Entelijansiya | Büyük Sovyet Ansiklopedisi

Buyuk_Sovyet_AnsiklopedisiYıllar önce York Üniversitesi’nin kütüphanesinde gezinirken Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘ne (BSA) denk gelmiştim. Ansiklopedinin sosyal bilimler maddeleri çok ilgimi çekmişti. Ancak o zamanlar cep telefonları bu kadar gelişmemiş olduğundan, sayfaların fotoğrafını çekmek, bunları daha sonra pdf’ye dönüştürmek mümkün değildi.

Geçen sene tekrar York’a gitme fırsatını bulduğumda bu sefer hazırlıklıydım. Bu güzel eserin kimi maddelerini itinayla fotoğraflayıp pdf’ye dönüştürdüm. Bu maddelerden biri de Entelijansiya maddesiydi ve çevirmek ne zamandır aklımdaydı. Sonunda arkadaşım Erdem Türközü’yle birlikte oturup çevirdik.

Entelijansiya önce Siyasol’da yayımlandı ama site kapanıp makale öksüz kalınca buraya almak istedim. BSA’daki bu maddeyi seçmemizin nedeni, hem toplumdaki yerimizi açıklığa kavuşturmak hem de sosyal bilimciler arasında “orta sınıf” kavramı konusunda yaşanan kafa karışıklığıydı.

“Orta sınıf” bir hayli sorunlu bir kavram. Eskiden İngiltere’de burjuvazi için kullanılırdı. Şimdi de küçük-burjuva demenin daha ‘bilimsel’ bir yolu olduğu sanılıyor, oysa ki burjuvazinin tüm kavramları gibi bir şeyleri açıklamak yerine gizliyor.

Entelijansiya maddesini bendeki bu kafa karışıklığını giderdiği için çok sevdim. Umarım siz de yararlanırsınız.


Büyük Sovyet Ansiklopedisi | Entelijansiya

Çevirenlerin Sunuşu

Entelektüel ya da aydın kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılıyor. Bu anlam daralmasıysa beraberinde pek çok sorunu ve kafa karışıklığını getirdi.

Kapitalist düzen zihinsel emek gerektirdiği için geçmişte entelijansiya içinde sayılan mühendislik, öğretmenlik ve büro emekçiliği gibi pek çok mesleği standartlaştırıp yaygınlaştırdı. Bugün bu meslekleri yapan insanların ağırlıklı kesimi ile işçi sınıfı arasında büyük uçurumlar yok. Öte yandan, kafa emekçilerinin yaptıkları işlerin niteliği ve sosyalleşme ortamları kol emekçilerininkinden farklı olduğu için, bu kesimleri işçi sınıfına da dahil edemiyoruz.

İşte bu durum, entelijansiya kelimesinin yaşadığı anlam daralması ile birleşince, araştırmacılar böylesi mesleklerle uğraşan insanları nitelemek için yeni kavramlara yöneldiler. Hem bilimsel literatürde, hem de gündelik dilde kendine yer bulan “beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” gibi kavramlar bu ihtiyaca yanıt olarak çıktı.

Sorun burada başlıyor: “Beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” nitelemeleri entelijansiyanın farklı kesimlerinin durumunu belirsizleştiriyor, kafa karışıklığı yaratıyor. Beyaz yakalılara kimler dahil, kimler değil? Bir şirket yöneticisi ile üretim bandında çalışan bir mühendisi “orta sınıf” kavramı içine tıkıştırmak mümkün mü?

Haziran Ayaklanması sırasında sokakta karşılaşan bir proje yöneticisini, bir sanatçıyı ve Yüksek Öğretim Kanunu’nun 50/d maddesine bağlı olarak çalışan güvencesiz bir araştırma görevlisini “orta sınıf” diye paketleyip, bunların özlemlerinden, öfkelerinden, siyasal yönelimlerinden bahsetmeye başladığımızda bilimsel bir tespit değil, alelade bir pop şarkısı yaptığımızı bilmemiz gerek.

1969-1978 yılları arasında üçüncü kez 30 cilt olarak basılan Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘nin ilgili maddesini çevirirken aklımızda bu kafa karışıklıklarına bir yanıt vermek vardı. Siyasol okurları için faydalı bir okuma olacağını umuyoruz.

Bu çeviriyi Kobanê’de savaşırken şehit düşen çevirmen, aydın ve savaşçı Nejat Ağırnaslı ile özgürlük ve devrim mücadelesinde şehit düşen tüm onurlu aydınlara adıyoruz.


Entelijansiya

Esas olarak karmaşık ve yaratıcı türden kafa emeğiyle ve kültürün geliştirilip yayılmasıyla profesyonel olarak meşgul olan insanları içeren toplumsal bir tabaka. İlk olarak yazar P. D. Boborykin tarafından 1860’larda kullanılan kavram, Rusçadan diğer dillere geçti. Başlangıçta genel olarak eğitimli insanlara gönderme yapan terim günümüzde bile sık sık bu anlamıyla kullanılır. Lenin’e göre “entelijansiya” sözcüğü, “genel olarak, tüm eğitimli insanları, serbest meslek sahiplerini, beden işçilerinden ayrı olarak, İngilizlerin deyişiyle beyin işçilerini” içerir (Poln. sobr. soch., 5. baskı, 8. cilt, s. 309, not). Entelijansiyanın çeşitli grupları farklı toplumsal sınıflara aittir ve entelijansiya bunların çıkarlarına hizmet eder, onları yorumlayarak ideolojik, siyasî ve kuramsal biçimlerde ifade eder.

Entelijansiya geliştikçe, onun toplumsal ve siyasî bir homojenliğe sahip olmadığı gitgide daha fazla telaffuz edilir hale geldi. Entelijansiyanın ilk biçimlerinin ortaya çıkışının ön koşulu, zihinsel işin bedensel işten ayrılmasıydı. Sadece bedensel işle meşgul olan insanların büyük çoğunluğuna ek olarak, doğrudan üretken işten özgürleşmiş toplumsal gruplar ortaya çıktı. Yeni gruplar devletin, hukukun, iktisadî işlerin yönetimi dahil kamusal işleri yönetti ya da sanatlar ve bilimler alanında çalıştı. Sömürücü sınıflar kendileri için kafa emeği üzerinde bir tekel oluşturdu. Bununla beraber bu mutlak bir tekel değildi.

Entelijansiyaya dahil en erken gruplar ruhban kastıydı. Ortaçağ boyunca pagan rahiplerin yerini, seçkin üyeleri feodal lordların sınıfına üye olan Hıristiyan ruhban aldı. Hekimlerin, öğretmenlerin, sanatçıların bazıları ve entelijansiyanın diğer üyeleri esas olarak serfler ya da köleler ya da özgür insanların alt tabakasının üyeleriydi. Ortaçağ boyunca gezgin alimler, öykü anlatıcıları, öğretmenler ve aktörlerin yanı sıra, kutsal metinlerin uzmanları -zaman zaman devlete radikal bir biçimde karşı görüşleri savunan insanlar- ezilen sınıfların entelijansiyası olma rolünü üstlendi. Antikitede ve Ortaçağ’da entelektüel iş mülk sahibi sınıfın bir ayrıcalığı olarak görüldü. Bununla beraber o zaman bile, hizmetlerini soylulara satarak hayatlarını kazanan filozofları, hekimleri, kimyacıları, şairleri ve sanatçıları içeren bir hizmet entelijansiyası belirdi. Çin’de hizmet entelijansiyası -eğitimli memurlar- en yüksek toplumsal saygınlığa sahipti ve Avrupa’da merkezileşmiş devletlerin gelişmesiyle, monarkların entelektüel hizmetçileri, yüksek yönetim konumlarına ulaştı.

Continue reading

Advertisements

“Ekmek Bulamazlarsa Derrida Okusunlar”

Köylüler, Diego Rivera

Köylüler, Diego Rivera

Halkı açlıktan kırılırken saraydan onları izleyen hükümdar imgesi sınıflı toplum kadar eski bir sembol. “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” diyen kraliçe de halkından kopuk olmayı bu kadar iyi özetlediği için aklımıza kazınmış.

Peki ama ülkesinde açlık sınırında yaşayan insanlar varken, “Heidegger’in Das Sein Anlayışı“, “Adorno’nun Minima Morali’sında Kötümserlik“, yahut “Palahniuk romanlarının şizoanalitik çözümlemesi” üzerine sayfalar dolduranlar?

Onların da kendi sarayları olabilir mi?

Continue reading

Dünyalarımızı Büyütelim

İnsanın diğer insan kardeşleriyle iletişim kurabilmesi için sonsuz imkanların olduğu bir çağdayız. Binlerce insan tanıyabilir, yüzlerce şehirde yüzlerce insanla yoldaş olabilirdik. Oysa küçük evlerimize, küçük dünyalarımıza hapsettiler bizi. İşimiz evimiz, ailemiz ve iki üç arkadaşımızla bütün ömrümüzü geçirmeye razıyız. Diğer insanların dertlerini kapının önünde bırakıp içeri girmeyi öğrenmişiz. Karakollar ve hapishaneler insanların kafalarına, gündelik yaşamlarına kurulmuş.

Küçük dünyaların sevinçleri de dertleri gibi. Göğsünü doldura doldura çarpan kalbi bilmez, şehit düşen yoldaşın ardından hırsla sıkılan yumruklara kan oturur, bunu da bilmez. 1 Mayıs’ta ağız dolusu sloganı, tecrit hücresinde okunan mektubun kıymetini bilmez bu dünyanın insanları. Yeni aldığı cep telefonuyla mutlu olur ama, zor zamanlarında arayıp yardım isteyebileceği insan sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini düşündükçe küle döner sevinci.

Ne tuhaf, dünya nüfusunun en kalabalık olduğu çağ, aynı zamanda yalnızlığın en büyük olduğu çağ. Küçük çekişmeler, tahammülsüzlükler, rekabetler ve çalımlar arasında yavaş yavaş öğütüyoruz birbirimizi. Bizi sömürenlere ve ezenlere karşı birlik olmak gerekirken, birbirimizi yiyip duruyoruz. Kimisi komşusundan nefret ediyor, kimisi iş arkadaşının rezil olacağı o anı görmek için küçük planlar yapıyor, kimisi de okuldaki o adamın kuyusunu kazmak için uygun anı kolluyor. Küçük hayatların savaşları da hesapları gibi küçük; düşmanlarımızı da yine bizim gibi küçüklerden seçiyoruz. Diş geçiremeyeceğimizi anladıklarımız karşısında ise cüretsiziz, oysa asıl düzenbazlık onlarda. Elimiz kolumuz bağlı hissediyoruz. Bu yüzden mutsuzuz.

Daha da kötüsü var. Kapitalizmin yarattığı küçük dünyalar, küçük hayaller sadece apolitik insanları değil, kendini solda sayan, politik bilince sahip insanları da etkisi altına alıyor. Solun, sosyalizmin, Marksizm-Leninizmin tek bir varolma sebebi var oysa: Eski düzeni iyice anlamak, onun kanunlarını kavramak ve bunları kullanarak onu devirmek; yerine daha iyi, daha adil bir düzenin kurulması. Bunun dışındaki bütün küçük hesaplar, mesela halk iktidarını kurmaya değil de, alan kapmaya, “ben senden ilerideyim, benim boyum senden daha uzun” demeye yarayan bütün iddiasızlıklar düzeni güçlendirmekten, ömrünü bir gün daha uzatmaktan başka bir işe yarıyor mu?

Böyle küçük dünyaların var olmasının bir nedeni yok mu, elbette var. Halk sınıfları içerisinde aydınından öğrencisine, işçisinden memuruna düzenin propagandasından, eğitiminden etkilenmiş milyonlarca insan var. Bu propaganda “beş parmağın beşi bir değil” diyor, “her koyun kendi bacağından asılır”, “babana bile güvenmeyeceksin” diyor, “düşenin dostu olmaz” diyor. Kendini kurtaracak, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın diyor. İnsanlar daha ilkokuldan başlayarak küçük insanlara diş geçirmenin, onların sırtına basmanın, ama devlet karşısında iki büklüm olmanın “eğitimini” alıyorlar.

İşte bu yüzden, mücadele düşmana karşı savaşmak ve ona darbeler vurmak kadar, halk sınıfları arasındaki bu yanılgıları gidermenin, sahte çelişkileri çözmenin, hemen çözülemeyeceklerin de tali hale getirilmesinin mücadelesidir aynı zamanda.

Çoğunlukla bu ikilinin birliği görmezden gelinir. Oysa insanları düzene itmemek, mümkün olduğunca kapsayıcı olmak için elimizden geleni yapmalıyız. Halk sınıflarında gördüğümüz kimseyi düzene bırakmayız. Karşı taraf ne kadar densiz, cahil ve küçük hesaplara gömülmüş olursa olsun bizim dışımızda değil. Onun densizliği ve çıkarcılığı bizim yokluğumuzun, ona ulaşamamış olmamızın yarattığı bir sonuçtur. Çünkü kimse bize hazır gelmez, insanlar düzenden getirdikleri egoları, yanlışları, düzen özlemleriyle solda dururlar. Burada önemli olan olumsuzlukları değil, solda duruyor olmalarıdır. Düzen kıyıcıdır, kaldırıp atar, halk sınıfından insanların üzerini bir kalemde çizer; biz ise sabırla emek harcar, aramıza alır, eleştirir, dönüştürürüz.

Şu gerçeği unutmamak gerek: Düşmanlarımıza gösterdiğimiz acımasızlık, kin ve öfkeyle, dostlarımıza gösterdiğimiz sabır, özen ve sahiplenme duygusu birbirinin tamamlayıcısıdır, çok hassas bir dengede dururlar. Düşmana duyulmayan her kin, dostlarımıza gösterdiğimiz vefada ve sevgideki azalmanın işaretidir. Dostlarımıza gösterdiğimiz her sabırsızlık ve kıyıcılık, düşmanlarımızın rahat soluk almasını sağlayan bir iddiasızlaşmadır.

Eleştireceğiz, ama eleştirimiz ve öfkemiz dostlarımızın aklına sızan düşmanlara yöneliktir, onlara duyduğumuz, duymamız gereken sevgiden ayrılmaz.Dostlarımızın düştüğü yanlışları yok etmek, mücadeleyi büyütmek amacındayız; onların kişiliklerini ezmek, hiçleştirmek, yaptıklarını değersizleştirmek için eleştirmiyoruz. Çözümün parçası olmak, insanları yanımızda tutmayı başarmak demektir. Bunu yapmayanlar düzenin, sorunun parçasına dönüşürler. Kendilerinin eleştirilmeye ihtiyacı vardır.

Hedefinde devrim olmayanların, iktidar hedefinden uzaklaşanların kendi aralarında sürekli didişmesi bundandır. Öncelikleri değişmiştir, dostlar ve düşmanlar yeniden tanımlanmıştır. Dünyaları küçülmüştür, dolayısıyla düşmanları da küçülür. Oysa kendisine güvenenlerin, hayalleri, dünyası, hedefi büyük olanların dertleri ve çelişkileri de büyük olur.

Dünyamızı büyütelim, düşmanlarımızı büyütelim. O zaman göreceğiz ufkumuz daha da genişleyecek, halkı daha çok sevecek, öfkeyi daha derinden yaşayacağız. Zaferlerimiz büyüyecek.

90′lara Dönmeyelim, 90’ları Aşalım

“12 Eylül öncesine dönmek mi istiyorsunuz?”

Sanki 12 Eylül sonrasında çok matah şeyler olmuş gibi, 1990’larda insanları korkutmak için böyle diyordu kimi aydınlar ve devlet. Kendi çağına kör olmak böyledir. Onlar bunu sayıklarken toplu mezarlar, işkenceler, yargısız infazlar 1990’larda almış başını gitmiş, 12 Eylül’ü mumla aratır olmuştu.

Fakat bunların akılları bir korku filmine takılıp kalmıştı: “12 Eylül öncesi”. Oligarşi ve onun küçük-oligarşik aydınları yıllarca etkisinden kurtulamadılar bu filmin. Çünkü çok kötü şeyler oluyordu bu filmde.

Film 1970’ler Türkiye’sinde geçiyordu. İstikrarsız Milli Cephe hükümetleri derde deva olamıyor, yükselen solun önünü kesmek için öne sürdükleri “solcuEcevit bir türlü mayayı tutturamıyordu. Örgütlü halk hesap soruyor, faşizm ardı ardına gelen eylemlerle teşhir oluyordu. Devlet halkı seçim, demokrasi, hukuk diye kandıramaz olunca, kontrolü sağlamak için morgları devrimci öğrencilerle doldurmaktan, Alevileri kesmekten başka bir yöntem bulamayacak kadar çaresiz kalıyordu.

Bu korku filminin bir de şişman ve gözlüklü kurbanları vardı: Küçük-burjuva entelektüeller. Devrimci şiddet ve faşist baskı yükseldikçe, bunların devrimcilere ve devlete akıl verme zeminleri kayıyordu altlarından. Onlara göre devrimle faşizmin çatışmasından doğan şiddet sağlıklı düşünmeyi sakatlıyordu, ‘akıl tutulması’ yaratıyordu…

Ne de olsa akıllı olan, Marksizmi ve geri kalan her şeyi bilen sadece onlardı. Doğal olarak, onlar konuşamayınca akıl da susmuş sayılıyordu. Ne o safta ne bu safta kalıp, “kardeş kardeşi neden vuruyor, bize ne oluyor” diye feryat ediyorlardı. Tamam sağcılık çok kötüydü ama, solcular da devleti şiddet kullanması için tahrik ediyorlardı adeta!

Filmin seyirciyi rahatlatmak için konulmuş komedi ağırlıklı sahnelerinden birinde, devletle uzlaşma hastalığına tutulmuş sol siyasi yapılar “faşizm geliyor” diyerek (ki ne gelmez bir faşizmmiş bu da) 1977 genel seçimlerinde Milli Cephe’ye karşı CHP’yi desteklemeye, ona oy toplamaya karar veriyorlardı.

Fakat senaryo çok kuvvetliydi. Daha seyirci doya doya gülüp rahatlayamadan CHP Kürt illerinde sıkıyönetim uygulamasına başlıyor, Maraş, Çorum ve Malatya katliamları filmin şiddet dozunu bir hayli arttırıp seyirciyi dehşete düşürüyordu.

“90’lara mı dönüyoruz?”

Şimdi bir devam filmi çekiliyor. Adı da bu. Faşist iktidar özel harekâtçıları yeniden canlandıracağını açıktan ilan etmiş, Hürriyet gazetesi yeni yetişme katillerin ‘mezuniyetini’ baş sayfadan veriyor. Devletin sırtında yük diye halkın iki gıdım kıdem tazminatına göz koyarken, polise 100 milyon TL’lik zırhlı araç bütçesi ayrılıyor. Bir hafta boyunca indirip kaldırdığı uçaklarla 160 gerillayı katlederken, “devletin gücünün üstünde güç olmadığını gösterdik” diye Mussolini’den çalıntı nutuklar çekiyorlar.

Ama kafaları burjuva ideolojisinin çöplüğüne dönmüş sağlı sollu köşe yazarları, sakin olmaya, iyice düşünmeye, konuşup anlaşmaya çağırıyorlar.

Çünkü 90’lara dönülmemeliymiş…

Lenin’in mumyası dirilip şunların yazdıklarını okusa, “herhalde Türkiye halkları 2000’ler boyunca halk savaşıyla emperyalizmi püskürttü, demokratik hak ve özgürlükleri sağlamlaştırdı, Kürt halkının kaderini tayin hakkını kazandı da, ondan geçmişi böyle korkuyla anıyorlar” diyecek.

Aman yanılmayasın Lenin amca. Sen yokken emperyalizmin ülkedeki hakimiyeti derinleşti, emekçi hakları daha arsızca gasp edilir oldu, kadın cinayetleri tırmandı, F-Tipi işkence bir norm haline geldi, Kürt yurdu hala ilhak altında. Değişen bir şey yok mu diye sorarsan, var elbet: 1990’larda aydınlarımız Madımak’ta cayır cayır yakılırken, artık Dolmabahçe’de açılım kahvaltılarında güleç pozlar veriyorlar! Eskiden onları yakan Hızır Paşa, artık önlerine kahvaltı tabağı koyuyor. 90’lara dönmeyelim, çünkü biraz da şu peynirden tatmak istiyorum.

Ama bugün bir emekçiyi, 90’ları yaşamış bir devrimciyi zaman makinesine bindirip tekrar 90’lara gönderseniz, telaşla “aman yoldaşlar, gözünüzü seveyim daha çetin savaşalım, 2000’lere dönmeyelim” diye silahına davranır.

Bu “90’lara dönmeyelim”cilerin görmediği bir şey var: Bizim için 90’lar sadece ülkenin toplu mezarlığa çevrildiği yıllar değildi. 90’larda yalnızca yargısız infazlar yoktu. 90’lar hesap sormanın, umudu büyütmenin, cezaevlerinde direniş destanlarının on yılıydı aynı zamanda. Bütün dünya solu sosyalizme, ezilen halklara sırtını dönmüş ve çürümeye hazırlanırken, Türkiye’de ve Kürdistan’da başımızı kaldırmanın yıllarıydı. Bugün AKP’nin yağmasından kurtarabildiğimiz hangi hakkımız, hangi değerimiz varsa, bugün Kürt halkı diye bir gerçekten göğsümüzü gere gere bahsediyorsak, hepsini bu yıllarda meydan okuyan ve bedel ödeyenlere borçluyuz.

Kendinize gelin, ne 12 Eylül öncesini, ne de 90’ları öcüleştirmeye, şeytanlaştırmaya hakkınız var. Bu tarz düşünme biçimi sinsi bir yılandır. Coşkuyla ve öfkeyle hatırlanması gereken, özlenmesi gereken direniş zamanlarını karanlık, istenmeyen çağlar olarak gösterip, konformizmi yayan, kurtuluşu sonsuza erteleyen bir psikolojik savaş numarasıdır bu.

Dahası, bilerek ya da bilmeyerek o ‘korkulu’ süreçleri sona erdirenlere duyulan bir şükran gizlidir burada. Bunun en iyi örneği Ümit Kıvanç denilen Birikimcinin şu sözlerinde: “Allah saklasın, devrim yapsaydık biz en az 5 milyon kişi öldürürdük. 12 Eylül kaç kişi öldürdü? Birkaç yüz kişidir yani.” Erdal Eren’in yaşını büyütüp asan Paşasının eline sarılıp, “halkı bizden kurtardığınız için teşekkür ederiz” demediği kalmış.

Öyle ya, ne 12 Eylül öncesi, ne de 1990’lar kendi kendine bitiverdi. Oligarşinin ve bu kalp aydınların korkuları “yatışsın” diye “benzinli battaniyeyle devrimci yakmak” gibi fikirler bulunduğunu, toplu mezarlarla gecekondu mahalleleri arasında beyaz Renaultların taksi-dolmuş yapmaya başladığını hepimiz biliyoruz. İşte her devrin aydınlarının tadına doyamadığı 12 Eylül ve 2000’ler sonrası ‘özgürlüğün’ bedeli de bunlardı. Artık keyfinize bakın.

90’lara dönmek nasıl laf arkadaşlar; halklar 1959’a, 1917’ye dönmek, 90’ları kat kat aşmak zorunda. Diri diri gömseler de, canlı canlı yaksalar, 150.000 kontrgerilla eğitseler de bu işin önünde sonunda varacağı yer belli.

1 milyar insan aç. 1 milyar insanın temiz su kaynaklarına erişimi yok. Milyonlarca insan depresyonda, milyonlarca kadın ve çocuk köle. Ekonomik sistem on yıllardır krizde. Bu düzeni mükemmel, değişmez, ağzınıza layık filan sanmayın. Hele onunla uzlaşılabileceği, konuşulursa anlaşılabileceği zannına hiç kapılmayın derim.

Vicdanlılar

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Ne zaman işbirlikçilerin silahlı güçleriyle halkın güçleri kayıpların yaşandığı bir çatışmaya girseler, entelektüellerden “Şimdi barış zamanı, kardeş kardeşi vurmasın” nidaları duyulmaya başlar.

Brecht’in “Güzeldir sınıf kavgasında saf tutmak, ezeni ezmek ezileni özgürleştirmek” sözü değil de, emperyalist savaşlar için söylediği “Savaş istiyoruz: İlk önce vuruldu bunu yazan!” sözü hatırlanır birden. Bambaşka bir toplumsal ve siyasal durum olduğuna (bu nedenle de bambaşka bir strateji benimsenmesi gerektiğine) bakılmadan, emperyalist savaşlardan örnekler sıralanır.

Sınıfsal bakışı ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesini çoktan terketmiş olan bu entelektüeller, yetmezmiş gibi adeta vicdanlı olmayı tekellerine alıp, insaniyet namının patentine de el koyarlar. “Ezenlere karşı verilen savaş sınıflı toplumun gerçeğidir” diyerek barış sloganlarına karşı çıkarsanız, vicdansızlıkla, savaş çığırtkanlığıyla suçlanırsınız.

“Kimse kimseyi öldürmesin artık” diyorlar. Hayır, bu dünyayı anlamaktan uzak bir bakıştır. Halk kurtuluş savaşları kimselerle kimseler arasında geçmiyor. Halklar kana susadıkları ya da vicdansız oldukları için de savaşıyor değiller.

Günümüzün dünyasında emperyalistler ve işbirlikçileri halklara karşı açık bir savaşın içindedirler. Dünyada her yıl açlıktan ölen 10 milyon çocuk vardır. 10 milyon! Açlıktan ölen çocuklar ellerine silah alacak durumda değildiler. İş cinayetlerinde, maden göçüğünde, ciğerinde kumla ölmeye mahkum olanlar tek bir kurşun atmamışlar, “savaş istiyoruz” diye yazmamışlardı. Sırtından 13 kurşunla vurulan Kürdün, gün ortasında boylu boyunca kaldırıma düşürülen Ermeni’nin de silahı yoktu. Ama faşizm gözlerinin yaşına bakmadı.

Bütün bu insanlar yaşayanların omuzlarına kendi hesaplarıyla birlikte, geçmişin bütün sorulmamış hesaplarını da yükleyerek toprağın altına girdiler. Biz ölülerimizi gözden ırak olsunlar da bir an evvel unutalım diye toprağın altına gömmedik. Eğer o şiş karınlı, dermansız bacaklı çocukların acısı bizim vicdanlarımızı intikam hissiyle doldurmuyorsa, bunun tek bir açıklaması olabilir: Her sınıfın kendi vicdanı vardır.

Vicdan vardır unutur, körelir ve siner.

Vicdan vardır, and içer, bilenir ve saplanır.

Kör vicdanların barış dileği samimiyetsiz ve bencildir. Bir an duydukları rahatsızlıktan, korkudan, pişmanlıktan kaçmak için sığındıkları mağaradır. Çünkü her ölüm onlardan hesap sorar, her ölüm onların sırtına yeni sorumluluklar yükler. Konforlarını bırakmak istemez, kaçarlar. Çünkü açlıktan ölen çocukların aksine “geçinip gitmekte”dirler.

Evet devrimciler de barış istiyor. Hiçbir yoldaşlarını, dostlarını, sevdalılarını kahpe ölümle tanıştırmak için de yanıp tutuşuyor değiller. Ama ellerinde her gün kabaran bir hesap defteri var ve tarihin diyalektiği kıyamet gününü çağırıyor. Önce geçmişin hesabını sormak, sonra da “kimsenin kimseyi öldürmediği” bir geleceği kurmak için savaşmak gerekiyor.

Varılacak yere kan içinde varılacaktır. Biz çeşitli nedenlerle bu yolda yürümek istemeyebiliriz. Ama sorun kendi yürüdüğümüz yolu tek doğru yol sandığımızda başlar. Bu derdin çaresi birdir: Ya öfkemizi harlayacağız, vicdanımızı bileyeceğiz, bilincimizi her gün yenileyeceğiz; ya da vicdan sanıp yüreğimize yerleştirdiğimiz şey bize gizli gizli düşmanın dilinden sözler fısıldamaya devam edecek.

Murat Belge, Bir İşbirlikçi

Murat Belge’nin yazılarında ahlak, doğruluk ya da bilgi aramayı ben çoktan bıraktım. Bir ibret belgesi olarak okuyorum yazdıklarını. Bir insanın neye dönüşebileceğini gösterir bir ibret belgesi. 29 Ağustos 2010 tarihli Taraf yazısı da, işte böyle bir metin.

Böyle diyorsak da, yazıda ilginç bir şey yok: Taraf gazetesinin bir sola, bir Kürt hareketine, bir de oligarşinin öte kanadına karşı verdiği mevzi savaşının yazılarından biri. Bu kez hedef tahtasında Belge’nin deyimiyle “adı “Türkiye Halk Kurtuluş…” diye başlayan irili ufaklı çeşitli örgütler” var.
Yani 1960’ların 70’lerin devrimcileri, yani tarihimiz.

Bugün “o irili ufaklı çeşitli” örgütlerin militanlarının çoğu yaşamıyor. Dolayısıyla Murat Belge’ye yanıt veremezler. Kimisi bir özel harekâtçı tarafından kurşunlandı, kimisi bir MİT ajanı tarafından işkencede katledildi, kimisi Cumhurbaşkanı onayıyla darağacında sallandı. Artık ölüler.
Ama Murat Belge yaşıyor. En azından bedeni.

Belge yazısında 1960’lardaki devrimci yapıların tarihini çarpıtarak aktarıyor ve devrimci hareketlerin 12 Marttan sonraki tutumlarından bahsetmeyip entelektüel ahlaksızlığa başvuruyor. En iyi bildiği iş: Geçmişi birkaç cümleyle özetleyip, yazıyı öyle bir yerinde kesiyor ki, okur Türkiye’nin tarihindeki sol hareketlerin, hele bilhassa adı “Türkiye Halk Kurtuluş…” diye başlayanların orduya sırtlarını yasladıklarını sanacak.

Çünkü Belge 1960’ların ordusunun bugünden farkını, içindeki küçük-burjuva unsurları ve faşist unsurları, bunların arasındaki çelişkileri anlatırsa, devrimcileri karalayamayacak. Ya da örneğin Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin, 12 Mart 1971 darbesinden 3 gün sonra yayımladığı bildiriye referans verse yazısının inanırlığı kalmayacak:

Oynanan son oyunla birlikte ülkemizde faşizm adım adım tezgahlanmaktadır. Ordu ve bütün devlet kurumlarındaki küçük-burjuva radikallerini yeni tasfiyeler beklemektedir” demişti adı Türkiye Halk Kurtuluş… diye başlayan o örgüt.

Bütün bunları sonra nereye bağlıyor Belge? “Kemalist darbeciyle Bolu’ya yolculuk yapmakta bir sakınca görmeyenler, sivil iktidarın 12 Eylül Anayasası’nda ciddi gedik açacak değişikliğini onaylamak üzere mahallelerindeki sandığa gitmeyi çok görüyorlar.” İşte bakla çıktı ağızdan: Asker-Sivil demagojisi içinde, devrimcileri askerlerle omuz omuza göstermeye çalışan o bunak ideoloji çıktı meydana!

Murat Belge’de fena bir unutkanlık başlamış. Daha bu yazıyı yazmadan üç gün önce hangi mekânda, kimlerle olduğunu unutuyor Belge. Hangi karşı-devrimcilerle, hangi sermaye işbirlikçileriyle kimlere akıl verdiğini unutuyor. Sonra sağa sola ilericilik dersi, akrabalık dersi vermeye çalışıyor.

Dedik ya, şehitlerimiz MİT‘in, Özel Harekatın kurşunlarıyla vuruldukları için Murat Belge’ye yanıt veremezler diye. Neyse ki biz varız. Açıyoruz 26 Ağustos 2010 tarihli gazeteyi. Şöyle yazıyor: “Gül’den “Kürt sorunu” zirvesi”. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 19 “aydın”ı etrafına toplamış, Kürt hareketinin nasıl ezileceğini, Kürt halkının nasıl daha etkin bir biçimde sömürüleceğini danışmaya karar vermiş. Bakalım o 19 aydının içinde kimler varmış:

* Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş
*
Eski Özel Harp Dairesi Subayı Güvenlik Uzmanı Mete Yarar
ve
*
Eski Birikimci Yeni Liberal Murat Belge

İşte işbirlikçi aydının manzarası bu kadar net.
Özel harekatçılarla, MİTçilerle, Cumhurbaşkanlarıyla aynı masaya oturup devlete akıl ver, sonra gel devrimci mücadeleye en değerli varlığını, yani canını veren insanlara paragraf paragraf sövgüler yaz, onları işbirlikçilikle suçla.

Yazının başında da demiştim ya, bu adamda ahlak, doğruluk ve hakikat aramayı çoktan bıraktım ben. Sanırım kendisini okumayı da bırakacağım. En son başbakanın Erdal Eren’e ağladığının ertesi günü, 17 yaşındaki Abdullah Akçay cezaevinde öldüğü zaman bu kadar bulanmıştı midem çünkü.

Liberalin Dili Çataldır

* Bu yazı 2009 tarihinde sendika.org’da yayımlanmıştı.

Kuzey Amerika yerlileri sakin bir söylenişi olan ama insanın içine oturan sözler etmekle ünlüdürler. Yerlilerin uğradıkları katliamları en güzel tarif eden sözlerden biri, herhalde şudur: “Beyaz adam güzel konuşuyor, ama dili çatallı.” Öyle pek boş bir söze benzemiyor bu, tarihten ve acıdan damıtıldığı besbelli.

Beyaz adamlar hala güzel konuşuyorlar bugün. Hala vaat ediyorlar, umut satıyorlar. Ama ben taa buradan görüyorum: Amerikan yerlilerine kendi vatanlarını zindan eden o çatal dili, tarihsel ve sınıfsal bir miras olarak devralmışlar. Ne kadar saklamaya uğraşsalar da, biz o dilin bağlı olduğu enseyi çok iyi tanıdık artık.

Ahmet Altan, 15 Ekim 2009 tarihli “Tarihin içinde” başlıklı yazısında 12 Eylül faşizminin ekonomi politikasını işte bu çatal dille savunuyordu:

Özal, iktidarının ilk kırk gününde Cumhuriyet’in neredeyse bütün “ekonomik” yasaklarını kaldırıp atmıştı. “Türkiye’de dövizin serbest bırakılmasının” ülke ekonomisini batıracağı söyleniyordu. İthalatın önündeki yasakların kalkmasının ekonomiyi altüst edeceği iddia ediliyordu. “Telsiz kanunu” değişirse ülke casusların eline geçecek sanılıyordu. Yasaklar kalktı, ekonomi kanatlanıp uçtu. Hepsinin “devletin ve bürokrasinin” gereksiz korkularının yarattığı anlamsız yasaklar olduğu anlaşıldı.

Günümüzde 12 Eylül’ün neden yapıldığını, bu faşist darbenin yerel ve uluslararası bağlamının ne olduğunu bilmeyen kaldı mı?

Birisi Ahmet Altan’a Şili’de Pinochet’nin faşist darbesini ve bu darbenin ekonomi politikasını anlatsın. Özgürlük ve demokrasi için ayaklanmış halkın postallarla ezilmesinin hemen ardından, Dünya Bankası kontrolünde gerçekleşen ekonomik “reformu”, işsiz kalan milyonları anlatın Altan’a.

Birisi Ahmet Altan’a Turgut Özal’ın 1970’lerin başında Dünya Bankası’nda çalıştığını söylesin lütfen. Darbenin hemen ardından, Özal’ın bizzat Kenan Evren tarafından ekonominin başına geçirildiğini de Evren’in elini öperek darbeden önce kabul edilmiş bulunan 24 Ocak kararlarını uyguladığını anlatsın.

Darbeden sonra Türkiye İşveren Sendikası başkanı, işadamı Halit Narin’in işçileri kastederek, “şimdiye kadar onlar güldü, biz ağladık; artık biz güleceğiz” dediğini ve gerçekten de çok güldüklerini, çok eğlendiklerini de söyleyiverin Ahmet Altan’a.

Anlatın Ahmet Altan’a: “Devletin ve bürokrasinin” kendi eliyle 1983 yılında Özelleştirme İdaresini kurduğunu ve burada alınan kararları uygulamak için binlerce işçiyi, sendikacıyı, devrimciyi tutukladığını, gözaltında kaybettiğini, işkenceyle öldürdüğünü anlatın.

Birisi Ahmet Altan’a ekonomi ve politikanın ayrılmadığını öğretsin. Kenan Evren’in ekonomi alanındaki yansımasının Turgut Özal olduğunu ve onun aldığı kararların, “kanatlandırıp uçurduğu” ekonominin faşist bir rejimin ekonomisi olduğunu; bunun bedelini kanıyla, açlıktan ölerek ödeyenin de Türkiye halkları olduğunu anlatsın birisi.

Ahmet Altan’a söyleyin: Bugün kendinden geçerek övdüğü AKP, 12 Eylül’ün ekonomi politikasını uyguluyor ve başarısını polise, baskıya, sansüre borçlu. Çataldil Ahmet Altan’a faşizmin ekonomisini desteklemenin, onu göklere çıkarmanın faşist politikayı alkışlamak olduğunu ve bunun özgürlükçülükle yakından uzaktan ilgisi olmadığını anlatın.

Ama bu kadarla da kalmayın.

Birileri Ahmet Altan’a bizi özgürlük mücadelesinden hiçbir darbenin, hiçbir yalanın, hiçbir çatal dillinin döndüremeyeceğini de söylesin. Aksine, hepsini tarihe gömdü mücadele. Bugün Pinochet’nin ve Kenan Evren’in isimleri bir küfür gibi ağzımızda, kurdukları aşağılık düzenin şakşakçılarına tarih yer bile ayırmadı, unutuldular.

Bazı isimlerse mıh gibi aklımızda. Tıpkı bazı tarihleri, bazı zaferleri ve bazı yenilgileri hiç unutmadığımız gibi.

Birisi Ahmet Altan’a Güler Zere’nin ölmekte olduğunu hatırlatsın…