Becker’ci misin, Bourdieu’cü mü?

Resim: Simon Prades | The New Yorker

Howard Becker’i Türkçede daha ziyade Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi kitabıyla tanıdık. Çok okuyan ama az yazan akademisyenlere çeşitli tavsiyeler sunduğu kitabını yazma konusunda sıkıntı yaşayan herkese öneririm.

Becker aslında tanınmış bir sosyolog. Çalışmaları arasında en çok bilineni, Türkçede Sanat Dünyaları [Art Worlds] adıyla yayımlanan bir sanat sosyolojisi kitabı. Yazar burada sanat eserini sanat eseri yapan şeyin kolektif emek olduğunu savunuyor. Sanat dünyaları dediği şeyi şöyle ifade etmiş:

Bana göre bir senfoni yazıp bunu icra etmek için bir köy dolusu insan lazım. Mesele yalnızca bestecide değil. Sinema buna iyi bir örnek, çünkü gerçek sanatçının kim olduğunu kimse söyleyemiyor: Senaryo yazarı mı, yönetmen mi, kim? Bence “dünya” çoğunlukla projelerinde kendilerine yardımcı olacak şeyleri başkalarına yaptırarak bir şeyleri halletmeye çalışan insanlardan oluşuyor… Bunun sonucunda ortaya çıkan şey belki de tam olarak kimsenin istemediği bir şey, ama yine de o durumda yapabildiklerinin en iyisi, bu bakımdan aslında hemfikir oldukları bir şey.

Howard Becker’in bu sözlerini, yakın zamanda kendisiyle yapılan bir söyleşiden aldım. Becker çalışmalarında normal diye adlandırılan şeylere değil de, normalden sapmış olan gruplara yoğunlaştığı için, The New Yorker dergisi söyleşiye “Striptiz kulübünde bir sosyolog” başlığını koymuş (niyeyse sonra değiştirmişler).

Becker vs. Bourdieu

Söyleşide en çok Becker ile Bourdieu arasındaki rekabeti ele alan kısımlar ilgimi çekti. Örneğin Becker, Fransız sosyolog için şöyle diyor: “Bourdieu’nün asıl sorunu ne biliyor musunuz? Bourdieu’nün asıl sorunu iğrenç bir insan olmasıydı. İktidar hırslısı, kaba ruhluydu ve kariyeriyle kafayı bozmuştu.

“Bana mı didin?”

Söyleşide belirtildiğine göre Fransız sosyal bilimciler içinde Bourdieu’yü sevmeyen, onun yerine Becker’e hayranlık duyan bir kesim varmış. Yukarıdaki alıntıdan anlaşılabileceği üzere Becker’in sanata bakışı daha çok işbirliğini vurgulayan tarzda. Bourdieu ise gerek Sanatın Kuralları‘nda, gerekse de Kültürel Üretim Alanı derlemesinde sanattaki rekabeti, alana yeni girenlerle eskiden beri orada olanlar, ticari sanat yapanlarla “derin sanat” yapanlar arasındaki iktidar mücadelesini vurguluyordu.

Sosyal bilimlerdeki ayrışmaların bir çoğu bana yapay görünmüştür: Sınıf bir yapı mıdır, yoksa zaman içerisinde, işçilerin eylemleriyle aşama aşama oluşan bir kimlik mi? Sanat alanında rekabet mi yoksa işbirliği mi var? Bu tür suni tartışmalar üzerinden sosyal bilimcilerin Althusserciler-E.P. Thompsoncular, Bourdieucüler-Beckerciler diye ayrışabildiklerini görünce hayıflanıyorum.

Bir tür tekkecilik, doğruyu küçük-burjuva akademisyenlerin çizdiği kuramsal çerçeveler üzerinden aramaya çalışan “ekolcülük” hala rağbet görüyor. Benim görüşümü sorarsanız, bu araştırmacıların her birinden gerçeğin bir yönünü öğrenebileceğim duygusunu taşıyorum. Ancak onların fikirlerine (ne eksik ne fazla) tam hak ettikleri yeri ancak Marksist-Leninistlerin verebileceğini düşünüyorum. Nazım Hikmet’in Galile ve Spinoza için dediği gibi:

çok uzaklardan geliyoruz.
alevli bir fanus gibi taşıyoruz ellerimizde
ihrak binnar edilen Galile’nin
dönen küre gibi yuvarlak kafasını.
ve ancak
bizim kartal burunlarımızda buluyor
lâyık olduğu yeri
materyalist camcı İspinoza’nın
gözlükleri…

Advertisements

Syriza’nın ekonomi danışmanı: “Ilımlı-Keynesçi bir politikamız var”

25 Ocak 2015’te yapılan Yunanistan Genel Seçimleri’ni kazanan Syriza‘nın ekonomi danışmanlarından olan Costas Lapavitsas, BBC’nin HardTalk programına konuk olmuş, yaklaşık 15 gün önce.

12. dakikadan itibaren programın sunucusu Lapavitsas’a soruyor:

Her ne kadar Syriza’nın vergi ve harcama politikalarına inanıyor olsanız da, siz bile Yunanistan’ın yabancı yatırım olmaksızın anlamlı bir büyümeyi sürdüremeyeceğini kabul edersiniz. Eğer Syriza kazanırsa yabancı yatırım diye bir şey olmaz. Bunun son aylarda önemli bir tartışma konusu olduğunu gördük. Sızan toplantı notlarında ya da diğer iletişim araçlarında her türden yabancı yatırımcının Syriza konusunda derin endişeler ifade ettiklerini gördük.

Continue reading

Mutlu İnsanlar Atlası – 6

"Ufuk Uraslaşma" bir meslek hastalığı. Özellikle "solcu" milletvekillerinde görülüyor.

“Ufuk Uraslaşma” bir meslek hastalığı. Özellikle “solcu” milletvekillerinde görülüyor.

Bu fotoğraflar 20-21 Ocak 2015 gecesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çekildi. HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile AKP’li Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AKP Milletvekili Burhan Kuzu şakalaşıyorlar.

Bu fotoğraf çekildiğinde 14 yaşındaki Ümit Kurt’un Cizre‘de polislerce öldürülmesinin üzerinden 15 gün, 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın yine aynı yerde vurulmasının üzerinden henüz bir hafta geçmişti.

O gece milletvekillerinin orada olmasının sebebiyse çok daha ilginçti. Dört AKP’li bakan hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık suçlamalarının Yüce Divan’a götürülüp götürülmeyeceği, “demokrasicilik oyununun” devam edip etmeyeceği oylanıyordu.

“Mesai arkadaşları” gülüp şakalaşırken, dört bakan da bir güzel aklandı. Ezilen halkların yanında olduğunu söyleyenler, onları ezenlerle aynı şeylere gülebilir mi?

Burjuvazinin parlamentosu bu işe yarar. Ritüelleri, kuralları, sosyalleşme alışkanlıklarıyla seni yeniden şekillendirir. “Ayağa kalk alkışla“, der. “Biraz medeni ol, surat asma” der. Sen onların ikiyüzlü medeniyet kalıbına sığınmaya çalışırken, bir bakmışsın farkın kalmamış.

Siz ahırda debelenin, çamurunu bize sıçratmayın yeter.


Mutlu İnsanlar Atlası’nın diğer yazıları için tıklayın.

Aç kalmak ve kendini feda etmek

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Aç kalan beden bir süre sonra kendini yemeye başlar. Bedendeki glikoz ve yağlar birkaç gün içinde tükenince, kaslar tek protein kaynağı haline gelir. Ağır ağır eriyen beden hayatta kalmak için direnirken iradeyi de sürekli sınavdan geçirir.

İntihar eden bir insanınkinden farklıdır ölüm orucu direnişçisinin psikolojisi. Bilinci ve iradesiyle bedeni üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyetin siyasi ve felsefi boyutları vardır. İdeallerimizin peşinde ölümün kıyısına kadar yürümüşken “boş ver, hiçbir şey uğruna ölmeye değmez” diyenlerin dinç bedenlerine karşı, ölüm orucu direnişçisinin zayıf bedeni ama çelikten iradesi dikilir.

Kimileri unutmayı tercih etmişse de, bu feda felsefesi Türkiye’de 2000-2007 yılları arasında pratiğe döküldü. Bedenler düştü belki, ama irade ve idealler ayakta kaldı.

Continue reading

12 Eylül’den Uyanırken: Yeni Çözüm Dergisi

– 1. Bölüm –

Devrimci Sol (DS) hareketinin ortaya çıkışı. DS’nin siyasi literatürünün ilk ürünleri. 12 Eylül’den sonra DS teorisinin iki teması. Yeni Çözüm dergisinin doğuşu. Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriler.

Cozum_Kapaklar

Bugünden bakıldığında manzara iç karartıcı gibi görünür. 1972 yılının Mart ile 1973 yılının Mayıs ayları arasında Türkiye devrimci hareketi üç koldan darbe yemişti. Öldürülen onlarca devrimci içerisinde “beyin takımı” diyebileceğimiz, düşünceleri Türkiye tarihine izler bırakacak kurucu önderler vardı. Ancak çok değil, bir sene sonra Türkiye’deki sınıf mücadelesi tekrar hız kazanınca, bedel ödemenin yok olmaya değil, kök salmaya yol açtığı anlaşıldı.

1974 yılında, yani Kızıldere’nin suyu hala daha kırmızı akarken pek çok insan yarım kalan mücadeleyi sürdürmek, başlatılan şeyi tamamına erdirmek için tekrar bir araya gelmeye, tartışmaya ve örgütlenmeye girişti. Bu dönemde Türkiye solunun geniş bir kesimi Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim teorisinin etkisi altındaydı.

Çayan’ın tezlerini pratiğe dönüştürmek isteyen bu gruplardan biri de Devrimci Sol (DS) hareketiydi. Bu yazının konusu olan Yeni Çözüm dergisine uzanan yolun ilk taşları bu sıralarda Devrimci Sol kadroları tarafından döşendi.

Yeni Çözüm’e giden yollar – 80 Öncesi

Devrimci Sol’un kökeni 1975 yılında İstanbul’da oluşturulan Kurtuluş Grubu’na dayanır. Bu grup bir süre sonra Ankara’da bulunan Devrimci Yol (DY) hareketiyle birlikte çalışmaya başlar. Ne var ki, bu birlik uzun sürmez ve Kurtuluş Grubu, Şili’deki Devrimci Sol Hareketi’nden (Movimiento de Izquierda Revolucionaria) esinlenilen Devrimci Sol ismiyle bağımsız yeni bir harekete dönüşür.

Bu ayrılığın nedenlerini açıklayarak DY’yi eleştiriye tabi tutan Devrimci Yol Hareketinde Tasfiyecilik ve Devrimci Çizgi (1978) isimli broşür, DS literatürünün başlangıcı sayılabilir ve hareketin zamanla daha da olgunlaştırarak Yeni Çözüm dergisinde okura sunmaya başlayacağı siyasi çizginin nüvelerini de içinde barındırır.

Bu broşürde DY “halk savaşı” ve “silahlı propaganda” gibi Çayancı teorileri ciddiye almamakla eleştirilir. Buna göre DY’cilerin asıl amacı silahlı mücadeleyi sessizce tasfiye etmektir. Buna paralel olarak da hareket “yaygın kitle ilişkilerinin ön planda olduğu, bu ilişkileri ayakta tutacak dikey örgütlenmenin ise önemsenmediği (daha doğrusu kof bir kadrolaşmanın olduğu) bir noktaya” çekilmiş, Mahir Çayan’ın düşünceleri yavaş yavaş terk edilmiştir (Dava Dosyası, s. 55).

Bu ayrılmayla birlikte, DS kadrolarının devrimci pratik yanında hızlı bir teorik üretim sürecine de girdiklerini görüyoruz. Hareketin 12 Eylül’e kadar yayımladığı broşür ve kitaplarda, bir yandan giderek güncel bir mesele haline gelmeye başlayan Kürt meselesine ilişkin konumunu netleştirmeye çalıştığı, diğer yandan da Mahir Çayan çizgisindeki diğer hareketlerle kendi arasındaki farklıları vurguladığı görülür.

1979 ve 1980 yıllarında yayımlanan Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu ile THKP-C ve İki Sapma broşürlerinin bu işlev akılda tutularak yazıldığı söylenebilir. Özellikle ilk metin DS hareketinin ve Yeni Çözüm dergisinin 1990’larla birlikte giderek daha fazla önem kazanan Kürt meselesine bakışının genel çerçevesini çizecektir.

12 Eylül darbesinin etkisi

Darbeyle birlikte DS hareketinin önderleri ve kadroları tutsak düşer. Darbe hapishanelerinin koşulları düşünüldüğünde, 12 Eylül’ü izleyen ilk yıllarda DS’nin teori üretimini geri plana alarak, hapishanede var olma savaşı içine girdiği gözlenir. Devrimci şiddet eylemleri tamamen sonlandırılmadıysa da, bunların dozunun azaltıldığı bir “ricat” (geri çekiliş) 1985 yılında ilan edilerek, hareketin varlığının dışarıda olabildiğince korunmasına, içeride ise cuntanın dayatmalarına teslim olunmamasına çalışılır.

DS’nin kadrolarının da katıldığı ve üç şehit verdiği 1984 Ölüm Orucu Direnişi’nin ardından hapishanelerde durumun kademeli olarak iyileşmesiyle birlikte hareketin dışarı açılması ve teori üretimi yeniden başlamıştır.

Devrimci Sol’un bu dönemdeki teorik üretimleri iki türe ayrılabilir. Bunlardan ilki hareketin hapishanedeki direniş yıllarında edindiği direnme deneyimlerinin, ideolojik mücadelenin tartışıldığı sosyo-psikolojik metinlerdir. Örneğin 1987 yılında yayımlanan Direniş, Ölüm ve Yaşam isimli kitap, ölüm orucu direnişçilerinin direniş boyunca tuttukları günlüklerden oluşur. Burada hareketin kadrolarının büyük teorik çıkarımlardan ziyade, hapishanede direnmenin psikolojisine ve insan ilişkilerine dair etkileyici gözlemlerine rastlanır.

Yine bu çizgideki bir başka çalışma, 1989 yılında yayımlanan Metris Tarihi isimli kitaptır. Devrimci Sol üyesi Sinan Kukul’un kaleme aldığı, hapishane koşullarına ilişkin bir Marksist etnografya çalışması sayılabilecek eser, Devrimci Sol’un kadrolarının Metris Hapishanesi’ne girişlerinden ölüm orucu direnişinin meyvelerini toplamaya başladıkları ana kadar geçen süre içinde, hapishane idaresi ve devrimciler arasında sürüp giden irade savaşını ayrıntısıyla ele alan bir metindir. Burada da Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin büyük tahlillerden ziyade, hapishane gibi kapalı ve dar bir mekanda direnme psikolojisinin nasıl şekillendirildiğine dair izlenimler, kişilik çözümlemeleri ve taktik sorunlar ele alınmıştır.

Devrimci Sol hareketinin 1980-90 arasındaki teorik üretimlerinin bir diğer türü, Türkiye’ye ve Dünya’ya ilişkin büyük ölçekli çözümlemeleri barındıran metinlerdir. Bunun en ilginç örneği, hapishanedeki kadrolarla yapılan tartışmalarda kolektif olarak yazılan 1000 sayfayı geçkin Devrimci Sol Savunması’dır. Devrimci Sol Davası için hazırlanan bir savunma olan bu metnin, hukuki bir belge olmaktan çıkarak hareketin siyasal ve ideolojik birliğini de sağlaması düşünülen, SSCB’den kadın sorununa, Türkiye tarihinden aydın meselesine kadar geniş bir yelpazede Devrimci Sol’un perspektifini açıklayan bir metin, bir el kitabı olmasının planlandığı bellidir.

1988 yılında tamamlanıp okunmaya başlanan Devrimci Sol Savunması yakından incelenip, DS’nin diğer teorik üretimleriyle bir bütün olarak ele alındığında, savunmanın temelini oluşturan düşüncelerin pek çoğunun daha önce bir başka yerde, Yeni Çözüm dergisinde parça parça dile getirildiği görülür. Yeni Çözüm dergisi bu bakımdan DS önderlerinin hareketin ideolojik çerçevesini tüm kadroların görüşüne sundukları bir tartışma ortamı vazifesi gördü denilebilir.

Yeni Çözüm dergisi ilk kez 1986 Aralık’ında bir aylık dergi olarak çıkmaya başladı ve 1990 Temmuz’una kadar yayın hayatına devam etti. Dergi, tıpkı aynı dönemde yazılan Savunma gibi, Türkiye solunun eleştirisinden, dünya devrimler tarihine kadar uzanan bir konu zenginliğine sahipti. Bu yazıyı makul bir uzunlukta tutmak için Yeni Çözüm dergisindeki belli başlı üç meseleye odaklanmak yerinde görünüyor:

  • DS’nin o sıralar çökmenin eşiğinde olan Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku’na bakışı, bu ülkelerdeki kapitalist restorasyona ilişkin görüşleri.
  • Hareketin 12 Eylül Darbesi’nin etkisiyle düzeniçileşmeye başlayan Türkiye soluna ve “örgüt korkusuna” yenilen aydınlara yönelik eleştirileri.
  • PKK’nin silahlı eylemlere başlamasıyla solun gündemine en şiddetli biçimde giren Kürt meselesi konusundaki tezleri.

Yeni Çözüm’e göre Sovyetler Birliği

Yeni Çözüm’ün yayımlandığı dönemin önemli tartışma başlıklarından biri, Sovyetler Birliği’nde uygulanmakta olan sosyalizmin niteliğiydi. Bilindiği üzere Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte, dünyadaki halk hareketleri büyük bir gerileme yaşayacak, sosyalizme ve kendilerine duydukları güveni yitireceklerdi.

Oysa DS’ye baktığımızda tersi bir durumla karşılaşıyoruz. Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden kurulması gündeme alınmışken, Türkiye’de Devrimci Sol ısrarla sosyalizmi savunuyor, birkaç yıl sonra yapacağı atılıma hazırlanıyordu. Hareketin kitleselliğini geliştirmeye devam etmesinde, SSCB yıkıldıktan sonra buna ilişkin ciddi bir sarsıntı yaşamamış olmasında, onun Sovyetler Birliği’ne yönelik bakışının da bir payı olduğuna şüphe yok.

Türkiye solunda uzun yıllardır SSCB’ye yaslanan ve onun siyasi çizgisini izleyen hareketler vardı. Bu hareketler 12 Eylül’ün de etkisiyle olsa gerek, Sovyetler’in yaşadığı krizi “sosyalizmin krizi” olarak görmüş, varlık zeminlerini sorgulamaya girişmişlerdi. Öte yandan Devrimci Sol için SSCB, “sağ-revizyonist çizginin” uzun yıllardır hakim olduğu, uzun bir çözülme sürecinin son demlerini yaşayan bir ülkeydi.

Yeni Çözüm’deki SSCB yazılarının ikili bir tavır izlediği söylenebilir. Bir yandan SSCB’nin izlediği revizyonist politikaların değişik alanlardaki etkileri ele alınıyor, bunların eleştirisi üzerinden hareket kendi Marksizm-Leninizm anlayışını öne çıkarıyordu. Diğer yandan da emperyalist saldırılar ve karşı-devrimler karşısında sosyalizmin bu ilk deneyinin mirası sahipleniliyordu.

1956 yılının SSCB tarihindeki dönüm noktalarından biri olduğu söylenebilir. Bu yıl gerçekleştirilen Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi’nde gizli bir konuşma yapan Kruşçev, Stalin’in SBKP Genel Sekreteri olduğu süre içerisinde benimsediği politikaları eleştirmiş ve bir “destalinizasyon” politikası doğrultusunda, SSCB siyasetine yeni bir yön verme çağrısı yapmıştı. Kruşçev’e göre bu dönemin baskı politikalarının yerine daha demokratik bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyordu. Yeni Çözüm’e göreyse Kruşçev’in politikaları SSCB’deki durumu iyileştirmek şöyle olsun, ülkede bundan sonra başlayan çözülmenin yegane sebebiydi.

SSCB’yi ele alan yazılardaki üsluptan, Yeni Çözüm’ün Stalin’i savunmaya özel bir önem verdiği söylenebilir: “Bugün devrimle karşı-devrim arasında süren propaganda savaşının merkezinde yer alan Stalin’i savunmak, ML’ler için her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Bugün Stalin’i savunmak bir yerde sosyalizmi savunmakla özdeşleşmiş gibidir” der “SSCB Gerçeği, Gorbaçov ve Devrimci Tavır” başlıklı bir dergi yazısı (Çözüm Seçme Yazılar, s. 285). Dergiye göre sosyalizmin İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından maddi bir güç haline gelmesinde Stalin önderliğinde izlenen politikaların da payı vardı. 1930’lar ve 40’lar boyunca Stalin önderliğinde yürütülen kolektivizasyon ve sanayileşme politikası, Sovyetler Birliği’ni dünya çapında bir güç haline getirmiş ve yine Stalin’in ve SBKP’nin önderlik ettiği anti-faşist direniş sayesinde Naziler yenilgiye uğratılarak sosyalizm ayakta tutulmuştu.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’deki bu gidişat Kruşçev’in revizyonist politikaları ile tersine çevrilmiş ve ülke çapında bir geri gidiş başlamıştı. Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında daha sonra kendini gösteren ve dünya solunu bölen çelişkilere ya da Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında bulunan Doğu Avrupa ülkelerindeki sorunların kaynağına bakılacak olursa, asıl sorunun bu revizyonist politikalar olduğu görülebilirdi.

Yeni Çözüm dergisinin Kruşçev’le başladığını ve sonraki yıllarda daha da derinleştiğini söylediği bu revizyonist politikalara yönelik eleştirisi üç başlık altında toplanabilir.

“Emperyalizmle barış içinde bir arada yaşanmaz”

Derginin eleştiri yönelttiği ilk revizyonist politika, SSCB’nin emperyalizme karşı on yıllardır izlemekte olduğu barış ve denge politikasıydı. Üstelik Sovyetler bununla da yetinmeyip, dünyadaki baş çelişkinin, yani en önemli meselenin SSCB ile emperyalistler arasındaki mücadele olduğunu ileri sürüyordu. Sovyet politikacılarına göre dünyadaki tüm sosyalistlerin yapabileceği tek bir şey, izleyebileceği tek bir doğru politika vardı: SSCB’nin sözünü dinleyip, ona göre siyaset yapmak.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’nin bu anlayışı dünyadaki devrimci mücadeleleri zayıflatan, yanlış bir düşünceydi. Her halkın kendi sorunları, kendi devrimci mücadelesi SSCB’nin istikrarına ve emperyalistlerle kurduğu dengeye kurban ediliyordu artık. Şöyle diyordu bir dergi yazısı:

Sovyetler’in uluslararası siyaseti nükleer bir savaşın her ne pahasına olursa olsun engellenmesi üzerine kurulmuştur. Nükleer savaşın, insanlığın geleceğini tümden ortadan kaldıracağı görüşünden hareketle, emperyalizm ile uzlaşma yolları aranmakta, dünya halklarının çıkarları “barış” için bir yana atılabilmektedir … Dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan çatışma emperyalizmi zayıflatıp zayıflatmaması noktasından değil, nükleer bir savaşa neden olabilecek bir kıvılcım olup olmadığı noktasından ele alınarak değerlendiriliyor (s. 290).

Yeni Çözüm’e göre barış siyasetinin fazlaca vurgulanması özgücüne ve dünya halklarının mücadelesine yönelik bir güvensizlik, emperyalizme gizliden gizliye bir teslimiyet demekti. Zira SSCB’nin Küba Devrimi karşısında takındığı mesafeli tavır, Vietnam Devrimi’ne verdiği desteği kesmesi, Nikaragua Devrimi’ni yine uzaktan seyretmesi bu politikanın sonucuydu. Devrimci mücadelenin sürdüğü diğer ülkeler de bu “barış” politikasının kurbanı olmuş, SSCB tarafından yüzüstü bırakılmışlardı. Oysa emperyalizm var oldukça barış olamazdı ve bu nedenle de barış bir stratejik hedefe dönüştürülmemeliydi:

Bugün artık II. Paylaşım Savaşı öncesinde olduğu gibi tek ülkede sosyalist anavatanı yaşatma sorunu, güncel temel bir görev değildir. Aksine bugün, emperyalizmin saldırgan yüzünü teşhir etmek ve dünya halklarının devrimini ilerletmek dünya sosyalist güçlerinin en temel görevidir (s. 434-435).

Üstelik SSCB’nin bu hatalı dış politikasının, devrimci mücadelenin devam ettiği ülkeler üzerinde de olumsuz bir etkisi olmuştu. Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki yerel Komünist Partiler bu “barış” siyasetini benimsemiş, devrim yapmaktan ziyade bulundukları ülkenin egemen sınıflarıyla halk sınıfları arasında uzlaşma ve barış sağlama derdine düşmüşlerdi. “Burjuvazinin ilerici kesimlerini SSCB’den soğutmamak” gibi gerici amaçlar peşinde koşarken devrimci mücadeleyi bir kenara atmışlar, reformist politikalar izlemeye başlamışlardı.

Bunun sonuçları çok olumsuzdu: SSCB’nin etkisi altındaki Komünist Partiler devrim için silahlı mücadele veren hareketleri, diğer sosyalist örgütleri ‘anarşist’, ‘terörist’ ya da ‘provokatör’ olmakla suçlamaya başlamış, statükonun sol içindeki koruyucularına dönüşmüşlerdi. Hatta bu uzlaşma politikası öyle bir noktaya varmıştı ki, Sovyet lideri GorbaçovAsya’nın çeşitli bölgelerinde cepheleşmenin hızını kesmek ve buradaki durumu istikrara kavuşturmak yerinde olacaktır” diyecekti. Yine Sovyetler Birliği’ne yakınlığıyla bilinen Türkiye Komünist Partisi, 12 Eylül darbecileri içinde Amerikan karşıtı, “şu ya da bu ölçüde de olsa ulusal çıkarları gösteren güçler” (s. 29) olduğunu ileri sürebilmiş ve darbenin sorumlularından biri olarak ‘maceracı’ solu göstermişti.

İdeolojik ve kültürel mücadeleden vazgeçildi

Yeni Çözüm tarafından eleştirilen ikinci revizyonist politika, bu ‘barış içinde yarış’ teorilerinin SSCB içindeki yansımalarıyla ilgiliydi. Barış ve uzlaşma teorileri ağır basıp, emperyalizme karşı verilecek dişe diş siyasi ve askeri mücadele bir kenara atılınca, SSCB’nin elinde yalnızca ekonomik yarış, üretimin daha verimli hale getirilmesi gibi ‘mücadele’ formülleri kalmıştı. Ekonomik yarış ve verimlilik fikriyle birlikte merkezi planlama bir kenara bırakılmış, farklı bölgeler ve kurumlar arasında rekabet özendirilmiş ve hatta özel sektörün oluşmasına izin verilerek “ekonomik rasyonalizasyon” başlatılmıştı. Ancak bütün bunlar yapılırken ideolojik mücadele görmezden geliniyordu.

Örneğin SSCB’de serbest girişim hakkının tanınmasının ardından 70 bin aile kendi işinin sahibi olmak için başvuru yapmıştı. Dergiye göre bu durum SSCB’nin kapitalist olduğu anlamına gelmezdi, “ama 70 bin ailenin, bireyci, çıkarcı, yoz düşüncelerini ve alışkanlıklarını yaygınlaştıran, 70 bin kötülük odağı olduğunu da unutmamak” gerekirdi (s. 281).

İşte bu politika yüzünden, mücadelenin kültürel ve ideolojik boyutlarını temsil eden burjuva alışkanlıkların ezilmesi, Che’nin bahsettiği yeni-insanın yaratılması gibi süreçler kesintiye uğraşmış ve SSCB’de çoktandır bir yozlaşma başlamıştı: “Tehlikeli olan maddi sorunların çözümünün temel amaç haline getirilmesidir” diyecekti Yeni Çözüm’deki “Macaristan: Sosyalizmden Nereye?” başlıklı yazı, “üretici güçlerin gelişimi bütün sorunları çözmek için yeterli değildir,” (s. 529).

Dergi yazarlarına göre SSCB’nin bu yaklaşımı bir tür ekonomizmdi. Çin ve Küba gibi geri kalmış ülkelerdeki deneyimler, sosyalizmin inşasında üretici güçlerin maddi gelişiminden ziyade, siyasal ve ideolojik yönün, kitleler arasındaki coşku ve kolektivizmin belirleyici olduğunu göstermişti. Hele ki, dünya ekonomisinin eşitsiz bir gelişme içinde olduğu ve devrimlerin geniş bir sanayi altyapısına ya da üstün teknolojiye sahip olmayan geri bıraktırılmış ülkelerde gerçekleştiği düşünülürse, bu ülkelerin emperyalizme karşı sağlam durabilmesinin tek yolu ideolojik mücadelenin asla elden bırakılmamasıydı.

Sosyalizmle birlikte insanlar maddi refaha kavuşabilirdi ama yüzyılların düşünme ve davranma alışkanlıklarından bir anda kurtulamazlardı. Bu yüzden kültür devrimi sürekli kılınmalıydı çünkü sosyalizmin bir diğer yüzü insanları kafaca sosyalistleştirebilmekti: “Politikanın belirleyiciliği esas alınarak, ekonomik yaklaşımlar terk edilmeli, altyapıda kolektivizm daha da geliştirilmeli, üstyapıda yeni insan tipinin kültürel şekillenmesi sağlanmalıdır” diyecekti dergi (s. 293).

Ancak SSCB bu doğrultuda hareket etmediği gibi, “bütün halkın devleti” gibi teorilerle ideolojik mücadeleyi iyice elden bırakmıştı. Yeni Çözüm’e göre “halkın devleti” tezi Marksizm-Leninizm’le ilgisi olmayan bir tezdi ve SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonra partinin genel çizgisi haline gelmişti. Ülke içinde sınıf savaşımının sona erdiğini, devletin ülke içindeki bütün sınıfların devleti haline geldiğini söyleyen bu tez, “işçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin restorasyon umutları ve girişimleri karşısında” silahsız bırakıyor, “sosyalizmin iradi örgütlenme süreci, partinin toplumu yeniden örgütlemesi süreci olduğu bilimsel gerçeğini” gözardı ediyordu (s. 787).

Dergi buna karşı bir ülkedeki sosyalizm mücadelesinin, altyapıdaki burjuvaziyi tasfiye etmiş olsa dahi aynı militanlıkla mücadelesine devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Sınıfsız toplum bütün dünyaya hakim oluncaya dek sürecek bir mücadeleydi bu. Çünkü burjuvazi tek bir ülkede iktidarda kalsa dahi, o ülkedeki üslerinden sosyalizme yönelik ekonomik, ideolojik, siyasal saldırılarına devam eder ve sosyalist ülke içerisinde de kültürüyle, ideolojisiyle belirli bir olumsuz etki yaratırdı.

Böylesi bir toplumun üyesi olan komünist partiler de eski toplumun alışkanlıklarını ve zaaflarını içinde taşırdı. Hem toplumu hem de partinin kadrolarını bu zaaftan kurtarmanın tek yolu, sürekli bir sınıf mücadelesi içerisinde olmaktan ve halkın devleti yerine proletarya diktatörlüğünü savunmaktan geçerdi. Bu yapılmadığında parti halktan kopar, toplum çapında burjuva ideolojisinin etkisine girmek ve çürümek kaçınılmaz olurdu.

Komünist partiler halktan koptu, bürokratikleşti

Yeni Çözüm dergisine göre SSCB’de olan biten işte buydu. Kimi yazılar bu “sağ-revizyonist” politikanın SSCB çapında yaptığı etkiyi örnekleriyle göstermek için Afganistan, Macaristan, Polonya, Azerbaycan ve Ermenistan’ı ele alıyordu. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin sınırları ve etki alanı genişlemiş olmakla birlikte, önüne aşılması gereken yeni engeller dikilmişti. SSCB’nin çevre ülkelerinde köklü bir devrimci mücadele ya da sosyalizm deneyimine sahip olmayan ulus devletler vardı ve buralarda sosyalizmin inşası iç dinamiklerle değil, Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştı.

Buna karşılık SBKP ve yerel komünist partiler halkla daha fazla bütünleşecekleri ve daha devrimci bir politik çizgi izleyecekleri yerde, “üretici güçlerin gelişmesi” ve “barış içinde yarış” gibi politikalar benimseyerek halktan uzaklaşmışlar ve burjuva ideolojisinin sızabileceği boşluklar bırakmışlardı. Dergiye göre SSCB’nin politikaları komünist partiler içinde bürokratikleşmeyi, partinin üst kademelerinde çekişmeleri getirmişti. Toplum kesimlerinde ise siyasete yönelik bir ilgisizlik, burjuvaca zevklere ve yaşam tarzlarına yönelik bir özenti ve Rus şovenizmi başta olmak üzere milliyetçileşme gelişmişti.

Örneğin Macaristan’da parti ile kitlelerin kaynaşamaması sorunu, 1956 yılında Sovyetlerin bu ülkeye müdahale etmesini gerektirmişti. Ancak SSCB bunu aşmak için sorunun kaynağına inip ideolojik ve kültürel bir mücadele vermek yerine, küçük-burjuva alışkanlıkların güçlendirildiği, mal mülk edinme ve zenginleşme odaklı bir refah anlayışının getirildiği bir düzen kurulmuştu. Doğal olarak kapitalist düşünce ve alışkanlıklar kendini korumaya devam etmişti.

Bu politikalar Polonya’da da çok daha büyük yaralar açmıştı. 1970’lerle birlikte küçük mülkiyete izin verilmiş, kapitalizmle bağlar kurularak IMF’den borç alınmaya başlanmış ve kapitalizmin krizleri ülke içinde hissedilmeye başlandığında da revizyonist politikalar iflas ederek Polonya’da siyasi iktidar Dayanışma denilen işbirlikçi örgüte teslim edilmişti Yeni Çözüm’e göre.

***

Sovyetler Birliği’nin izlediği sağ politikaların etkisi yalnızca SSCB ve müttefiki ülkelerle sınırlı kalmamıştı. Tarihsel olarak Sovyet sosyalizmi ile güçlü bağları bulunan ya da dolaylı olarak ondan etkilenen Türkiye’deki sol siyasi partiler de SSCB’nin politikalarıyla aşama aşama yozlaştırılmışlardı dergiye göre.

Bu uzlaşmacı politikaların üzerine 12 Eylül darbesinin yarattığı ideolojik ve örgütsel erozyon da eklenince, hem solda hem de aydınlarda büyük bir yılgınlık baş göstermişti. Yeni Çözüm’deki yazılar bu nedenle ağırlıklı olarak Türkiye soluna ve aydınlara sert bir üslupla eleştiriler getirecekti.

2. Bölüm: Türkiye soluyla ve aydınlarla polemikler, Kürt sorununa bakış

Entelijansiya | Büyük Sovyet Ansiklopedisi

Buyuk_Sovyet_AnsiklopedisiYıllar önce York Üniversitesi’nin kütüphanesinde gezinirken Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘ne (BSA) denk gelmiştim. Ansiklopedinin sosyal bilimler maddeleri çok ilgimi çekmişti. Ancak o zamanlar cep telefonları bu kadar gelişmemiş olduğundan, sayfaların fotoğrafını çekmek, bunları daha sonra pdf’ye dönüştürmek mümkün değildi.

Geçen sene tekrar York’a gitme fırsatını bulduğumda bu sefer hazırlıklıydım. Bu güzel eserin kimi maddelerini itinayla fotoğraflayıp pdf’ye dönüştürdüm. Bu maddelerden biri de Entelijansiya maddesiydi ve çevirmek ne zamandır aklımdaydı. Sonunda arkadaşım Erdem Türközü’yle birlikte oturup çevirdik.

Entelijansiya önce Siyasol’da yayımlandı ama site kapanıp makale öksüz kalınca buraya almak istedim. BSA’daki bu maddeyi seçmemizin nedeni, hem toplumdaki yerimizi açıklığa kavuşturmak hem de sosyal bilimciler arasında “orta sınıf” kavramı konusunda yaşanan kafa karışıklığıydı.

“Orta sınıf” bir hayli sorunlu bir kavram. Eskiden İngiltere’de burjuvazi için kullanılırdı. Şimdi de küçük-burjuva demenin daha ‘bilimsel’ bir yolu olduğu sanılıyor, oysa ki burjuvazinin tüm kavramları gibi bir şeyleri açıklamak yerine gizliyor.

Entelijansiya maddesini bendeki bu kafa karışıklığını giderdiği için çok sevdim. Umarım siz de yararlanırsınız.


Büyük Sovyet Ansiklopedisi | Entelijansiya

Çevirenlerin Sunuşu

Entelektüel ya da aydın kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılıyor. Bu anlam daralmasıysa beraberinde pek çok sorunu ve kafa karışıklığını getirdi.

Kapitalist düzen zihinsel emek gerektirdiği için geçmişte entelijansiya içinde sayılan mühendislik, öğretmenlik ve büro emekçiliği gibi pek çok mesleği standartlaştırıp yaygınlaştırdı. Bugün bu meslekleri yapan insanların ağırlıklı kesimi ile işçi sınıfı arasında büyük uçurumlar yok. Öte yandan, kafa emekçilerinin yaptıkları işlerin niteliği ve sosyalleşme ortamları kol emekçilerininkinden farklı olduğu için, bu kesimleri işçi sınıfına da dahil edemiyoruz.

İşte bu durum, entelijansiya kelimesinin yaşadığı anlam daralması ile birleşince, araştırmacılar böylesi mesleklerle uğraşan insanları nitelemek için yeni kavramlara yöneldiler. Hem bilimsel literatürde, hem de gündelik dilde kendine yer bulan “beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” gibi kavramlar bu ihtiyaca yanıt olarak çıktı.

Sorun burada başlıyor: “Beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” nitelemeleri entelijansiyanın farklı kesimlerinin durumunu belirsizleştiriyor, kafa karışıklığı yaratıyor. Beyaz yakalılara kimler dahil, kimler değil? Bir şirket yöneticisi ile üretim bandında çalışan bir mühendisi “orta sınıf” kavramı içine tıkıştırmak mümkün mü?

Haziran Ayaklanması sırasında sokakta karşılaşan bir proje yöneticisini, bir sanatçıyı ve Yüksek Öğretim Kanunu’nun 50/d maddesine bağlı olarak çalışan güvencesiz bir araştırma görevlisini “orta sınıf” diye paketleyip, bunların özlemlerinden, öfkelerinden, siyasal yönelimlerinden bahsetmeye başladığımızda bilimsel bir tespit değil, alelade bir pop şarkısı yaptığımızı bilmemiz gerek.

1969-1978 yılları arasında üçüncü kez 30 cilt olarak basılan Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘nin ilgili maddesini çevirirken aklımızda bu kafa karışıklıklarına bir yanıt vermek vardı. Siyasol okurları için faydalı bir okuma olacağını umuyoruz.

Bu çeviriyi Kobanê’de savaşırken şehit düşen çevirmen, aydın ve savaşçı Nejat Ağırnaslı ile özgürlük ve devrim mücadelesinde şehit düşen tüm onurlu aydınlara adıyoruz.


Entelijansiya

Esas olarak karmaşık ve yaratıcı türden kafa emeğiyle ve kültürün geliştirilip yayılmasıyla profesyonel olarak meşgul olan insanları içeren toplumsal bir tabaka. İlk olarak yazar P. D. Boborykin tarafından 1860’larda kullanılan kavram, Rusçadan diğer dillere geçti. Başlangıçta genel olarak eğitimli insanlara gönderme yapan terim günümüzde bile sık sık bu anlamıyla kullanılır. Lenin’e göre “entelijansiya” sözcüğü, “genel olarak, tüm eğitimli insanları, serbest meslek sahiplerini, beden işçilerinden ayrı olarak, İngilizlerin deyişiyle beyin işçilerini” içerir (Poln. sobr. soch., 5. baskı, 8. cilt, s. 309, not). Entelijansiyanın çeşitli grupları farklı toplumsal sınıflara aittir ve entelijansiya bunların çıkarlarına hizmet eder, onları yorumlayarak ideolojik, siyasî ve kuramsal biçimlerde ifade eder.

Entelijansiya geliştikçe, onun toplumsal ve siyasî bir homojenliğe sahip olmadığı gitgide daha fazla telaffuz edilir hale geldi. Entelijansiyanın ilk biçimlerinin ortaya çıkışının ön koşulu, zihinsel işin bedensel işten ayrılmasıydı. Sadece bedensel işle meşgul olan insanların büyük çoğunluğuna ek olarak, doğrudan üretken işten özgürleşmiş toplumsal gruplar ortaya çıktı. Yeni gruplar devletin, hukukun, iktisadî işlerin yönetimi dahil kamusal işleri yönetti ya da sanatlar ve bilimler alanında çalıştı. Sömürücü sınıflar kendileri için kafa emeği üzerinde bir tekel oluşturdu. Bununla beraber bu mutlak bir tekel değildi.

Entelijansiyaya dahil en erken gruplar ruhban kastıydı. Ortaçağ boyunca pagan rahiplerin yerini, seçkin üyeleri feodal lordların sınıfına üye olan Hıristiyan ruhban aldı. Hekimlerin, öğretmenlerin, sanatçıların bazıları ve entelijansiyanın diğer üyeleri esas olarak serfler ya da köleler ya da özgür insanların alt tabakasının üyeleriydi. Ortaçağ boyunca gezgin alimler, öykü anlatıcıları, öğretmenler ve aktörlerin yanı sıra, kutsal metinlerin uzmanları -zaman zaman devlete radikal bir biçimde karşı görüşleri savunan insanlar- ezilen sınıfların entelijansiyası olma rolünü üstlendi. Antikitede ve Ortaçağ’da entelektüel iş mülk sahibi sınıfın bir ayrıcalığı olarak görüldü. Bununla beraber o zaman bile, hizmetlerini soylulara satarak hayatlarını kazanan filozofları, hekimleri, kimyacıları, şairleri ve sanatçıları içeren bir hizmet entelijansiyası belirdi. Çin’de hizmet entelijansiyası -eğitimli memurlar- en yüksek toplumsal saygınlığa sahipti ve Avrupa’da merkezileşmiş devletlerin gelişmesiyle, monarkların entelektüel hizmetçileri, yüksek yönetim konumlarına ulaştı.

Continue reading

Türkçede felsefe yapılmazmış, niye?

Gazze, Filistin'de bir okul.

Gazze, Filistin’de bir okul.

Türkçenin mevcut yapısıyla felsefe yapılamazmış. Osmanlıca kelimeler olmadığı için mi? Yok canım.

Tesadüf, Erdoğan’ın bu sözleri ettiği ay, Milli Eğitim Şûrası “risk grubundaki öğrencileri” fişleyip polise ihbar etme kararı almış. Daha bu hafta, Karamanoğlu Üniversitesi’ndeki bir akademisyene 11 ay hapis cezası verildiğini okumuşuz. Siyaset Bilimci Elifhan Köse’nin suçu: Polisin başından vurarak öldürdüğü Berkin Elvan’ı anmak.

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne bir gelenektir: “Evet efendim” diyen beyinleri “hayır” diyenlere tercih ederler. Evet efendimciler ekseriyetle profesör, danışman; “hayır” diyenler sürgün, tutsak ya da faili meçhul olurlar: Devlet felsefesi!

Continue reading