Karşı-devrim kendi çocuklarını yerken

Koza_Ipek_Kayyum

27 Ekim günü yapılan bir baskınla, AKP Koza-İpek Holding’in 22 şirketine el koydu. Holdingin sahip olduğu Kanaltürk isimli TV kanalına gelen polisler yayını durdurdu. Şirketin Bugün ve Millet isimli gazeteleri de AKP’nin atadığı yetkililerin (kayyum) eline geçti, genel yayın müdürleri değiştirildi.

Tüm bunlar muhalif medyaya basın ve ifade özgürlüğünü hatırlattı.

AKP-Cemaat yavrusu Koza-İpek Holding

İktidar partisi 2002’den önce kendi halinde bir işletme olan Koza-İpek’in önüne tüm Türkiye’yi sermişti. Şirketin Türkiye’nin yeraltı kaynaklarını yağmalayarak “En Büyük 500 Firma” içerisine ilk kez girdiği yıl 2005’ti. Yöneticileri üstün bir ticari zekaya ve yatırım becerisine sahip olmalı. Çünkü Koza Madencilik 2006 yılında 237.; 2009 yılında 144.; 2011 yılında 77. en büyük şirkete dönüşüvermiş. Hatta 2013 yılında Türkiye’nin en kârlı 8. şirketi olmuş.

Bergama’dan Kaz Dağları’na nasıl bir yağma sürmüş, artık siz düşünün.

Sermayenin gözünün doyduğu görülmüş şey değildir. Artan kârlar Koza-İpek Holding’in iştahını daha da kabartmaya yaradı. Yatırım yapacak yeni alanlar aramaya başladılar. Kanaltürk, Koza Holding’in 2007-2008 gibi yakaladığı bir fırsatın ürünü olarak şirketin kucağına düşüverdi.

Darbeci misin, demokrat mı yılları

Bu yıllar Türkiye oligarşisinin de birbirine girdiği yıllardı. AKP ile Cemaat, 2007 yılının Temmuz ayındaki genel seçimlerden zaferle çıktıklarında, bu kavga had safhaya ulaşmıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başını çektiği taraf ayrıcalıklarını bir kenara bırakmamakta direniyor, AKP-Cemaat ittifakı ise yağma pastasındaki payını çoğaltmak istiyordu.

Seçimlerden birkaç ay önce, Nisan 2007 tarihinde AKP’ye karşı geniş katılımlı Cumhuriyet Mitingleri örgütlenmişti. Ertesi ay dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve Recep Tayyip Erdoğan gergin bir ortamda bir araya gelerek Dolmabahçe Mutabakatı adıyla anılan görüşmeyi yapmıştı.

Tüm bunlar olurken, ordu kendine suni bir lider yaratmaya çalışıyordu. Tuncay Özkan isimli bir gazeteci bulunarak ön plana çıkarılmıştı. Özkan’ın birkaç kişiyle birlikte kurduğu ismi pek duyulmamış bir TV kanalı olan Kanaltürk, birden bire bir muhalefet odağına dönüştü. Tuncay Özkan, kanalda yaptığı programlarda, ordu destekli mitinglerde yeri geliyor “vatan” temalı hamasi konuşmalar yapıyor, yeri geliyor iktidar partisine tehditler yağdırıyor, “Biz Kaç Kişiyiz” kampanyalarıyla AKP’ye gözdağı veriyordu.

AKP de boş durmuyordu elbette. Hazırlığının birkaç yıldır devam ettiği anlaşılan Ergenekon Operasyonu’nun ilk adımları 2007’nin Haziran ayında atılmış, “askeri vesayetçi” muhalefete yönelik ev baskınları tutuklamalar başlamıştı.

Temmuz’daki genel seçimlerden birkaç ay sonra, Kasım 2007 tarihinde AKP-Cemaat ittifakının propaganda yayını Taraf gazetesi kuruldu. Cemaat savcılarının sızdırdığı dosyaları servis eden “gazetecilerin” yazılarından arta kalan boşluğu, sakallı romancıların, solcu mu solcu şairlerin, ABD lisanslı çongurların demokrasi, sivilleşme konulu köşe yazıları süslüyordu bu gazetede.

Kanaltürk: Darbeci, demokrat, terörist

“Laik darbecilerle” “şeriatçı demokratların” kapışması devam ederken, Cemaat savcılarının eli nihayet AKP karşıtı muhalefetin parlayan yıldızı Tuncay Özkan’a ve Kanaltürk’e uzandı. Özkan, Eylül 2008’de Ergenekon Soruşturması çerçevesinde tutuklanıp, 8 yıl önce “otel odası gibi” diyerek övdüğü betonarme işkence hücrelerinden birine kondu.

Tutuklanmadan birkaç ay önce de kanalına borçları nedeniyle el konulmuş, daha sonra da Koza-İpek Holding’e satılmıştı. Batmakta olan TSK güneşinin hızla serpilen propaganda kanalı, birkaç hafta içerisinde AKP-Cemaat ittifakının üflemeli çalgılarına katıldı. Elbette darbeci kanalları kapatmak, muhalifleri tutuklamak o zamanlar özgür basına yönelik saldırılardan sayılmıyordu. Sivilleşmenin adımlarıydı bunlar.

Taraf gazetesi editörü ve yazarı Ahmet Altan, 20 Temmuz 2008 tarihli yazısındaTelevizyonlara bakın. Gazeteleri okuyun. Kullandıkları sözcüklere dikkat edin. Darbe medyasını göreceksiniz… Ama bu sefer beceremeyecekler… Çünkü artık darbenin ve Ergenekon’un bir medyası olduğu gibi… Demokrasinin de bir medyası var bu ülkede” diye yazacaktı.

Acaba Kanaltürk de artık bu demokrasi medyasına dahil miydi?

Neredeler şimdi?

Memleketin en politik romancılarından biri olarak gördüğüm Kemal Tahir, Kurt Kanunu romanında oligarşi-içi kavgaları anlatırken şöyle dedirtir bir kahramanına:

Bizde dış etkilerin de baskısıyla, güven sağlamak için başvurulan bütün çareler uzun süre güveni gerçekten sağladığı halde bile apansız tersine döner. Bütün güven unsurları birden seni ipe götürecek suç delilleri haline gelir.

Çarpıcı bir gözlem bu. Hala da geçerli.

Türk Silahlı Kuvvetleri eskiden beri faşist düzen ne zaman krize girse, darbeler yoluyla onu kurtarmayı kendine iş edinmişti. Darbeler bir süre hakim sınıfların güvenini gerçekten sağlamıştı da. Oysa 2007’den sonra verilen iktidar savaşında TSK’nın bu hizmetleri parlamenter siyasetten tasfiye edilmesinin bahanesine dönüştü.

TSK’nın tasfiyesi sırasında, savcı Zekeriya Öz ile gazeteci Mehmet Baransu adeta yıldızlaşmışlardı. Subaylara, “vesayetçi” hukukçulara ve gazetecilere, kozmik odalara ardı ardına yapılan baskınların hukuki altyapısından Öz, propaganda düzenlemelerinden ise Baransu sorumluydu. AKP ile Gülen Cemaati’nin kavgaya tutuştuğu Aralık 2013 tarihinden sonra, AKP’nin güvenliğini sağlamak için yaptıkları bütün bu faaliyetler işledikleri birer suça dönüştü. Baransu şimdi tutuklu, Öz ise yurtdışına kaçtı. Düzenin zulmüne yıllardır ortaklık eden Gülen Cemaati terör örgütü oldu.

Koza-İpek Holding’e, TV kanallarına ve gazetelere yapılan baskın, işte bu hesaplaşmanın bir başka aşaması. Hikaye bilindik; farklı yüzlerin ardında, aslında her biri düzenin tezgahından çıkmış olan aynı çıkarcı, komplocu kişilikler tanıdık. On yıllardır suç işleyerek geliyor, yerlerini başka suçlulara bırakıyorlar. İktidar savaşında kaybedenler birden bire hukuk, hak ve özgürlük diye bir şeylerin olduğunu hatırlıyorlar. Parası neyse alırız diye düşünüyorlardır.

Bir şirket düşünün. Ülkemizin hepimize ait olan kaynaklarını yıllarca iktidarla işbirliği içinde talan ederek en zenginler arasına girmiş. Faşist bir iktidarın borazanlığını yaparak hukuksuzluğa yıllardır kılıf giydirmeye uğraşmış. Şimdi aynı hukuksuzluk gelip onu vurmuş, adalet diye ağlıyor. Böyle bir çetenin özgür düşüncemize, basın özgürlüğümüze bir katkısı olur mu? Aksine her eylemleriyle özgürlüklerimize bir tehdit olarak örgütlenmiştir bunlar. Her acımızda parmak izlerini bıraktılar.

Oldum olası başkalarının açtığı cephelerde savaşa sürüp yorgun düşürdüler bizi. Kendi cephemizde kendi savaşımıza girelim artık. Basın özgürlüğü diyorsak, yıllardır baskın yiyen kendi dergilerimizi, yayınevlerimizi, hücrelere kapatılan ama yine de susmayan devrimci gazetecilerimizi sahiplenelim. Bu yağmacıları değil.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s