Aç kalmak ve kendini feda etmek

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Aç kalan beden bir süre sonra kendini yemeye başlar. Bedendeki glikoz ve yağlar birkaç gün içinde tükenince, kaslar tek protein kaynağı haline gelir. Ağır ağır eriyen beden hayatta kalmak için direnirken iradeyi de sürekli sınavdan geçirir.

İntihar eden bir insanınkinden farklıdır ölüm orucu direnişçisinin psikolojisi. Bilinci ve iradesiyle bedeni üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyetin siyasi ve felsefi boyutları vardır. İdeallerimizin peşinde ölümün kıyısına kadar yürümüşken “boş ver, hiçbir şey uğruna ölmeye değmez” diyenlerin dinç bedenlerine karşı, ölüm orucu direnişçisinin zayıf bedeni ama çelikten iradesi dikilir.

Kimileri unutmayı tercih etmişse de, bu feda felsefesi Türkiye’de 2000-2007 yılları arasında pratiğe döküldü. Bedenler düştü belki, ama irade ve idealler ayakta kaldı.

7 yıla yayılan bu direnişin taşıdığı daha derin anlamların yeterince incelendiğini düşünmüyorum. Ölüm orucu direnişçileri kendi eylemlerine nasıl bir anlam kazandırmışlardı? Bedeni tutsak etmekle tatmin olmayıp, inançları ve idealleri de yok etmeye odaklanmış bir saldırı karşısında, Marksist düşünce ile feda anlayışı nasıl bir araya gelmişti?

Fedaya dair yeni bir kitap

Geçtiğimiz aylarda İngilizcede yayımlanan bir kitap, Starve and Immolate: The Politics of Human Weapons [Aç Kalmak ve Kendini Feda Etmek: İnsan-Silahlar Politikası] Türkiye’deki Büyük Direniş sürecinin bu yönlerine de bakan etraflı bir çalışma. Kitabın kapağında ölüm orucundayken 2002 Aralık’ında İstanbul Aksaray’daki direniş evinde şehit düşen Feride Harman var.

Kitabın yazarı, şu anda New York’taki New School’da çalışan, Türkiye kökenli bir akademisyen olan Banu Bargu. Önsöze bakılırsa Bargu, Büyük Direniş’i araştırmaya 2001 yılında bir ölüm orucu direnişçisinin cenazesine katıldıktan sonra başlamış:

Mahallede dolaşan kitlenin görüntüsü, geceyi parçalayan meşaleler, kalabalığın sloganları ve marşları, ölüm oruççusunun cansız bedeni zihnimde söküp atılmaz bir iz bırakmış, bu kitapta bir araya gelen bir çalışma yapmaya itmişti beni. O yaz boyunca, bu insanları tanımak, ölüm orucuna neden girdiklerini anlamak için çeşitli gecekondu mahallelerindeki “direniş evlerini”, parlamento-dışı solun şehirdeki az sayıda ve giderek kaybolan mekanlarını ziyaret ettim. Bu ilk karşılaşmalarda zihnimi allak bullak eden şeyler gördüm ve öğrendim: Küçülmüş bedenleri ve çökmüş yüzleriyle bu kişilerin nasıl kendi kendilerini aç bıraktıklarını, nasıl ölümün kıyısına gelip bununla doğrudan yüzleştiklerini, bağlandıkları şeyde hiç yalpalamaksızın, davalarının yakında gerçekleşecek zaferinden emin bir şekilde nasıl umutlu ve kararlı kalabildiklerini.

Banu Bargu’nun kitabı 2000-2007 ölüm oruçlarının bir hikayesi değil yalnızca. Yazar bu süreçte farklı biçimler altında gerçekleştirilen feda eylemlerinin neden hakim eylem biçimi haline geldiğini de soruyor.

Bargu ölüm orucuna yönelik yüzeysel anlayışların yanıtlaması zor soruları ortaya atıyor: Yüzlerce devrimci militan, ölüm orucu gibi sancılı, aylara yayılan bir eylemi yalnızca F-Tipi hapishanelerdeki insanlık dışı yaşam koşullarını protesto etmek için mi gerçekleştirmişti? Devlet yalnızca devrimci tutsakları F-Tipi hapishanelere gönderebilmek için mi böyle etraflı bir operasyon başlatmış, bu uğurda yüzlerce insanın ölmesini göze alabilmişti?

Bargu devletin devrimcileri tecrit hücrelerine sokma planıyla devrimcilerin buna verdiği karşılığın yalnızca bir hapishane protestosu çerçevesinden ele alınamayacağını söylüyor. Ona göre ölüm orucu ve feda eylemleri gibi eylemlerin daha derinde yatan anlamını çözmek, Türkiye’deki siyasi tutsakların direnişi ile devletin buna gösterdiği tepkiyi anlamak için elzem.

Egemenlik ve feda

Starve_ImmolateYazarın altını çizdiği önemli noktalardan biri, 21. yüzyılda feda eylemlerinin Türkiye ile sınırlı kalmayıp uluslararası bir direniş biçimi haline gelişi. Büyük Direniş Türkiye’de devam ederken Avustralya, Yunanistan, İtalya, Bulgaristan, Fransa, Endonezya ve daha onlarca ülkede de açlık grevleri ve ölüm oruçları vardı:

Göçmen gözaltı merkezlerini izleyen örgütlerin artan sayısı, göç ve nüfus hareketlerine ilişkin raporların, belgelerin, araştırmaların çoğalan hacmine bakılacak olursa, kendi kendini imha etmeye yönelik direniş biçimleri giderek dünya çapındaki gözaltı merkezlerinin ortak bir özelliği haline gelmeye başladı.

Bargu feda eylemleriyle tüm dünyayı saran yüksek güvenlikli hapishaneler, tecrit hücreleri, mülteci kampları arasında yakın bir bağ görüyor. Ona göre devletlerce kullanılan bu tür cezalandırma uygulamaları onlara verilecek yanıtı da belirliyor. Sesini duyurmak için elinde kendi bedeninden başka bir aracı kalmayan insanlar, onu bir silaha çevirmenin yollarını aramaya başlıyorlar. “Yaşamın silahlaştırılması” dediği bu eylem türü, yazara göre günümüzün siyasi eylem repertuarında giderek öne çıkmaya başlıyor.

Dolayısıyla direnişler açısından olduğu kadar, iktidarlar açısından da önemli bir dönemeçteyiz. Devlet iktidarı azalmak bir yana, beynimizin, ideallerimizin bile içine sızarak bizi çepeçevre sarmaya girişmiş. Bargu’nun kitabı bu nedenle yalnızca feda eylemlerine değil, bu yeni dönemde devletin egemenliğini nasıl inşa ettiğine de bakıyor. 2000-2007 yılları arasında çıkan yeni hapishane yasaları, “Hayata Dönüş” Operasyonu, zorla müdahaleler, şartlı salıvermeler ve medyada kullanılan dilin devlet egemenliğinin inşasında oynadığı rolü inceliyor.

Foucault’ya bir yanıt

Banu Bargu bu yeni egemenlik anlayışının bir karşıtının da bulunduğunu imleyecek şekilde seçmiş kitabının başlığını. Fransız sosyal bilimci Michel Foucault’nun İngilizceye Discipline and Punish [Islah Et ve Cezalandır] olarak çevrilen kitabına, o da Starve and Immolate [Aç Kal ve Kendini Feda Et] kitabıyla karşılık vererek önemli bir şeyi hatırlatıyor: Egemenlik varsa, direniş de var. Devlet egemenliği fabrikalardan, sokaklardan taşıp beyinlerimize ve bedenlerimize kadar uzanıyorsa, orada da direnişle karşılaşacak.

Yazar yaşamın silahlaştırılmasının bu boyutuyla siyasi bir eylem olmanın ötesine geçip, var olmanın anlamını sorgulayan felsefi bir eyleme dönüştüğünü söylüyor:

Kendini imha etmek belirli bir siyasi davanın yaşamını, onu oluşturanların biyolojik varlığına kıyasla önceliklendirdiği mesajını ileterek hayatın anlamına ilişkin bir yorum yapmış oluyor. Bu eylemler bir bakıma şöyle diyor: Eğer kendi siyasi inançlarınıza göre yaşayamıyorsanız, hayatı yaşamaya değmez; eğer kendi siyasi davanızı inkar etmeniz ya da ona uygun yaşamamanız şartıyla hayatta kalabildiğiniz bir yaşam size dayatılıyorsa, hayatı yaşamaya değmez.

Banu Bargu’nun bu argümanların doğruluğuna ya da ölüm orucu direnişinin isabetli bir direniş olduğuna ilişkin bazı şüpheleri de yok değil. Ama bu şüpheler onun meseleyi dürüst bir araştırmacı gözüyle ele almasını engellememiş gibi görünüyor. Onun sözleriyle ifade edecek olursam, “kitap aynı zamanda Türkiye solundaki bu cok önemli ama ne yazık ki çoğu insan tarafından bilinmeyen deneyimi paylaşmayı ve dünyadaki diğer direniş pratikleri ile birlikte düşünmeyi de hedefliyor“.

Daha çok yeni olan bu kitap henüz Türkiye’de yok. Ben de bu yazıyı yazarken erişime açık olan Önsöz ve Giriş bölümlerinden yararlandım. Umuyorum yakında ülkemizde de bulunabilir olur da Büyük Direniş’e ilişkin yapılmış ilk akademik çalışmalardan olan bu kitabı okuma fırsatı buluruz.


Bu yazı daha önce Gezite.org‘da yayımlandı.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s