Barışı savunuyorlar, ama mantığı katlederek

"Barışalım mı?" Görsel: Steve Bell, 2008.

“Barışalım mı?” Görsel: Steve Bell, 2008.

Barış isteyenlerin tutarlılık diye bir derdi kalmadı. Çok yüce bir değeri savunuyorlar ya, ne desek, ne yazsak olur diye düşünüyorlar galiba. Artık Diken’e yazan, eski Yeni Şafakçı ve Starcı Levent Gültekin de bunlardan biri. “‘PKK silah bırakmalı’ diyenlerin gözden kaçırdığı gerçek” diye bir yazı yazmış.

“Barışseverler” kendisi hakkında olumsuz yargıya kapılmasın diye, daha ilk cümlede barışa karşı ne kadar samimi duygular beslediğini ilan ediyor Gültekin. Şiddete başvurmak akılsızlık, adaletsizlikmiş. “Hayatımın hiçbir döneminde ama diyerek şiddete gerekçe üretmedim”.

Liberal besmele bu. Kürt hareketinden bahsederken bununla başlamayanı cin çarpıyor. Gültekin’de yalan yok, çünkü yazısının devamında, PKK’nin silah bırakmayışını gerekçelendirirken “ama” yerine “fakat“ı kullanıyor sahiden de: “İşte bundan dolayı PKK’nın silah bırakmasını savunuyorum. Fakat bu bir türlü mümkün olmuyor.”

PKK’ya katılan insanlar yapılan haksızlıklara, baskılara, tahammül edemedikleri için silaha sarıldılar… PKK’ya katılan gençlerin silaha sarılmalarına neden olan, devletin yaptığı haksızlıklara tahammülsüz oluşları, kişilikleri, onurları, haysiyetleridir.

Ne oldu şimdi?

Continue reading

Becker’ci misin, Bourdieu’cü mü?

Resim: Simon Prades | The New Yorker

Howard Becker’i Türkçede daha ziyade Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi kitabıyla tanıdık. Çok okuyan ama az yazan akademisyenlere çeşitli tavsiyeler sunduğu kitabını yazma konusunda sıkıntı yaşayan herkese öneririm.

Becker aslında tanınmış bir sosyolog. Çalışmaları arasında en çok bilineni, Türkçede Sanat Dünyaları [Art Worlds] adıyla yayımlanan bir sanat sosyolojisi kitabı. Yazar burada sanat eserini sanat eseri yapan şeyin kolektif emek olduğunu savunuyor. Sanat dünyaları dediği şeyi şöyle ifade etmiş:

Bana göre bir senfoni yazıp bunu icra etmek için bir köy dolusu insan lazım. Mesele yalnızca bestecide değil. Sinema buna iyi bir örnek, çünkü gerçek sanatçının kim olduğunu kimse söyleyemiyor: Senaryo yazarı mı, yönetmen mi, kim? Bence “dünya” çoğunlukla projelerinde kendilerine yardımcı olacak şeyleri başkalarına yaptırarak bir şeyleri halletmeye çalışan insanlardan oluşuyor… Bunun sonucunda ortaya çıkan şey belki de tam olarak kimsenin istemediği bir şey, ama yine de o durumda yapabildiklerinin en iyisi, bu bakımdan aslında hemfikir oldukları bir şey.

Howard Becker’in bu sözlerini, yakın zamanda kendisiyle yapılan bir söyleşiden aldım. Becker çalışmalarında normal diye adlandırılan şeylere değil de, normalden sapmış olan gruplara yoğunlaştığı için, The New Yorker dergisi söyleşiye “Striptiz kulübünde bir sosyolog” başlığını koymuş (niyeyse sonra değiştirmişler).

Becker vs. Bourdieu

Söyleşide en çok Becker ile Bourdieu arasındaki rekabeti ele alan kısımlar ilgimi çekti. Örneğin Becker, Fransız sosyolog için şöyle diyor: “Bourdieu’nün asıl sorunu ne biliyor musunuz? Bourdieu’nün asıl sorunu iğrenç bir insan olmasıydı. İktidar hırslısı, kaba ruhluydu ve kariyeriyle kafayı bozmuştu.

“Bana mı didin?”

Söyleşide belirtildiğine göre Fransız sosyal bilimciler içinde Bourdieu’yü sevmeyen, onun yerine Becker’e hayranlık duyan bir kesim varmış. Yukarıdaki alıntıdan anlaşılabileceği üzere Becker’in sanata bakışı daha çok işbirliğini vurgulayan tarzda. Bourdieu ise gerek Sanatın Kuralları‘nda, gerekse de Kültürel Üretim Alanı derlemesinde sanattaki rekabeti, alana yeni girenlerle eskiden beri orada olanlar, ticari sanat yapanlarla “derin sanat” yapanlar arasındaki iktidar mücadelesini vurguluyordu.

Sosyal bilimlerdeki ayrışmaların bir çoğu bana yapay görünmüştür: Sınıf bir yapı mıdır, yoksa zaman içerisinde, işçilerin eylemleriyle aşama aşama oluşan bir kimlik mi? Sanat alanında rekabet mi yoksa işbirliği mi var? Bu tür suni tartışmalar üzerinden sosyal bilimcilerin Althusserciler-E.P. Thompsoncular, Bourdieucüler-Beckerciler diye ayrışabildiklerini görünce hayıflanıyorum.

Bir tür tekkecilik, doğruyu küçük-burjuva akademisyenlerin çizdiği kuramsal çerçeveler üzerinden aramaya çalışan “ekolcülük” hala rağbet görüyor. Benim görüşümü sorarsanız, bu araştırmacıların her birinden gerçeğin bir yönünü öğrenebileceğim duygusunu taşıyorum. Ancak onların fikirlerine (ne eksik ne fazla) tam hak ettikleri yeri ancak Marksist-Leninistlerin verebileceğini düşünüyorum. Nazım Hikmet’in Galile ve Spinoza için dediği gibi:

çok uzaklardan geliyoruz.
alevli bir fanus gibi taşıyoruz ellerimizde
ihrak binnar edilen Galile’nin
dönen küre gibi yuvarlak kafasını.
ve ancak
bizim kartal burunlarımızda buluyor
lâyık olduğu yeri
materyalist camcı İspinoza’nın
gözlükleri…

Entelijansiya ve şu “orta sınıf”

Buyuk_Sovyet_AnsiklopedisiYıllar önce York Üniversitesi’nin kütüphanesinde gezinirken Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘ne (BSA) denk gelmiştim. Ansiklopedinin sosyal bilimler maddeleri çok ilgimi çekmişti. Ancak o zamanlar cep telefonları bu kadar gelişmemiş olduğundan, sayfaların fotoğrafını çekmek, bunları daha sonra pdf’ye dönüştürmek mümkün değildi.

Geçen sene tekrar York’a gitme fırsatını bulduğumda bu sefer hazırlıklıydım. Bu güzel eserin kimi maddelerini itinayla fotoğraflayıp pdf’ye dönüştürdüm. Bu maddelerden biri de Entelijansiya maddesiydi ve çevirmek ne zamandır aklımdaydı. Sonunda arkadaşım Erdem Türközü’yle birlikte oturup çevirdik.

Entelijansiya kısa bir süre önce Siyasol’da yayımlandı. BSA’daki bu maddeyi seçmemizin nedeni, hem toplumdaki yerimizi açıklığa kavuşturmak hem de sosyal bilimciler arasında “orta sınıf” kavramı konusunda yaşanan kafa karışıklığıydı. Çeviriye yazdığımız kısa önsözde de buna değindik.

Buraya alıyorum:

Entelektüel ya da aydın kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılıyor. Bu anlam daralmasıysa beraberinde pek çok sorunu ve kafa karışıklığını getirdi.

Kapitalist düzen zihinsel emek gerektirdiği için geçmişte entelijansiya içinde sayılan mühendislik, öğretmenlik ve büro emekçiliği gibi pek çok mesleği standartlaştırıp yaygınlaştırdı. Bugün bu meslekleri yapan insanların ağırlıklı kesimi ile işçi sınıfı arasında büyük uçurumlar yok. Öte yandan, kafa emekçilerinin yaptıkları işlerin niteliği ve sosyalleşme ortamları kol emekçilerininkinden farklı olduğu için, bu kesimleri işçi sınıfına da dahil edemiyoruz.

İşte bu durum, entelijansiya kelimesinin yaşadığı anlam daralması ile birleşince, araştırmacılar böylesi mesleklerle uğraşan insanları nitelemek için yeni kavramlara yöneldiler. Hem bilimsel literatürde, hem de gündelik dilde kendine yer bulan “beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” gibi kavramlar bu ihtiyaca yanıt olarak çıktı.

Sorun burada başlıyor: “Beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” nitelemeleri entelijansiyanın farklı kesimlerinin durumunu belirsizleştiriyor, kafa karışıklığı yaratıyor. Beyaz yakalılara kimler dahil, kimler değil? Bir şirket yöneticisi ile üretim bandında çalışan bir mühendisi “orta sınıf” kavramı içine tıkıştırmak mümkün mü?

Haziran Ayaklanması sırasında sokakta karşılaşan bir proje yöneticisini, bir sanatçıyı ve Yüksek Öğretim Kanunu’nun 50/d maddesine bağlı olarak çalışan güvencesiz bir araştırma görevlisini “orta sınıf” diye paketleyip, bunların özlemlerinden, öfkelerinden, siyasal yönelimlerinden bahsetmeye başladığımızda bilimsel bir tespit değil, alelade bir pop şarkısı yaptığımızı bilmemiz gerek.

1969-1978 yılları arasında üçüncü kez 30 cilt olarak basılan Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘nin ilgili maddesini çevirirken aklımızda bu kafa karışıklıklarına bir yanıt vermek vardı. Siyasol okurları için faydalı bir okuma olacağını umuyoruz.

Bu çeviriyi Kobanê’de savaşırken şehit düşen çevirmen, aydın ve savaşçı Nejat Ağırnaslı ile özgürlük ve devrim mücadelesinde şehit düşen tüm onurlu aydınlara adıyoruz.

“Orta sınıf” bir hayli sorunlu bir kavram. Eskiden İngiltere’de burjuvazi için kullanılırdı. Şimdi de küçük-burjuva demenin daha ‘bilimsel’ bir yolu olduğu sanılıyor, oysa ki burjuvazinin tüm kavramları gibi bir şeyleri açıklamak yerine gizliyor.

Entelijansiya maddesini bendeki bu kafa karışıklığını giderdiği için çok sevdim. Umarım siz de yararlanırsınız.

Bir Ahmet Altan vardı, ne oldu ona?

Ahmet_AltanGeçenlerde Ahmet Altan’ın Mayıs ayında basın özgürlüğü hakkında yaptığı bir konuşmaya rastladım. “Çok ağır baskılar altında bugün Türk basını” diyor.

Ne günlerdi! Demokrat, sivil AKP bir yandan askeri vesayetle güreşiyor, diğer eliyle de yatırım ortamını güzelleştiriyordu. Taraf gazetesi bu çekişme ortamında doğmuş, bir yandan ‘askeri vesayet’e verip veriştiriyor, bir yandan ‘özelleştirme olmadan demokratikleşme olmaz’ diyen köşe yazıları yayımlıyor, “PKK iki halkın da düşmanı” diye manşetler atıyordu.

Bu gazeteden ne cengaverler çıktı: Etyen Mahçupyan Başbakan danışmanı oldu, Yıldıray Oğur, Rasim Ozan Kütahyalı, Melih Altınok…

Tüm bu hengame içinde sesini en çok duyuran, gazetenin yayın yönetmeni, her gün yazdığı başyazılarla bizlere demokratlık dersi veren bir yazar, Ahmet Altan vardı.

Continue reading

Mutlu İnsanlar Atlası – 3

bedd5-margulies
Bir aile fotoğrafı. Başbakanın asalak aydınlara verdiği kahvaltıda çekilmiş. Roni Margulies başbakanın elini sıkıyor, sağında ise Cemil Çiçek.
Mutlular.

Tarih 17 Nisan 2010. Yani Mehmet Kılınç adlı siyasi tutsak tecritte katledileli henüz 5 gün olmuş, cesedi soğumuş. Başbakan konuşurken “Parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtıkları için gözaltına alınan iki genç daha henüz 1 aydır tutuklu. Tekel işçilerinin direnişi biteli ise 4 ayı geçmiş. Güler Zere‘nin şehit düşmesine ise bir ay var, ohooo!

Bu “açılım” buluşmasından yalnızca 3 gün sonra mecliste “Bu ülkede savaş var” diyen Sebahat Tuncel’e AKP milletvekilleri şöyle seslenecek: “Şerefsizler!”, “Savaşını yerim ben.” | http://bit.ly/f5mbKX

Bu sırada 1483 Kürt tutukluydu.

Buluşmadan 8 ay sonra, başbakan “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet anlayışıyla sosyal barışımızı sağlayan resmi dilimiz Türkçedir” dediğinde, tutuklu Kürtlerin sayısı 1800’e yükselmiş, İstanbul Üniversitesi’nde olağanüstü hal ilan edilmiş, Yürüyüş dergisi basılmış, bürodaki 3000 kitaba el konulmuş ve 7 devrimci tutuklanmıştı.

Bunlara bakarak başbakanın o gün neden mutlu olduğu çıkarılabilir, fakat Margulies’in mutluluğunun nedenini anlayamadık.

Vedat Türkali’ye Yanıt: Oyuna Getirilenlere Dair

Turkali_Oyuna_GetirilenAKP’nin entelektüellere yönelik açılım kampanyası büyük bir kararlılıkla devam ediyor. Entelektüeller Dolmabahçe sarayında Tayyip Erdoğan’ın danışmanları tarafından hazırlanmış ve başbakanı entelektüel gibi göstermeye yarayan konuşmalar dinliyorlar. Kendilerine sunulan kahvaltı, ortamı biraz daha katlanılır kılıyordur diye umuyoruz. Kışlık Saray herhalde bütün tarihi boyunca hiç bu kadar çok “sorumlu entelektüeli” bir arada görmemiştir. Ama yine doğru zamanda, doğru yerde bulunma fırsatını kaçırıyorlar.

Türkiye halkları bugün burjuva basının bile görmezden gelemediği bir sefalet içinde sürükleniyor. TÜİK’in bir araştırmasını haberleştiren Radikal gazetesine göre, işsizlik %14,5 dolayında, yani 3,5 milyon insan işsiz.

Genç işsizliği ise daha vahim bir durumda: Gençlerin %20’den fazlası işsiz, 800 binden fazla insan ise iş bulma umudunu kaybetmiş. (http://bit.ly/issizlik) Tabii bunlar oligarşinin kurumlarının verdiği “gözden geçirilmiş” rakamlar. Vatan gazetesinin bir haberi, Türkiye’deki 10 çiftçiden 9’unun borçlu, üçünün icralık, birinin hapiste olduğunu anlatıyordu. Habere göre 17.000 çiftçisi olan Saruhan beldesinde 16.000 icra dosyası vardı. (http://bit.ly/ciftciler) Ntvmsnbc.com’un haberine göre, AKP iktidarı süresince, yani 2002’den 2009’a uzanan 7 yıllık süreçte, kadın cinayetleri %1400 artmıştı. (http://bit.ly/cinayetler)

Continue reading