olduğu görülebilirdi.

Yeni Çözüm dergisinin Kruşçev’le başladığını ve sonraki yıllarda daha da derinleştiğini söylediği bu revizyonist politikalara yönelik eleştirisi üç başlık altında toplanabilir.

“Emperyalizmle barış içinde bir arada yaşanmaz”

Derginin eleştiri yönelttiği ilk revizyonist politika, SSCB’nin emperyalizme karşı on yıllardır izlemekte olduğu barış ve denge politikasıydı. Üstelik Sovyetler bununla da yetinmeyip, dünyadaki baş çelişkinin, yani en önemli meselenin SSCB ile emperyalistler arasındaki mücadele olduğunu ileri sürüyordu. Sovyet politikacılarına göre dünyadaki tüm sosyalistlerin yapabileceği tek bir şey, izleyebileceği tek bir doğru politika vardı: SSCB’nin sözünü dinleyip, ona göre siyaset yapmak.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’nin bu anlayışı dünyadaki devrimci mücadeleleri zayıflatan, yanlış bir düşünceydi. Her halkın kendi sorunları, kendi devrimci mücadelesi SSCB’nin istikrarına ve emperyalistlerle kurduğu dengeye kurban ediliyordu artık. Şöyle diyordu bir dergi yazısı:

Sovyetler’in uluslararası siyaseti nükleer bir savaşın her ne pahasına olursa olsun engellenmesi üzerine kurulmuştur. Nükleer savaşın, insanlığın geleceğini tümden ortadan kaldıracağı görüşünden hareketle, emperyalizm ile uzlaşma yolları aranmakta, dünya halklarının çıkarları “barış” için bir yana atılabilmektedir … Dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan çatışma emperyalizmi zayıflatıp zayıflatmaması noktasından değil, nükleer bir savaşa neden olabilecek bir kıvılcım olup olmadığı noktasından ele alınarak değerlendiriliyor (s. 290).

Yeni Çözüm’e göre barış siyasetinin fazlaca vurgulanması özgücüne ve dünya halklarının mücadelesine yönelik bir güvensizlik, emperyalizme gizliden gizliye bir teslimiyet demekti. Zira SSCB’nin Küba Devrimi karşısında takındığı mesafeli tavır, Vietnam Devrimi’ne verdiği desteği kesmesi, Nikaragua Devrimi’ni yine uzaktan seyretmesi bu politikanın sonucuydu. Devrimci mücadelenin sürdüğü diğer ülkeler de bu “barış” politikasının kurbanı olmuş, SSCB tarafından yüzüstü bırakılmışlardı. Oysa emperyalizm var oldukça barış olamazdı ve bu nedenle de barış bir stratejik hedefe dönüştürülmemeliydi:

Bugün artık II. Paylaşım Savaşı öncesinde olduğu gibi tek ülkede sosyalist anavatanı yaşatma sorunu, güncel temel bir görev değildir. Aksine bugün, emperyalizmin saldırgan yüzünü teşhir etmek ve dünya halklarının devrimini ilerletmek dünya sosyalist güçlerinin en temel görevidir (s. 434-435).

Üstelik SSCB’nin bu hatalı dış politikasının, devrimci mücadelenin devam ettiği ülkeler üzerinde de olumsuz bir etkisi olmuştu. Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki yerel Komünist Partiler bu “barış” siyasetini benimsemiş, devrim yapmaktan ziyade bulundukları ülkenin egemen sınıflarıyla halk sınıfları arasında uzlaşma ve barış sağlama derdine düşmüşlerdi. “Burjuvazinin ilerici kesimlerini SSCB’den soğutmamak” gibi gerici amaçlar peşinde koşarken devrimci mücadeleyi bir kenara atmışlar, reformist politikalar izlemeye başlamışlardı.

Bunun sonuçları çok olumsuzdu: SSCB’nin etkisi altındaki Komünist Partiler devrim için silahlı mücadele veren hareketleri, diğer sosyalist örgütleri ‘anarşist’, ‘terörist’ ya da ‘provokatör’ olmakla suçlamaya başlamış, statükonun sol içindeki koruyucularına dönüşmüşlerdi. Hatta bu uzlaşma politikası öyle bir noktaya varmıştı ki, Sovyet lideri GorbaçovAsya’nın çeşitli bölgelerinde cepheleşmenin hızını kesmek ve buradaki durumu istikrara kavuşturmak yerinde olacaktır” diyecekti. Yine Sovyetler Birliği’ne yakınlığıyla bilinen Türkiye Komünist Partisi, 12 Eylül darbecileri içinde Amerikan karşıtı, “şu ya da bu ölçüde de olsa ulusal çıkarları gösteren güçler” (s. 29) olduğunu ileri sürebilmiş ve darbenin sorumlularından biri olarak ‘maceracı’ solu göstermişti.

İdeolojik ve kültürel mücadeleden vazgeçildi

Yeni Çözüm tarafından eleştirilen ikinci revizyonist politika, bu ‘barış içinde yarış’ teorilerinin SSCB içindeki yansımalarıyla ilgiliydi. Barış ve uzlaşma teorileri ağır basıp, emperyalizme karşı verilecek dişe diş siyasi ve askeri mücadele bir kenara atılınca, SSCB’nin elinde yalnızca ekonomik yarış, üretimin daha verimli hale getirilmesi gibi ‘mücadele’ formülleri kalmıştı. Ekonomik yarış ve verimlilik fikriyle birlikte merkezi planlama bir kenara bırakılmış, farklı bölgeler ve kurumlar arasında rekabet özendirilmiş ve hatta özel sektörün oluşmasına izin verilerek “ekonomik rasyonalizasyon” başlatılmıştı. Ancak bütün bunlar yapılırken ideolojik mücadele görmezden geliniyordu.

Örneğin SSCB’de serbest girişim hakkının tanınmasının ardından 70 bin aile kendi işinin sahibi olmak için başvuru yapmıştı. Dergiye göre bu durum SSCB’nin kapitalist olduğu anlamına gelmezdi, “ama 70 bin ailenin, bireyci, çıkarcı, yoz düşüncelerini ve alışkanlıklarını yaygınlaştıran, 70 bin kötülük odağı olduğunu da unutmamak” gerekirdi (s. 281).

İşte bu politika yüzünden, mücadelenin kültürel ve ideolojik boyutlarını temsil eden burjuva alışkanlıkların ezilmesi, Che’nin bahsettiği yeni-insanın yaratılması gibi süreçler kesintiye uğraşmış ve SSCB’de çoktandır bir yozlaşma başlamıştı: “Tehlikeli olan maddi sorunların çözümünün temel amaç haline getirilmesidir” diyecekti Yeni Çözüm’deki “Macaristan: Sosyalizmden Nereye?” başlıklı yazı, “üretici güçlerin gelişimi bütün sorunları çözmek için yeterli değildir,” (s. 529).

Dergi yazarlarına göre SSCB’nin bu yaklaşımı bir tür ekonomizmdi. Çin ve Küba gibi geri kalmış ülkelerdeki deneyimler, sosyalizmin inşasında üretici güçlerin maddi gelişiminden ziyade, siyasal ve ideolojik yönün, kitleler arasındaki coşku ve kolektivizmin belirleyici olduğunu göstermişti. Hele ki, dünya ekonomisinin eşitsiz bir gelişme içinde olduğu ve devrimlerin geniş bir sanayi altyapısına ya da üstün teknolojiye sahip olmayan geri bıraktırılmış ülkelerde gerçekleştiği düşünülürse, bu ülkelerin emperyalizme karşı sağlam durabilmesinin tek yolu ideolojik mücadelenin asla elden bırakılmamasıydı.

Sosyalizmle birlikte insanlar maddi refaha kavuşabilirdi ama yüzyılların düşünme ve davranma alışkanlıklarından bir anda kurtulamazlardı. Bu yüzden kültür devrimi sürekli kılınmalıydı çünkü sosyalizmin bir diğer yüzü insanları kafaca sosyalistleştirebilmekti: “Politikanın belirleyiciliği esas alınarak, ekonomik yaklaşımlar terk edilmeli, altyapıda kolektivizm daha da geliştirilmeli, üstyapıda yeni insan tipinin kültürel şekillenmesi sağlanmalıdır” diyecekti dergi (s. 293).

Ancak SSCB bu doğrultuda hareket etmediği gibi, “bütün halkın devleti” gibi teorilerle ideolojik mücadeleyi iyice elden bırakmıştı. Yeni Çözüm’e göre “halkın devleti” tezi Marksizm-Leninizm’le ilgisi olmayan bir tezdi ve SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonra partinin genel çizgisi haline gelmişti. Ülke içinde sınıf savaşımının sona erdiğini, devletin ülke içindeki bütün sınıfların devleti haline geldiğini söyleyen bu tez, “işçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin restorasyon umutları ve girişimleri karşısında” silahsız bırakıyor, “sosyalizmin iradi örgütlenme süreci, partinin toplumu yeniden örgütlemesi süreci olduğu bilimsel gerçeğini” gözardı ediyordu (s. 787).

Dergi buna karşı bir ülkedeki sosyalizm mücadelesinin, altyapıdaki burjuvaziyi tasfiye etmiş olsa dahi aynı militanlıkla mücadelesine devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Sınıfsız toplum bütün dünyaya hakim oluncaya dek sürecek bir mücadeleydi bu. Çünkü burjuvazi tek bir ülkede iktidarda kalsa dahi, o ülkedeki üslerinden sosyalizme yönelik ekonomik, ideolojik, siyasal saldırılarına devam eder ve sosyalist ülke içerisinde de kültürüyle, ideolojisiyle belirli bir olumsuz etki yaratırdı.

Böylesi bir toplumun üyesi olan komünist partiler de eski toplumun alışkanlıklarını ve zaaflarını içinde taşırdı. Hem toplumu hem de partinin kadrolarını bu zaaftan kurtarmanın tek yolu, sürekli bir sınıf mücadelesi içerisinde olmaktan ve halkın devleti yerine proletarya diktatörlüğünü savunmaktan geçerdi. Bu yapılmadığında parti halktan kopar, toplum çapında burjuva ideolojisinin etkisine girmek ve çürümek kaçınılmaz olurdu.

Komünist partiler halktan koptu, bürokratikleşti

Yeni Çözüm dergisine göre SSCB’de olan biten işte buydu. Kimi yazılar bu “sağ-revizyonist” politikanın SSCB çapında yaptığı etkiyi örnekleriyle göstermek için Afganistan, Macaristan, Polonya, Azerbaycan ve Ermenistan’ı ele alıyordu. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin sınırları ve etki alanı genişlemiş olmakla birlikte, önüne aşılması gereken yeni engeller dikilmişti. SSCB’nin çevre ülkelerinde köklü bir devrimci mücadele ya da sosyalizm deneyimine sahip olmayan ulus devletler vardı ve buralarda sosyalizmin inşası iç dinamiklerle değil, Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştı.

Buna karşılık SBKP ve yerel komünist partiler halkla daha fazla bütünleşecekleri ve daha devrimci bir politik çizgi izleyecekleri yerde, “üretici güçlerin gelişmesi” ve “barış içinde yarış” gibi politikalar benimseyerek halktan uzaklaşmışlar ve burjuva ideolojisinin sızabileceği boşluklar bırakmışlardı. Dergiye göre SSCB’nin politikaları komünist partiler içinde bürokratikleşmeyi, partinin üst kademelerinde çekişmeleri getirmişti. Toplum kesimlerinde ise siyasete yönelik bir ilgisizlik, burjuvaca zevklere ve yaşam tarzlarına yönelik bir özenti ve Rus şovenizmi başta olmak üzere milliyetçileşme gelişmişti.

Örneğin Macaristan’da parti ile kitlelerin kaynaşamaması sorunu, 1956 yılında Sovyetlerin bu ülkeye müdahale etmesini gerektirmişti. Ancak SSCB bunu aşmak için sorunun kaynağına inip ideolojik ve kültürel bir mücadele vermek yerine, küçük-burjuva alışkanlıkların güçlendirildiği, mal mülk edinme ve zenginleşme odaklı bir refah anlayışının getirildiği bir düzen kurulmuştu. Doğal olarak kapitalist düşünce ve alışkanlıklar kendini korumaya devam etmişti.

Bu politikalar Polonya’da da çok daha büyük yaralar açmıştı. 1970’lerle birlikte küçük mülkiyete izin verilmiş, kapitalizmle bağlar kurularak IMF’den borç alınmaya başlanmış ve kapitalizmin krizleri ülke içinde hissedilmeye başlandığında da revizyonist politikalar iflas ederek Polonya’da siyasi iktidar Dayanışma denilen işbirlikçi örgüte teslim edilmişti Yeni Çözüm’e göre.

***

Sovyetler Birliği’nin izlediği sağ politikaların etkisi yalnızca SSCB ve müttefiki ülkelerle sınırlı kalmamıştı. Tarihsel olarak Sovyet sosyalizmi ile güçlü bağları bulunan ya da dolaylı olarak ondan etkilenen Türkiye’deki sol siyasi partiler de SSCB’nin politikalarıyla aşama aşama yozlaştırılmışlardı dergiye göre.

Bu uzlaşmacı politikaların üzerine 12 Eylül darbesinin yarattığı ideolojik ve örgütsel erozyon da eklenince, hem solda hem de aydınlarda büyük bir yılgınlık baş göstermişti. Yeni Çözüm’deki yazılar bu nedenle ağırlıklı olarak Türkiye soluna ve aydınlara sert bir üslupla eleştiriler getirecekti.

2. Bölüm: Türkiye soluyla ve aydınlarla polemikler, Kürt sorununa bakış

Hac: Bir ibadetin dönüşümü

Dev otellerle çevrili Mescid-i Haram kimisi için sevap, kimisi için para kaynağına dönüştü.

Dev otellerle çevrili Mescid-i Haram kimisi için sevap, kimisi için para kaynağına dönüştü.

İlk hacı kafileleri Eylül ayıyla birlikte yola çıkmaya başlamışken, televizyonda ‘Hac Alışverişi‘ konulu bir televizyon programına denk geldim. Programın sunucusu bir mağazaya gidiyor, hacıların yola çıkmadan önce alması gereken eşyaların kaça patlayacağını hesaplıyordu.

Bu program formatı yaygın. Evlenecek çiftleri boğazlarına kadar borca sokmak için tasarlanmış olanları var. Sunucunun gelin ve damatla mağaza mağaza dolaşarak yaptığı alışveriş, ürünlerin reklamına dönüşüverir.

Hac ibadeti de bu kapitalist kültürün bir parçası artık. Hacıların kıyafetleri tekstil sektörünün, yapılacak yolculuk turizm acenteleri ve seyahat şirketlerinin, kalınacak yerler otellerin, tüketilecek şeyler gıda tekellerinin bir piyasası.

Continue reading

Her şey değişti, tabii Davutoğlu da

Milli Görüş gömleğini çıkardıysa, çıplak gezecek değil ya!


İzlemeyen kaldı mı bilmiyorum, yeni Başbakan Davutoğlu’nun adaylığı açıklanınca, bir video dolaşıma sokuldu. Videoda Davutoğlu’nun Ekim 1994 tarihinde katıldığı 360 Derece isimli programda yaptığı “tespitler” var:

Kısaca Davutoğlu burada İslamcı muhafazakarlığın yüz yıllardır gevelemekten bıkmadığı “Batı’nın kavramları bizim gerçekliğimize denk düşmüyor” kozunu oynuyor.

Continue reading

“Ekmek Bulamazlarsa Derrida Okusunlar”

Köylüler, Diego Rivera

Köylüler, Diego Rivera

Halkı açlıktan kırılırken saraydan onları izleyen hükümdar imgesi sınıflı toplum kadar eski bir sembol. “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen kraliçe de halkından kopuk olmayı bu kadar iyi özetlediği için aklımıza kazınmış.

Peki ama ülkesinde açlık sınırında yaşayan insanlar varken, “Heidegger’in Das Sein Anlayışı“, “Adorno’nun Minima Morali’sında Kötümserlik“, yahut “Palahniuk romanlarının şizoanalitik çözümlemesi” üzerine sayfalar dolduranlar?

Onların da kendi sarayları olabilir mi?

Continue reading

Yalan Mühendisliğinin İncelikleri

Nazi propagandası

Nazi Propaganda Bakanı Goebbels tarafından 1929 yılında yazılan “Şu Kahrolası Naziler” başlıklı bir broşürden alınan görüntü. Çıkar çevreleri ve uluslararası güçler Almanya’ya zulmederken Nazilerin elleri kolları bağlanmış.

Geçen sene İletişim Yayınları’ndan yeni bir kitap çıktı: LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili. Kitabın yazarı Nazilerin iktidarda olduğu dönem (1933-1945) boyunca Almanya’da yaşamış bir Yahudi dilbilimci olan Victor Klemperer.

Tüm bu dönemi ülkeyi terketmeyip, saklanarak ve uzmanlık alanıyla ilgisiz işlerde çalışarak geçirmiş Klemperer. Ama bir yandan da faşist propagandanın nasıl gerçeğin üzerini örttüğünü de adım adım gözlemlemiş ve günlük şeklinde yazmış.

Yalan İhtiyacı

Klemperer günlük notlarından birinde, “maaşımdan gönüllü kış yardımı kestiler” demiş. Oysa “bu yardımı yapmaya gönüllü müsün? diye sormamış kimse ona. Bu esasında düpedüz bir vergi, ama Naziler onu ‘gönüllü kış yardımı’ diye sunarak, sözcüklerin yarattığı duygulanımı kullanıyorlar:

Vergi yerine yardım: Milli cemaat olmanın bir parçası bu da. Üçüncü Reich’ın jargonu duygusallaştırıcı bir jargon…

Bu jargon tanıdık. AKP’nin “şefkat kart” uygulamasını hatırlayın.

Kitap ilerledikçe, Nazi propagandası ile AKP’nin yaptığı propagandalar arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ortaya çıkıyor. Örneğin Klemperer, 10 Kasım 1933 tarihinde Hitler’in bir konuşmasını dinledikten sonra yine not düşmüş:

İlk defa onun bir konuşmasını baştan sona dinledim, izlenimim esasen öncekilerle aynı. Çoğun ölçüsüz öfkeli, fazla bağıran, boğuk bir ses… Barış vaaz eden o, barıştan yana olan o, Almanya’nın ‘evet’ini [kendisine oy vermesini] kişisel hırsından ötürü değil, sadece barışı korumak için istiyor, karları uğruna milyonluk milletleri birbirine karşı kışkırtmaktan ar etmeyen köksüz bir uluslararası kliğin darbelerine karşı (s. 51).

Bir başka tanıdık yalan. Vesayetler, paralel yapılar, faiz lobisi, porno lobisi gibi. Milli iradeye göz koyanlar, şımaranlar gibi. Ve her zaman bir şekilde mağdur olan AKP iktidarı. Oysa tek istediği şey var bu partinin:

Continue reading