Becker’ci misin, Bourdieu’cü mü?

Resim: Simon Prades | The New Yorker

Howard Becker’i Türkçede daha ziyade Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi kitabıyla tanıdık. Çok okuyan ama az yazan akademisyenlere çeşitli tavsiyeler sunduğu kitabını yazma konusunda sıkıntı yaşayan herkese öneririm.

Becker aslında tanınmış bir sosyolog. Çalışmaları arasında en çok bilineni, Türkçede Sanat Dünyaları [Art Worlds] adıyla yayımlanan bir sanat sosyolojisi kitabı. Yazar burada sanat eserini sanat eseri yapan şeyin kolektif emek olduğunu savunuyor. Sanat dünyaları dediği şeyi şöyle ifade etmiş:

Bana göre bir senfoni yazıp bunu icra etmek için bir köy dolusu insan lazım. Mesele yalnızca bestecide değil. Sinema buna iyi bir örnek, çünkü gerçek sanatçının kim olduğunu kimse söyleyemiyor: Senaryo yazarı mı, yönetmen mi, kim? Bence “dünya” çoğunlukla projelerinde kendilerine yardımcı olacak şeyleri başkalarına yaptırarak bir şeyleri halletmeye çalışan insanlardan oluşuyor… Bunun sonucunda ortaya çıkan şey belki de tam olarak kimsenin istemediği bir şey, ama yine de o durumda yapabildiklerinin en iyisi, bu bakımdan aslında hemfikir oldukları bir şey.

Howard Becker’in bu sözlerini, yakın zamanda kendisiyle yapılan bir söyleşiden aldım. Becker çalışmalarında normal diye adlandırılan şeylere değil de, normalden sapmış olan gruplara yoğunlaştığı için, The New Yorker dergisi söyleşiye “Striptiz kulübünde bir sosyolog” başlığını koymuş (niyeyse sonra değiştirmişler).

Becker vs. Bourdieu

Söyleşide en çok Becker ile Bourdieu arasındaki rekabeti ele alan kısımlar ilgimi çekti. Örneğin Becker, Fransız sosyolog için şöyle diyor: “Bourdieu’nün asıl sorunu ne biliyor musunuz? Bourdieu’nün asıl sorunu iğrenç bir insan olmasıydı. İktidar hırslısı, kaba ruhluydu ve kariyeriyle kafayı bozmuştu.

“Bana mı didin?”

Söyleşide belirtildiğine göre Fransız sosyal bilimciler içinde Bourdieu’yü sevmeyen, onun yerine Becker’e hayranlık duyan bir kesim varmış. Yukarıdaki alıntıdan anlaşılabileceği üzere Becker’in sanata bakışı daha çok işbirliğini vurgulayan tarzda. Bourdieu ise gerek Sanatın Kuralları‘nda, gerekse de Kültürel Üretim Alanı derlemesinde sanattaki rekabeti, alana yeni girenlerle eskiden beri orada olanlar, ticari sanat yapanlarla “derin sanat” yapanlar arasındaki iktidar mücadelesini vurguluyordu.

Sosyal bilimlerdeki ayrışmaların bir çoğu bana yapay görünmüştür: Sınıf bir yapı mıdır, yoksa zaman içerisinde, işçilerin eylemleriyle aşama aşama oluşan bir kimlik mi? Sanat alanında rekabet mi yoksa işbirliği mi var? Bu tür suni tartışmalar üzerinden sosyal bilimcilerin Althusserciler-E.P. Thompsoncular, Bourdieucüler-Beckerciler diye ayrışabildiklerini görünce hayıflanıyorum.

Bir tür tekkecilik, doğruyu küçük-burjuva akademisyenlerin çizdiği kuramsal çerçeveler üzerinden aramaya çalışan “ekolcülük” hala rağbet görüyor. Benim görüşümü sorarsanız, bu araştırmacıların her birinden gerçeğin bir yönünü öğrenebileceğim duygusunu taşıyorum. Ancak onların fikirlerine (ne eksik ne fazla) tam hak ettikleri yeri ancak Marksist-Leninistlerin verebileceğini düşünüyorum. Nazım Hikmet’in Galile ve Spinoza için dediği gibi:

çok uzaklardan geliyoruz.
alevli bir fanus gibi taşıyoruz ellerimizde
ihrak binnar edilen Galile’nin
dönen küre gibi yuvarlak kafasını.
ve ancak
bizim kartal burunlarımızda buluyor
lâyık olduğu yeri
materyalist camcı İspinoza’nın
gözlükleri…

Syriza’nın ekonomi danışmanı: “Ilımlı-Keynesçi bir politikamız var”

25 Ocak 2015’te yapılan Yunanistan Genel Seçimleri’ni kazanan Syriza‘nın ekonomi danışmanlarından olan Costas Lapavitsas, BBC’nin HardTalk programına konuk olmuş, yaklaşık 15 gün önce.

12. dakikadan itibaren programın sunucusu Lapavitsas’a soruyor:

Her ne kadar Syriza’nın vergi ve harcama politikalarına inanıyor olsanız da, siz bile Yunanistan’ın yabancı yatırım olmaksızın anlamlı bir büyümeyi sürdüremeyeceğini kabul edersiniz. Eğer Syriza kazanırsa yabancı yatırım diye bir şey olmaz. Bunun son aylarda önemli bir tartışma konusu olduğunu gördük. Sızan toplantı notlarında ya da diğer iletişim araçlarında her türden yabancı yatırımcının Syriza konusunda derin endişeler ifade ettiklerini gördük.

Continue reading

Mutlu İnsanlar Atlası – 6

"Ufuk Uraslaşma" bir meslek hastalığı. Özellikle "solcu" milletvekillerinde görülüyor.

“Ufuk Uraslaşma” bir meslek hastalığı. Özellikle “solcu” milletvekillerinde görülüyor.

Bu fotoğraflar 20-21 Ocak 2015 gecesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çekildi. HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile AKP’li Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AKP Milletvekili Burhan Kuzu şakalaşıyorlar.

Bu fotoğraf çekildiğinde 14 yaşındaki Ümit Kurt’un Cizre‘de polislerce öldürülmesinin üzerinden 15 gün, 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın yine aynı yerde vurulmasının üzerinden henüz bir hafta geçmişti.

O gece milletvekillerinin orada olmasının sebebiyse çok daha ilginçti. Dört AKP’li bakan hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık suçlamalarının Yüce Divan’a götürülüp götürülmeyeceği, “demokrasicilik oyununun” devam edip etmeyeceği oylanıyordu.

“Mesai arkadaşları” gülüp şakalaşırken, dört bakan da bir güzel aklandı. Ezilen halkların yanında olduğunu söyleyenler, onları ezenlerle aynı şeylere gülebilir mi?

Burjuvazinin parlamentosu bu işe yarar. Ritüelleri, kuralları, sosyalleşme alışkanlıklarıyla seni yeniden şekillendirir. “Ayağa kalk alkışla“, der. “Biraz medeni ol, surat asma” der. Sen onların ikiyüzlü medeniyet kalıbına sığınmaya çalışırken, bir bakmışsın farkın kalmamış.

Siz ahırda debelenin, çamurunu bize sıçratmayın yeter.


Mutlu İnsanlar Atlası’nın diğer yazıları için tıklayın.

Aç kalmak ve kendini feda etmek

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Aç kalan beden bir süre sonra kendini yemeye başlar. Bedendeki glikoz ve yağlar birkaç gün içinde tükenince, kaslar tek protein kaynağı haline gelir. Ağır ağır eriyen beden hayatta kalmak için direnirken iradeyi de sürekli sınavdan geçirir.

İntihar eden bir insanınkinden farklıdır ölüm orucu direnişçisinin psikolojisi. Bilinci ve iradesiyle bedeni üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyetin siyasi ve felsefi boyutları vardır. İdeallerimizin peşinde ölümün kıyısına kadar yürümüşken “boş ver, hiçbir şey uğruna ölmeye değmez” diyenlerin dinç bedenlerine karşı, ölüm orucu direnişçisinin zayıf bedeni ama çelikten iradesi dikilir.

Kimileri unutmayı tercih etmişse de, bu feda felsefesi Türkiye’de 2000-2007 yılları arasında pratiğe döküldü. Bedenler düştü belki, ama irade ve idealler ayakta kaldı.

Continue reading

Entelijansiya ve şu “orta sınıf”

Buyuk_Sovyet_AnsiklopedisiYıllar önce York Üniversitesi’nin kütüphanesinde gezinirken Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘ne (BSA) denk gelmiştim. Ansiklopedinin sosyal bilimler maddeleri çok ilgimi çekmişti. Ancak o zamanlar cep telefonları bu kadar gelişmemiş olduğundan, sayfaların fotoğrafını çekmek, bunları daha sonra pdf’ye dönüştürmek mümkün değildi.

Geçen sene tekrar York’a gitme fırsatını bulduğumda bu sefer hazırlıklıydım. Bu güzel eserin kimi maddelerini itinayla fotoğraflayıp pdf’ye dönüştürdüm. Bu maddelerden biri de Entelijansiya maddesiydi ve çevirmek ne zamandır aklımdaydı. Sonunda arkadaşım Erdem Türközü’yle birlikte oturup çevirdik.

Entelijansiya kısa bir süre önce Siyasol’da yayımlandı. BSA’daki bu maddeyi seçmemizin nedeni, hem toplumdaki yerimizi açıklığa kavuşturmak hem de sosyal bilimciler arasında “orta sınıf” kavramı konusunda yaşanan kafa karışıklığıydı. Çeviriye yazdığımız kısa önsözde de buna değindik.

Buraya alıyorum:

Entelektüel ya da aydın kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılıyor. Bu anlam daralmasıysa beraberinde pek çok sorunu ve kafa karışıklığını getirdi.

Kapitalist düzen zihinsel emek gerektirdiği için geçmişte entelijansiya içinde sayılan mühendislik, öğretmenlik ve büro emekçiliği gibi pek çok mesleği standartlaştırıp yaygınlaştırdı. Bugün bu meslekleri yapan insanların ağırlıklı kesimi ile işçi sınıfı arasında büyük uçurumlar yok. Öte yandan, kafa emekçilerinin yaptıkları işlerin niteliği ve sosyalleşme ortamları kol emekçilerininkinden farklı olduğu için, bu kesimleri işçi sınıfına da dahil edemiyoruz.

İşte bu durum, entelijansiya kelimesinin yaşadığı anlam daralması ile birleşince, araştırmacılar böylesi mesleklerle uğraşan insanları nitelemek için yeni kavramlara yöneldiler. Hem bilimsel literatürde, hem de gündelik dilde kendine yer bulan “beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” gibi kavramlar bu ihtiyaca yanıt olarak çıktı.

Sorun burada başlıyor: “Beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” nitelemeleri entelijansiyanın farklı kesimlerinin durumunu belirsizleştiriyor, kafa karışıklığı yaratıyor. Beyaz yakalılara kimler dahil, kimler değil? Bir şirket yöneticisi ile üretim bandında çalışan bir mühendisi “orta sınıf” kavramı içine tıkıştırmak mümkün mü?

Haziran Ayaklanması sırasında sokakta karşılaşan bir proje yöneticisini, bir sanatçıyı ve Yüksek Öğretim Kanunu’nun 50/d maddesine bağlı olarak çalışan güvencesiz bir araştırma görevlisini “orta sınıf” diye paketleyip, bunların özlemlerinden, öfkelerinden, siyasal yönelimlerinden bahsetmeye başladığımızda bilimsel bir tespit değil, alelade bir pop şarkısı yaptığımızı bilmemiz gerek.

1969-1978 yılları arasında üçüncü kez 30 cilt olarak basılan Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘nin ilgili maddesini çevirirken aklımızda bu kafa karışıklıklarına bir yanıt vermek vardı. Siyasol okurları için faydalı bir okuma olacağını umuyoruz.

Bu çeviriyi Kobanê’de savaşırken şehit düşen çevirmen, aydın ve savaşçı Nejat Ağırnaslı ile özgürlük ve devrim mücadelesinde şehit düşen tüm onurlu aydınlara adıyoruz.

“Orta sınıf” bir hayli sorunlu bir kavram. Eskiden İngiltere’de burjuvazi için kullanılırdı. Şimdi de küçük-burjuva demenin daha ‘bilimsel’ bir yolu olduğu sanılıyor, oysa ki burjuvazinin tüm kavramları gibi bir şeyleri açıklamak yerine gizliyor.

Entelijansiya maddesini bendeki bu kafa karışıklığını giderdiği için çok sevdim. Umarım siz de yararlanırsınız.

Türkçede felsefe yapılmazmış, niye?

Gazze, Filistin'de bir okul.

Gazze, Filistin’de bir okul.

Türkçenin mevcut yapısıyla felsefe yapılamazmış. Osmanlıca kelimeler olmadığı için mi? Yok canım.

Tesadüf, Erdoğan’ın bu sözleri ettiği ay, Milli Eğitim Şûrası “risk grubundaki öğrencileri” fişleyip polise ihbar etme kararı almış. Daha bu hafta, Karamanoğlu Üniversitesi’ndeki bir akademisyene 11 ay hapis cezası verildiğini okumuşuz. Siyaset Bilimci Elifhan Köse’nin suçu: Polisin başından vurarak öldürdüğü Berkin Elvan’ı anmak.

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne bir gelenektir: “Evet efendim” diyen beyinleri “hayır” diyenlere tercih ederler. Evet efendimciler ekseriyetle profesör, danışman; “hayır” diyenler sürgün, tutsak ya da faili meçhul olurlar: Devlet felsefesi!

Continue reading