Becker’ci misin, Bourdieu’cü mü?

Resim: Simon Prades | The New Yorker

Howard Becker’i Türkçede daha ziyade Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi kitabıyla tanıdık. Çok okuyan ama az yazan akademisyenlere çeşitli tavsiyeler sunduğu kitabını yazma konusunda sıkıntı yaşayan herkese öneririm.

Becker aslında tanınmış bir sosyolog. Çalışmaları arasında en çok bilineni, Türkçede Sanat Dünyaları [Art Worlds] adıyla yayımlanan bir sanat sosyolojisi kitabı. Yazar burada sanat eserini sanat eseri yapan şeyin kolektif emek olduğunu savunuyor. Sanat dünyaları dediği şeyi şöyle ifade etmiş:

Bana göre bir senfoni yazıp bunu icra etmek için bir köy dolusu insan lazım. Mesele yalnızca bestecide değil. Sinema buna iyi bir örnek, çünkü gerçek sanatçının kim olduğunu kimse söyleyemiyor: Senaryo yazarı mı, yönetmen mi, kim? Bence “dünya” çoğunlukla projelerinde kendilerine yardımcı olacak şeyleri başkalarına yaptırarak bir şeyleri halletmeye çalışan insanlardan oluşuyor… Bunun sonucunda ortaya çıkan şey belki de tam olarak kimsenin istemediği bir şey, ama yine de o durumda yapabildiklerinin en iyisi, bu bakımdan aslında hemfikir oldukları bir şey.

Howard Becker’in bu sözlerini, yakın zamanda kendisiyle yapılan bir söyleşiden aldım. Becker çalışmalarında normal diye adlandırılan şeylere değil de, normalden sapmış olan gruplara yoğunlaştığı için, The New Yorker dergisi söyleşiye “Striptiz kulübünde bir sosyolog” başlığını koymuş (niyeyse sonra değiştirmişler).

Becker vs. Bourdieu

Söyleşide en çok Becker ile Bourdieu arasındaki rekabeti ele alan kısımlar ilgimi çekti. Örneğin Becker, Fransız sosyolog için şöyle diyor: “Bourdieu’nün asıl sorunu ne biliyor musunuz? Bourdieu’nün asıl sorunu iğrenç bir insan olmasıydı. İktidar hırslısı, kaba ruhluydu ve kariyeriyle kafayı bozmuştu.

“Bana mı didin?”

Söyleşide belirtildiğine göre Fransız sosyal bilimciler içinde Bourdieu’yü sevmeyen, onun yerine Becker’e hayranlık duyan bir kesim varmış. Yukarıdaki alıntıdan anlaşılabileceği üzere Becker’in sanata bakışı daha çok işbirliğini vurgulayan tarzda. Bourdieu ise gerek Sanatın Kuralları‘nda, gerekse de Kültürel Üretim Alanı derlemesinde sanattaki rekabeti, alana yeni girenlerle eskiden beri orada olanlar, ticari sanat yapanlarla “derin sanat” yapanlar arasındaki iktidar mücadelesini vurguluyordu.

Sosyal bilimlerdeki ayrışmaların bir çoğu bana yapay görünmüştür: Sınıf bir yapı mıdır, yoksa zaman içerisinde, işçilerin eylemleriyle aşama aşama oluşan bir kimlik mi? Sanat alanında rekabet mi yoksa işbirliği mi var? Bu tür suni tartışmalar üzerinden sosyal bilimcilerin Althusserciler-E.P. Thompsoncular, Bourdieucüler-Beckerciler diye ayrışabildiklerini görünce hayıflanıyorum.

Bir tür tekkecilik, doğruyu küçük-burjuva akademisyenlerin çizdiği kuramsal çerçeveler üzerinden aramaya çalışan “ekolcülük” hala rağbet görüyor. Benim görüşümü sorarsanız, bu araştırmacıların her birinden gerçeğin bir yönünü öğrenebileceğim duygusunu taşıyorum. Ancak onların fikirlerine (ne eksik ne fazla) tam hak ettikleri yeri ancak Marksist-Leninistlerin verebileceğini düşünüyorum. Nazım Hikmet’in Galile ve Spinoza için dediği gibi:

çok uzaklardan geliyoruz.
alevli bir fanus gibi taşıyoruz ellerimizde
ihrak binnar edilen Galile’nin
dönen küre gibi yuvarlak kafasını.
ve ancak
bizim kartal burunlarımızda buluyor
lâyık olduğu yeri
materyalist camcı İspinoza’nın
gözlükleri…

Advertisements

Syriza’nın ekonomi danışmanı: “Ilımlı-Keynesçi bir politikamız var”

25 Ocak 2015’te yapılan Yunanistan Genel Seçimleri’ni kazanan Syriza‘nın ekonomi danışmanlarından olan Costas Lapavitsas, BBC’nin HardTalk programına konuk olmuş, yaklaşık 15 gün önce.

12. dakikadan itibaren programın sunucusu Lapavitsas’a soruyor:

Her ne kadar Syriza’nın vergi ve harcama politikalarına inanıyor olsanız da, siz bile Yunanistan’ın yabancı yatırım olmaksızın anlamlı bir büyümeyi sürdüremeyeceğini kabul edersiniz. Eğer Syriza kazanırsa yabancı yatırım diye bir şey olmaz. Bunun son aylarda önemli bir tartışma konusu olduğunu gördük. Sızan toplantı notlarında ya da diğer iletişim araçlarında her türden yabancı yatırımcının Syriza konusunda derin endişeler ifade ettiklerini gördük.

Continue reading

Mutlu İnsanlar Atlası – 6

"Ufuk Uraslaşma" bir meslek hastalığı. Özellikle "solcu" milletvekillerinde görülüyor.

“Ufuk Uraslaşma” bir meslek hastalığı. Özellikle “solcu” milletvekillerinde görülüyor.

Bu fotoğraflar 20-21 Ocak 2015 gecesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde çekildi. HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ile AKP’li Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, AKP Milletvekili Burhan Kuzu şakalaşıyorlar.

Bu fotoğraf çekildiğinde 14 yaşındaki Ümit Kurt’un Cizre‘de polislerce öldürülmesinin üzerinden 15 gün, 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın yine aynı yerde vurulmasının üzerinden henüz bir hafta geçmişti.

O gece milletvekillerinin orada olmasının sebebiyse çok daha ilginçti. Dört AKP’li bakan hakkındaki yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık suçlamalarının Yüce Divan’a götürülüp götürülmeyeceği, “demokrasicilik oyununun” devam edip etmeyeceği oylanıyordu.

“Mesai arkadaşları” gülüp şakalaşırken, dört bakan da bir güzel aklandı. Ezilen halkların yanında olduğunu söyleyenler, onları ezenlerle aynı şeylere gülebilir mi?

Burjuvazinin parlamentosu bu işe yarar. Ritüelleri, kuralları, sosyalleşme alışkanlıklarıyla seni yeniden şekillendirir. “Ayağa kalk alkışla“, der. “Biraz medeni ol, surat asma” der. Sen onların ikiyüzlü medeniyet kalıbına sığınmaya çalışırken, bir bakmışsın farkın kalmamış.

Siz ahırda debelenin, çamurunu bize sıçratmayın yeter.


Mutlu İnsanlar Atlası’nın diğer yazıları için tıklayın.

Aç kalmak ve kendini feda etmek

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Ölüm orucu şehidi Feride Harman (Eylül 1973 – Aralık 2002) Fotoğraf: Gencer Yurttaş

Aç kalan beden bir süre sonra kendini yemeye başlar. Bedendeki glikoz ve yağlar birkaç gün içinde tükenince, kaslar tek protein kaynağı haline gelir. Ağır ağır eriyen beden hayatta kalmak için direnirken iradeyi de sürekli sınavdan geçirir.

İntihar eden bir insanınkinden farklıdır ölüm orucu direnişçisinin psikolojisi. Bilinci ve iradesiyle bedeni üzerinde kurmaya çalıştığı hakimiyetin siyasi ve felsefi boyutları vardır. İdeallerimizin peşinde ölümün kıyısına kadar yürümüşken “boş ver, hiçbir şey uğruna ölmeye değmez” diyenlerin dinç bedenlerine karşı, ölüm orucu direnişçisinin zayıf bedeni ama çelikten iradesi dikilir.

Kimileri unutmayı tercih etmişse de, bu feda felsefesi Türkiye’de 2000-2007 yılları arasında pratiğe döküldü. Bedenler düştü belki, ama irade ve idealler ayakta kaldı.

Continue reading

Yeni Çözüm dergisi: Türkiye solu ve Kürt sorununa bakış

2. Bölüm

12 Eylül’ün Türkiye solu üzerindeki etkisi. Sol ve sağ ekonomizm eleştirisi. TBKP uzlaşmacılığına yanıtlar. Devrimci teoride özgün sentez arayışları, Sovyetler, Çin, Arnavutluk ve Küba şablonculuğuna karşı çıkış. Örgüt korkusu ve 12 Eylül aydınlarına eleştiriler. Kürt sorununa bakış.

Yazının birinci bölümünü okumak için: 12 Eylül’den Uyanırken: Yeni Çözüm Dergisi

Cozum_Kapaklar

Uzlaşmacılık Türkiye solunu oluşturan çeşitli grupların zaman zaman nükseden bir sorunu değil, genel bir çizgidir. Öte yandan bu çizgi kimi tarihsel süreçler nedeniyle coşabilir ya da baskılanabilir. 1980’lerde Türkiye’deki darbe koşulları ve uluslararası alanda SSCB’nin yaşamaya başladığı çöküş işte böyle bir tarihsel andı. Uzlaşmacılığın zemini hazırdı.

Darbe Türkiye solunun en direngen kesimlerinin sesini bir süreliğine duyurmaz olmuş, oligarşinin 1983 ve 87 yıllarında sahnelediği genel seçim oyunuysa düzenden demokrasi beklentisi içine giren ‘solculara’ bir oh çektirmişti: Yoksa askeri darbe koşulları sona ermiş, istikrarlı Turgut Özal hükümetleriyle birlikte nihayet sivil ve demokrat bir rejim mi kurulmaktaydı? Beklenti öyle büyüktü ki, kimi sol partilerin kadroları paçalarını sıyırmış, ayakkabıları ellerinde demokrasi deresinde serinlemeye hazırlanıyorlardı.

Yeni Çözüm dergisi yayımlandığı yıllar boyunca Türkiye solunun bir türlü üzerinden atamadığı bu uzlaşmacılık hastalığına sayfalarında önemli bir yer ayırmıştı.

12 Eylül ve Türkiye solunda uzlaşmacılığın yükselişi

Dergiye göre 12 Eylül’ün Türkiye solu üzerindeki etkisi hem fizikseldi, hem de ideolojik: “12 Eylül, yenilgi ya da yarı yenilgiyi insanları içeri tıkmakla veya katliamlarla fiziki olarak tasfiye ederek sağlamadı. O esas olarak beyinleri değiştirerek, devrimci düşünce yetisini öldürerek veya dumura uğratarak ve giderek ahlaki bir çöküş yaratarak” solu etkisizleştirmek istemiş ve bunda kısmen başarılı olmuştu (s. 148).

Öyle ki, Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi sol partiler başta olmak üzere Türkiye solu “geçmişin muhasebesi” adı altında devrimci mücadeleyi karalamaya başlamış, hele silahlı mücadele vermeyi ‘provokasyon yapmak’ ile eşanlamlı kullanır olmuştu. Yeni Çözüm’ün çoğu yazısı bu nedenle Türkiye’deki devrimci mücadele geçmişinin mirasının korunmasına ve Marksizm-Leninizm’den sapma olduğunu düşündüğü siyasi çizgilere karşı polemiğe ayrılmıştı.

TBKP_Sargin_Kutlu_Donus-300x188

Milliyet, 27.10.1987. Nabi Yağcı ve Nihat Sargın’ın devlet icazetiyle dönüşü tartışılıyor.

12 Eylül’ün sol saflarda yarattığı düşünsel erozyonun sonuçlarından biri, darbe öncesi dönemin kimi örgütlerce “bir kaos ve kargaşa dönemi” olarak yansıtılmasıydı. TKP ve daha sonra Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) gibi kimi örgütler, bu dönemdeki anti-faşist mücadeleyi “maceracılık” olarak görmüşler ve zaman zaman faşist güçlerle devrimcilerin çatışmasını bizzat devlet tarafından kışkırtılan ve arzu edilen bir şey olarak sunmuşlardı.

Örneğin TKP’ye göre devlet kendi iktidarını elinde tutmak, solun prestijini yaralamak ve faşist baskıyı meşrulaştırmak için 12 Eylül’den önce bilerek bir karışıklık yaratmıştı. Faşist cuntanın da diline doladığı “kardeş kardeşi vuruyordu” ifadeleri, bir başka açıdan böylece sahiplenilmiş oluyordu: “Ülkemiz sınıf mücadelesi tarihinde devrimci güç ve örgütlerin kitleleri en çok harekete geçirdiği ve kitlelerle bağ kurduğu 75-80 tarihsel kesiti, terör ve anarşi dönemi olarak görüldü ve yadsındı,” diyecekti bir Yeni Çözüm yazısı (s. 597).

Yeni Çözüm’e göre bu anlayış faşizmle devrimciler arasındaki silahlı çatışmaları sınıf çelişkilerinin bir görüntüsü ya da sınıf mücadelesinin bir uzantısı olarak değil de, anlamsız, kör ve insanların boşu boşuna öldüğü bir karmaşa olarak göstermeye çalışıyordu. Üstelik böyle denilerek, 12 Eylül’ün restore etmek istediği “şiddetin egemen sınıfların tekelinde bir silah olması yönündeki statüko” kabul edilmiş oluyordu (s. 513).

Dergi, geleneksel solun silahlı mücadeleye yönelik bu tavrını eski alışkanlıklara dayandırıyordu. “Oportünist TKP” erken Cumhuriyet döneminde çıkan Kürtisyanlarının bastırılmasında Kemalist diktatörlüğü ‘feodalizmi yok ediyor’ diye desteklemiş (s. 219), daha sonra CHP’nin tek parti yönetimine karşı diye DP’ye yanaşmış ve nihayet 12 Eylül yaklaşırken de “Milli Cephe’ye karşı diye CHP’den icazet dilenilmişti” (s. 432).

Bu uzlaşmacı ve icazetçi çizginin tek temsilcisi TKP değildi. Yeni Çözüm’e göre Türkiye İşçi Partisi ve Milli Demokratik Devrim hareketi de çeşitli vesilelerle ya oligarşi içi unsurlardan medet ummuşlar ya da mücadeleyi parlamentarizme indirgemiş, silahlı mücadeleyi “maceracılık” diyerek bir kenara itmişlerdi.

Uzlaşmacılığın teorik kökeni: Sol ve sağ ekonomizm

Yagci_Kutlu

Milliyet, 6.5.1990. Yağcı ve Kutlu legal ‘mücadeleye’ ve ileri demokrasiye çabucak adapte olmuşlardı.

Bu alışkanlıkların teorik temelleri de vardı. Derginin “sol ve sağ ekonomizm” olarak adlandırdığı ve birincisinin TİP, ikincisinin ise TKP tarafından temsil edildiği iki siyasal çizgi bu uzlaşma zemininin temelini teşkil ediyordu. Sol ekonomizm,

Bir ülkede sadece egemen olan güce bakar. Eğer kapitalizm egemense, diğer sömürücü sınıfların durumu, iktidarın sınıf bileşimi, niteliği, iktidarla çelişkide olan sınıfların konumu ve bunları proletaryanın yedekleme imkanı üzerinde durma ihtiyacı bile duymaz (s. 225), sözleriyle nitelendiriliyordu.

TİP’e göre Türkiye’deki burjuva demokratik devrim, ileri kapitalist ülkelerdeki gibi olmasa da, Türkiye koşullarına göre tamamlanmıştı. Dolayısıyla doğrudan sosyalist devrim yapmanın önünde bir engel yoktu. Yeni Çözüm’e göre, görünüşte çok radikal olan bu siyasi çizgi ülkedeki çok önemli bir gerçeği görmezden geldiği için sorunluydu.

TİP Türkiye devletine ‘kendine has bir burjuva demokrasisi’ demekle onun faşist niteliğini reddetmiş oluyordu. TİP’e göre faşist olan devlet değil, MHP’ydi yalnızca. Bu durumda toplumdaki faşist güçlerin bizzat devlet tarafından örgütlendiğini söylemek bir yana, TİP’in önderleri devletle faşizm arasında bir çelişki olduğunu var sayıyordu. Böylece TİP’in elinde faşizme karşı mücadele bir devlet ve devrim sorunu olmaktan çıkmış, yalnızca anti-MHP odaklı bir mücadele haline gelmişti. Bu anlayış, oligarşik devletin içerisinde demokrasiye sahip çıkacak odaklar arıyor, bunlara güveniyordu. Bugün de hiç yabancısı olmadığımız bu siyasi tavır, düzeniçi bir politika olarak Yeni Çözüm tarafından reddediliyordu.

TİP’in tam karşı kutbunda, SSCB ile yakın ilişkileri olan TKP vardı. Yeni Çözüm bu partinin izlediği politikayı “sağ ekonomizm” olarak adlandırıyordu. Bu anlayış Türkiye’de henüz feodalizmin var olduğunu ve burjuva devrimin yarım kaldığını düşünüyordu. Böyle bir ülkede sosyalist devrimin zemini yoktur, önce burjuva devrimi yapılacaktır:

[TKP] Ancak burjuvazi bu [feodal] unsurları tasfiye edip, burjuva demokrasisini inşa ettikten sonra proletaryanın devrim hedefine yöneleceğini vaaz eder. Yani proletaryanın siyasi iktidar mücadelesinde demokrasi sorununu, devrim sorunu olarak ele almaz … Proletaryanın mücadelesini ekonomik-demokratik kazanımlar elde etmek ve bunları savunmakla sınırlar.

TKP’nin bakışı demokratik devrim ile sosyalist devrimi birbirinden yalıtan, emperyalist çağda burjuvazinin ilerici bir rolünün kalmadığını artık göremeyen dogmatik bir bakıştı. İlk bakışta TİP ile TKP’nin hiçbir teorik benzerliği yoktu. Ama ilginç bir şekilde o da TİP gibi Türkiye’nin egemen sınıfları içinde anti-feodal, demokrat güçler aramaya başlamış, “’ileri demokrasi’ için burjuva fraksiyonlarına bel bağlama”  hastalığına kapılmıştı (s. 225).

Dolayısıyla TİP ile TKP 12 Eylül darbesinden sonra bir araya gelerek Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ni (TBKP) kurmaya karar verdiğinde buna en az şaşıranlardan biri Yeni Çözüm dergisi yazarları oldu: TİP’in sol ekonomizmi ne kadar keskin görünürse görünsün, kitlelerden yalıtıldıkça ve başarısız oldukça yılgınlaşır, sonuçta TKP’nin sağ ekonomizminin uzlaşma ve yasallık çizgisiyle kaderini birleştirirdi.

TİP ve TKP’nin birleşmesi 1980 sonlarının önemli sol gündemlerinden biriydi. Zira TKP  ’80 öncesinin kimseye eyvallahı olmayan en güçlü örgütlerinden biriydi. Gerek “süper güç” SSCB’den aldığı destekle, gerekse de o dönem Türkiye’nin en güçlü sendikası olan DİSK’i elinde tutuyor oluşuyla tüm Türkiye soluna tepeden bakan bu en proleter ve sosyalist partinin birkaç yıl içinde un ufak olup TİP’le birlik yapmaya çalışması içinde pek çok hisse barındıran bir kıssa olarak Türkiye solunun tarihinde yerini aldı.

Faşizmle barış ve uzlaşma

TKP’nin kadroları bu birleşme için devletin gözetiminde Türkiye’ye dönmüştü. Yıllarca illegal bir partinin yöneticiliğini yaptıktan sonra Özal’ın getirdiği “sivil demokrasiye” kanarak yasallaşan TBKP kadroları için izlenebilecek yegane politika, artık faşizmle barış ve uzlaşma politikası olmuştu.

Yeni Çözüm barış politikasının o sıralarda iktidarda olan ANAP tarafından da vurgulandığını tespit ediyordu: “’Biz kavganın değil barışın partiyiz’ diyen ANAP, sınıflararası uzlaşmayı sağlamada (aslında oligarşinin egemenliğini sürdürme ve pekiştirmede) önemli adımlar attı,” (s. 205). Bu siyaset solu da kaçınılmaz olarak etkilemişti. Bu gruplar için çatışma ve mücadele, istenmeyen ve huzur bozan bir şey haline gelmiş, “12 Eylül öncesine dönmemek” tek hedef olmuştu. Mantık bir kere barışçıl çözüm ve emperyalizmin kışkırtılmaması olunca, bu dengeyi bozabilecek bütün çatışmalara da kötü gözle bakmak doğal hale gelecekti.

ANAP_TBKP-300x276

Milliyet, 11.12.1989. TBKP yasallaştıktan sonra oligarşiden “aferin” almıştı. ANAP Genel Başkan Yardımcısı, TBKP’nin legalleşmesini işte böyle değerlendirmişti.

TBKP Yeni Çözüm dergisi için bu dönüşümün en mükemmel örneğiydi: Birleşme kararı 1987 yılında ilan edildiğinde TBKP “soldaki büyük birleşme” olarak sunulmuş, partiye ilişkin büyük umutlar yaratılmıştı. Yeni Çözüm dergisi de üç yıllık yayın hayatı boyunca zaman zaman yayımlanan yazılarla TBKP’nin çizgisini pek çok kez eleştirilmişti. Ancak en etraflı eleştiri “TBKP, Program Taslağı ve Reddedilen Marksizm-Leninizm” isimli, Ekim 1988 tarihli 17. sayıda yayımlanan yazıydı. Yazı o dönem kuruluş aşamasında bulunan TBKP’nin Program Tasarısı’ndan yola çıkarak partinin emperyalizmle ve oligarşiyle uzlaştığı, sınıf mücadelesini tamamen terk ettiği sonucuna varıyordu.

TBKP’nin program taslağına göre, 1980’lerin dünyasında temel çelişki savaş isteyenlerle barış yanlıları arasındaki çelişkiydi. Zira dünya sistem farkı tanımayan evrensel insanlık sorunlarıyla karşı karşıyaydı ve “Barıştan yana güçlerin … sınıf sınırlarını da aşan nesnel çıkar birliği” bulunuyordu (TBKP Program Tasarısı, s. 9). Bu doğrultuda TBKP sözcüleri “iki karşıt sistemin, karşıt sınıfların ve bütün devletlerin işbirliğini zorunlu kılan yeni koşullar”dan bahseder olmuşlardı (Çözüm Seçme Yazılar, s. 437).

Hal böyle olunca bir “Barış ve Demokratik Yenilenme Programı” benimsenecek (ne kadar da tanıdık!), “ulusal ekonomiye katkıda bulunan iş adamları” ve “DP-AP devamı olan politik çizgi”nin de dahil olduğu bir ittifaklar politikasıyla ülkeye barışçıl yollardan demokrasi getirilerek barış kampı güçlendirilecekti (TBKP Program Tasarısı, s. 28, 33). TBKP’nin bu barış ve uzlaşma politikası öyle bir noktaya varmıştı ki, NATO, IMF ve AET gibi emperyalist kuruluşlar artık açıktan reddedilmiyor, devlete akıl verilerek sanayi ve ticaret odalarına destek vermesi, sanayileşme alanında yatırımlar yapması ve “tasarruf ve mülk sahibi yurttaşlarla … uyum içinde çeşitli türden yeni ortaklıklara” girmesi isteniyordu (s. 43-44).

Yeni Çözüm, TBKP’nin bu yaklaşımını eleştirecek, devlet mekanizmasının reforme edilmesi değil, parçalanması ve yıkılması gerektiğini söyleyecekti. Bu bakımdan Marksist-Leninistler (ML) mevcut iktidarla barış ve uzlaşma yanlısı değil, uzun süreli bir mücadele ve iç savaş yanlısı olmalıydılar: “Haklı haksız ayrımı yapmadan tüm savaşlara karşı çıkmanın ve burjuvaziyle uzlaşmaya kapı aralayarak devrimden vazgeçmenin Marksist-Leninist literatürdeki adı reformizmdir” denilecekti (Çözüm Seçme Yazılar, s. 561).

Dergi tüm bu radikal duruşundan beklenebileceğinin aksine, parlamento ve parlamentoda devrimin temsil edilmesi konusunda daha olumlu bir yaklaşım içerisindedir. Derginin yayın hayatı süresince yapılan tek genel seçim olan 1987 Genel Seçimleri’nde “düzen partilerine oy yok” sloganı benimsenmiş olmakla birlikte, Yeni Çözüm bu tavrın parlamentonun toptan reddi anlamına gelmediğini de yazmıştı.

Dergiye göre Türkiye’de parlamento tarihsel olarak zamanını doldurmakla birlikte, milyonlarca emekçi ve proleterin gözünde önemli bir merci, siyasi bir odaktı. Bu durumda mücadelenin ilerleyen aşamalarında gerekli koşullar oluşursa, propaganda yapmak içinparlamentoya girilebilirdi. Ancak burada da amaç parlamentonun düzenin bir kurumu olarak umut veremeyeceğinin, sorunların burada çözülmesinin imkansız olacağının halka gösterilmesiydi (s. 194).

Şablonculuğun reddi ve teorik sentez arayışları

Yeni Çözüm’ün Türkiye soluna ilişkin yazılarında uzlaşmacılık eleştirisinden başka, devrim stratejilerinin oluşturulmasında izlenen yöntemlere dair tartışmalar da vardı. Bir noktada farklı toplumsal düzenlerde gerçekleşen devrimler tarihine nasıl bakılacağına ilişkin bir sorundu bu.

Dergi, iş devrimin nasıl yapılacağına ilişkin teorilere geldiğinde, Türkiye solunda iki uç ve yanlış yaklaşım olduğunu söylüyordu. Bunlardan birincisi, her ülkenin kendi koşullarına sahip olduğu ve bu nedenle de geçmiş devrimlerden pek fazla öğrenilecek bir şeyin olmadığını söyleyen ampirik yaklaşımdı. Dolayısıyla daha işin başından bir devrim stratejisine sahip olmak yanlıştı bu anlayışa göre.

19850111-castro_2048526i-300x209

Fidel Castro, Nikaragua devriminin önderlerinden Daniel Ortega ile birlikte, 1985.

Yeni Çözüm’e göreyse Marksist-Leninist bir hareket hem dünya devrimlerinin örneklerinden yararlanarak, stratejisini belirler hem de ülkenin ihtiyaçlarına göre bunu sürekli olarak gözden geçirir ve hiçbir şeyi kendiliğindenciliğe bırakmazdı: “İktidarı ele geçirmenin genel stratejisini belirlemek ile, bu stratejinin sınıflar mücadelesinin somut seyri içinde kazanacağı kendine özgü muhteva birbiriyle çelişen şeyler değildir” (s. 358).

En yaygın yapılan ikinci hata ise, sosyalist bir devrimin gerçekleştiği ülkelerdeki devrim modellerini birebir Türkiye’ye taşımaya çalışan şablonculuktu. Yeni Çözüm şablonculuğun, uzlaşmacılıkla birlikte Türkiye solunun en büyük sorunlarından biri olduğunu düşünüyordu. Şablonculuk Türkiye solunun iktidar meselesini bir kenara bırakıp, birbirini yemesine zemin hazırlamıştı. Özellikle SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ayrışmaların ardından, bu iki ülkenin devrim modellerini takip eden sol hareketler arasında derin düşmanlıklar oluşmuş, devlete karşı savaşmak yerine “karşı-devrimcilik” suçlamalarıyla birbirlerine şiddet uygulamaya başlamışlardı.

Bu şabloncu mantık, kutsal kitap gibi bellediği devrim stratejisine alternatif sunan devrimlerden bir şeyler öğrenmeyi “o bir istisnaydı” ya da “o ülkeye özgü koşullar” diyerek reddediyordu.

Dergi hem bu şabloncu olduğunu düşündüğü partilere, hem de Devrimci Sol’a yöneltilen “Küba şablonculuğu” eleştirilerine, 10. sayısındaki “Küba Bir ‘İstisna’ mı?” başlıklı yazıyla yanıt verdi: “ML’ler hiçbir devrim deneyimini “model almak” için değerlendirmezler. “Model almak” teoriyi donuklaştıran, bir pratik zenginliği özgül ve evrensel özelliklerini birbirine karıştırarak şablonlaştıran yanlış bir tutumdur” (s. 160).

Dergi bir başka yazıda bu şabloncu yaklaşımlara karşı, her ülkenin proletarya hareketinin “büyük bir dikkatle” gözlenmesi gerektiğini söyledi. Her ülkede gerçekleşen devrimler “seçici bir şekilde” incelenmeli nihayetinde “onun genel yönünü alıp ayrıntılarını atma[lıydı]” (s. 72). Bu bakımdan örneğin Türkiye gibi bir ülkede Lenin’in Ne Yapmalı veya Bir Adım İleri İki Adım Geri eserlerindeki örgütlenme formülü tıpatıp benimsenecek olursa ortaya “oportünist, reformist bir örgüt anlayışı” çıkardı. Ya da Nikaragua devrimini taklit ederek, mücadelenin en başında bir parti yerine önce ordu kurmak yanlış olurdu (s. 360).

Ne var ki, Yeni Çözüm devrim modelleri ve sosyalist yönetimler arasındaki farklılıkların, abartılmaması gerektiğini söylüyordu. “Tüm sosyalist ülkelerin ve kurtuluş hareketlerinin birikimini uluslararası sosyalist hareketin birikimi sayıyor ve saygıyla yaklaşıyoruz” diyecekti bu konuyu ele alan uzun bir dergi yazısı:

Biz ML’ler; ne SBKP, ne ÇKP, ne de AEP’nin gözü kapalı her dediklerini bir dogma olarak kabul eden … bir anlayışta olmadığımız gibi, bu tutumu ML dışı bir tutum olarak değerlendiriyoruz. Devrimini yapmış tüm ülkelerin ve halen iktidar için mücadele eden sosyalist hareketlerin deneyimlerinden yararlanılması ve bu deneyimlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca farklı düşünceleri savunsak bile bunu dostça ilişkiler geliştirmenin önünde engel olarak görmüyoruz (s. 294).

Aydınlara çöken örgüt korkusu

Elbette 12 Eylül’ün geriletici etkisi yalnızca sol örgütlerde hissedilmiyordu. Yılgınlık teorileri aydınlar arasında da yaygınlaşmıştı. Darbe sonrasında örgütlü mücadelenin geriye çekilmesiyle birlikte Türkiyeli aydın kesim için de yeni bir dönem başlamış; Yeni Çözüm’e göre pek çok aydın, faşist baskı ve örgütsüzlük koşullarında kendi siyasi duruşunu gözden geçirerek daha uzlaşmacı bir pozisyon belirlemiş, kimisi ise yurtdışına kaçmıştı.

Bu bakımdan 12 Eylül’ün aydınlar üzerindeki en temel etkisi, örgütlülük bilincini erozyona uğratmasıydı. Aydınların darbe sonrasındaki eserlerinde örgütlü yaşam, bireyin inisiyatifini yok eden bir cendere gibi yansıtılır olmuştu. 12 Eylül devrimciliğin ve örgütlenmenin bir suç olduğunu kafalara öyle sokmuştu ki, aydınlar artık devrimcilere mesafeli duruyor ve bunu sürekli olarak ispatlamaya gayret ediyorlardı:

Bir zamanlar baş tacı edilen ML, şimdi eleştiri konusu oluyordu! Bir zamanlar vazgeçilmeyen kolektif örgütsel hareket, şimdi “bireyin” üzerinde bir baskı olarak görülüyor ve varoluşçu felsefenin “birey her şeydir, bireye özgürlük” sloganı cüretle sahipleniliyordu (s. 246).

Bu yeni aydın tipinin özelliklerinden biri, Yeni Çözüm’e göre bir tür kişisel gelişim ideolojisini benimsemesiydi. Örgütlü yaşantıdan kopan aydınlar “kendi kabuklarına, bireysel dünyalarına” çekilecekler ve akademizme özeneceklerdi. Mücadeleyle doğrudan ilgili olmayan sosyal bilim konularında “burjuvazi ile adeta yarışa girmek” ve teoriyi fetiş haline getirmek başlıca aydın alışkanlıklarına dönüşmüştü (s. 501). Dergi hapishanedeki aydınlara has bazı özellikler de tespit ediyordu:

Cezaevlerinde görülen en tipik aydın özelliği, siyasetten kaçıştır … Siyaset dışı alanlarda faaliyetleri yaygınlaştırma, enerjiyi bütünüyle siyaset dışı alanlara harcama, siyasetten nefret… Bu özellik, farklı yollarla kendini gösterebiliyor. Kimilerinde sanatçı olma tutkusu -ki en yoğun olanı bu- kimilerinde kendi kabuğuna çekilme vb. (s. 257).

1960’larda Türkiyeli solcu aydınlar arasında hakim olan örgütlülük bilincinin 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra aldığı hal, Yeni Çözüm’ün şu satırlarında ele alınıyordu:

12 Eylül, geleneksel aydın tipi için yeni bir darbe oldu … Geçmişlerindeki “yaramazlıklarını” terk ettiler ve kendi dışlarındaki devrimci gelişmelerle aralarına daha kalın sınırlar ördüler; “terörizm” düşmanı kesildiler, herkesten çok “siyasal istikrar” özlemcisi, bir gözü Avrupa’da bir eli “aşırılıklara” karşı alarm zilinde, demokrasi kırıntılarına razı, ılımlı demokratlar oldular (s. 250).

Ya da başka bir deyişle, “sivil toplumculuk” 1980’lerin yeni aydın siyaseti olacaktı. Dergiye göre sivil toplumculuk, devletin 1980 sonrasında sosyalist bilince yaptığı saldırının başarılı olduğunun göstergesiydi. Sivil toplumcu mücadele anlayışı, devleti yıkmak yerine, onu daha da demokratikleştirip, sınıflarüstü düzenleyici bir devlet haline getirmeyi hedefliyordu. Devleti istikrarsızlaştırarak ve sınıfları cepheleştirerek iktidarı almak için mücadele etmek yerine, sınıflararası bir uyum yaratmak için devleti insan haklarına daha saygılı olmaya davet eden bir yaklaşımdı bu. Bir tür vezirlikti.

Yeni Çözüm, Türkiyeli aydınların bu uzlaşma ve devleti istikrarlı hale getirme çabalarının hem tarihsel hem de sosyal bazı nedenleri olduğunu ileri sürüyordu. Tarihseldi, çünkü Türkiyeli aydınlar Tanzimat’tan bu yana devletle iç içe yetişmişlerdi (s. 110). Hem Tanzimat aydınları, hem de daha sonra Cumhuriyet’in kuruluşuna katılan bürokrat aydınlar “halka tepeden bakan, halkın gücünü hesaba katmayan”, dolayısıyla da halka ve devrime güvensizlikleriyle ayırt edilen insanlardı (s. 488). Bu Tanzimatçı aydın geleneği hem reformist solun, hem de aydın uzlaşmacılığının tarihsel geri planını oluşturuyordu.

Bu uzlaşmacılığın sosyal geri planında ise Türkiye toplumunun özgün koşulları bulunuyordu. Türkiye topraklarında “Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihçiliği ve toplum düzeninin özellikleri nedeni ile, tarihinde keskin sınıf çatışmaları yaşanılmamış”, işçi sınıfı nitel ve nicel olarak Osmanlı tarihi ve Cumhuriyetin ilk yılları boyunca yeteri kadar gelişmemiş ancak buna karşın küçük üretim ve ara sınıflar yaygın olarak var olmuştu (s. 110).

Peki çözüm neydi? Bu küçük-burjuva aydın tipi yerine, Yeni Çözüm proletarya aydını olma çağrısı yapıyordu. Küçük-burjuva aydınının örgüt disiplinini reddeden ve kendini ayrıcalıklı bir yere koyan anlayışına karşılık, proleter aydın örgüt disiplinine tabi olacaktı. Bu yeni aydın tipinin niteliğini belirleyen şey ne kadar çok bildiği ya da sanat ve kültür akımlarına hakimiyeti değil, hangi sınıfın yanında durup, kimin için üretim yaptığıydı. “Halk İçin Konuşmalı ve Yazmalıyız” başlıklı Yeni Çözümyazısı, küçük-burjuva aydınların seçkinci ve halka uzak üslubuna karşı, “Üslupta halkla ortaklık sağlamak bizim için esastır” diyerek yeni bir üslup yaratma çağrısı yapacaktı: “Klasik yazı üsluplarını terk etmeli … çarpıcı, akıcı, akılda kalır, değişik üsluplar bulmalıyız” (s. 489).

Milliyet_10.10.1989_Dev-Genc_Yorum-230x300

Milliyet, 10.10.1989.

12 Eylül sonrası Türkiye’si dalgalıydı. Batı’da reformist sol partiler ve aydınlar derin bir ideolojik bunalımın içine düşerken, Doğu’da, Kürdistan’da bir halk isyanının kıvılcımları çakılmaya başlıyordu. İster istemez yüzler buraya çevrilmiş, Kürt dağlarından gelen silah seslerini anlamak isteyenlerin sayısı çoğalmıştı.

Esasında Türkiye solunun Kürt meselesine ilişkin duyarlılığı 12 Eylül’den önce gelişmeye başlamıştı. Devrimci hareketler artık bu konuya daha fazla mesafeli duramıyor, kendi siyasi çizgileri doğrultusunda bu sorunu ele almak ve çözüm yolları önermek zorunda kalıyorlardı.

Ancak PKK’nin 12 Eylül sonrasında ses getiren eylemleriyle yeni bir dönemece girmişti Kürt sorunu. Bir sol hareketin konumu artık yalnızca belirsiz bir Kürt meselesine ilişkin duruşuyla tespit edilemez olmuştu. PKK’ye ilişkin de söz söylemek gerekiyordu. Silahlı mücadelenin “geleneksel sol” tarafından provokasyon ya da maceracılık olarak yaftalandığı bir dönemde, Yeni Çözüm de hem Kürt meselesine hem de PKK’ye yönelik bakışını ortaya koydu.

Kürt sorununa bakış

Yeni Çözüm’ün Kürt meselesi konusundaki görüşlerinin temeli, birinci bölümde ele aldığım Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunubaşlıklı broşüre kadar götürülebilir. Yeni Çözüm dergisinde Kürt meselesine ilişkin olarak çıkan yazılar da çoğunlukla bu doğrultudaydı.

Derginin 15. sayısında yayımlanan “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine” başlıklı yazı “ulusal sorun ve UKKTH, kapitalist gelişmenin iki ayrı evresinde iki ayrı içeriğe sahiptir” diyordu (s. 315). Henüz emperyalizmin gelişmediği birinci aşamada, feodalizmi yıkmayı ve ulusal pazarı kontrol eden bir devlet kurmayı arzulayan burjuvazi ulusal sorunun savunucusu olmuştu. Dolayısıyla bu aşamada kendi kaderini tayin hakkı burjuva demokratik bir nitelik kazanmıştı.Kurt_Sorunu-298x300

Kapitalizmin tekelci aşamasında, yani emperyalizm döneminde ise ulusal sermaye uluslararası hale gelmiş, tek tek ülke ekonomileri “dünya ekonomik zincirinin halkalarına” dönüşmüşlerdi. Bu aşamada özellikle yeni-sömürge ülkelerdeki burjuvazinin ulusallık gibi bir derdi kalmamış, emperyalizmle bütünleşmişti. Dolayısıyla burjuvazi ulusal sorunu çözmek bir yana, bu sorunu yaratan başlıca düşman haline gelmişti.

Yeni Çözüm’e göre burjuvazinin feodalizm karşısında demokratik hakları savunduğu “burjuva demokrasisi” döneminin kapandığı söylenebilirdi. UKKTH de dahil olmak üzere böylesi demokratik haklar artık burjuvazi tarafından değil, emperyalizm karşısında mücadele eden halk hareketleri tarafından savunulmaktaydı. “Bu dönemde ulusal baskının sosyal temeli artık emperyalizmdir” diye yazacaktı Yeni Çözüm. Dolayısıyla demokrasi isteniyorsa, öncelikle emperyalizmin yenilmesi gerekiyordu. Bu bakımdan emperyalizm çağında UKKTH ve sınıf mücadelesi bütünleşmiş bir halde bulunurdu.

Bu bütünleşmeyi vurgulamakla birlikte, Yeni Çözüm’ün UKKTH konusunda şovence tavırlar benimsenmemesi uyarısını yaptığına da değinmek gerekir. Dergiye göre bu şovence tavırlar iki şekilde kendini gösterirdi. Marksist-Leninistler sosyalist olmayan herhangi bir ulusal hareketle karşılaştıklarında “nasıl olsa gericileşecek” diyerek onun verdiği silahlı mücadeleye seyirci kalırlarsa ya da ‘biz devrim yapınca ulusal sorun nasılsa kendiliğinden çözülecek’ diyerek ulusal sorunu sınıfsal soruna indirgerlerse ezen ulus milliyetçiliği yapmış olurlardı.

Çünkü bir ülkede sosyalist devrimin gerçekleşmesi, ulusal baskıyı otomatikman sona erdirmezdi. Eğer dikkatli olunmazsa ulusal baskı sosyalist devrimden sonra da devam edebilirdi. Bu durum Yeni Çözüm’e göre emekçilerin kendi kaderlerini tayin hakkı ile UKKTH’yi birbirine karıştırmakla olurdu. Aksine Türkiye’de bir “demokratik halk devrimi” yapılsa bile, bu Kürt halkının artık kendi kaderini tayin ettiği anlamına gelmezdi. Demokratik halk devriminin özelliği ezilen ulusun kendi kaderini tayin etmesinin önündeki engelleri kaldırmasıydı.

Bu önemli teorik ayrımdan yola çıkan Yeni Çözüm, proletaryanın en tutarlı ulusal kurtuluşçu sınıf olduğunu söylemekle birlikte, onun zayıf olduğu yerlerde gelişen küçük-burjuvahareketlerin de emperyalizme ve işbirlikçilerine darbe vurabileceğini kabul ediyordu. Örneğin ezilen ulus milliyetçiliği, sınıf bakışından yoksun olmakla birlikte, baskıya karşı savaşması itibariyle demokratik bir muhtevaya sahipti. Bu nedenle ezen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele ile ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele arasında da bir fark vardır: “Ezilen ulus milliyetçiliğine karşı mücadele yapıcı, onu doğru zemine çekici nitelikte olmalıdır” (s. 329).

İkinci şovence tavır ise, ezilen ulusun ayrılma ve devlet kurma hakkına çeşitli bahanelerle karşı çıkılmasıydı. Yeni Çözüm bunu şöyle ifade ediyordu:

Sosyal şovenizm genellikle devletin parçalanması, küçülmesi vb. kaygılarla, ayrılma, ayrı devlet kurma hakkına karşı çıkar. O ezilen ulusun kültürel ulusal özerklikle, kendi dilini konuşma, kültürünü geliştirmekle yetinmesini ister. Böylece egemen ulus burjuvazisinin ulusal baskı siyasetinin destekçisi konumuna düşer (s. 323).

Yeni Çözüm’e göre eğer bir ülkede ulusal baskı varsa, ezilen ulusun ayrılma hakkı doğardı. Ezilen ulusun bu hakkını tanımayıp, düzenin istikrarı bozulmasın diye onun taleplerini dil özerkliği, kültürel özerklik gibi haklarla sınırlamak şovenizm demek olurdu. Bir ülkede ulusal baskının varlığı devrimin önündeki büyük engellerden biriydi, proletaryayı güçsüz düşürürdü. Bu bakımdan proletarya UKKTH’yi reddeder ya da küçümserse, kendi davasına ihanet ederdi: “Ulusu birliğe zorlamak proletaryanın siyaseti olamaz”dı (s. 327).

İki halkın birlikte kurtuluşu

1970’ler ve 1980’ler boyunca sol hareketin Kürt meselesi bağlamında önemli tartışma başlıklarından birisi Kürdistan’ın sömürge olup olmadığıydı. Devrimci Sol’un ve Yeni Çözüm dergisinin bu konudaki tavrı, kendisi zaten yeni-sömürge olan bir ülkenin sömürgesinin olmayacağı yönündeydi. Türkiye iki uluslu bir yeni-sömürgeydi, dolayısıyla iki halk da emperyalizmin sömürüsü altındaydı. Kürt halkının özelliği, onun fazladan bir de ulusal baskı görüyor olmasıydı. Ne var ki, Kürt ulusunun hakim sınıfları da emperyalizm ve oligarşiyle ya bütünleşmiş ya da bütünleşmeyi arzu ediyordu. Dolayısıyla ulusal bir pazar oluşturmak onların da çıkarlarına değildi, yani Kürt egemenleri de bağımsızlık istemiyordu.

Yeni Çözüm dergisinin Kürt meselesindeki ayırıcı özelliklerinden biri de bu tahlilden doğar: İki ulusun halk kesimleri, aynı sosyo–ekonomik yapıda, aynı siyasi rejim altındadır ve aynı oligarşi tarafından ezilmektedirler. Dolayısıyla iki ulusun vereceği özgürlük mücadelesi birbirinden ayrılmaz: “Ulusal ve sınıfsal baskının sosyal temeli bir ve tek olduğu için, ulusal ve sosyal kurtuluş iç içe geçmiştir” (s. 328).

Dergiye göre iki halkın birleşerek örgütleyeceği bir halk devrimi, hem yeni-sömürgeyi emperyalizmden kurtaracak, hem de Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Zaten daha önce ismini andığım broşür de Devrimci Sol’un gerçekleştirmeye aday olduğu “demokratik halk devriminin” iki temel noktayı kapsadığını söylüyordu: “Emperyalizmi kovmak, oligarşiyi yıkmak” ve “Kürt halkının, kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkını tanımak” (Dava Dosyası, 1991, s. 127).

Yeni Çözüm dergisi iki halkın milliyet tabanında değil, sınıf tabanında bir örgütlenme etrafında birleştirilmesi gerektiğini söylemekle birlikte, bunu yaparken ezilen ulusun taleplerine sahip çıkılmazsa, küçük-burjuva milliyetçiliğin propaganda yapabileceği bir boşluk yaratılacağını düşünüyordu.

Derginin bu siyasi çizgisi, 1989 ve 1990 yılında çıkan yeni sayılarda ve Kürt meselesinin mevcut durumunun çözümlendiği yeni yazılarla da sürdürüldü. Derginin 27. sayısında yayımlanan “Dersimler, Halepçeler, Cudiler Kürt Halkı Gerçeğini Yok Edemeyecektir” başlıklı yazı, tüm katliamlara rağmen Kürt halkının “başkaldırı ruhu yok olmamış, Kürt halkında bugün, o ruh ve inanç olanca canlılığını koruyor, dumanlı dağlardan isyan ateşleri hiç eksik olmuyor” (s. 584) diyerek bir yandan Kürdistan’daki isyanı destekliyordu.

Yeni Çözüm’e göre PKK’nin 1980’lerdeki silahlı mücadelesi halkı hızla saflaştırmış, öfkesini dışa vurabileceği bir kanal açmıştı. Bu bakımdan derginin Kürt milliyetçi hareketinin silahlı mücadelesinde Mahir Çayan’ın tezlerinin doğrulanışını gördüğü söylenebilir. “Silopi Halkının Onuru” başlıklı yazı şöyle der:

Ulusal içerikte de olsa, sınıfsal içerikte de olsa, gerilla mücadelesinin yığınları nasıl harekete geçirdiği Silopi örneğiyle yaşanmaktadır. Sürdürülen mücadele karşısında oligarşinin terörünün … yığınlarda yarattığı sinmişliği nasıl parçalayıp, kitle hareketlerinin boy göstereceğini ortaya koymuştur (s. 601).

“Kürdistan Kürt Halkınındır” başlıklı 1990 tarihli bir yazı ise “Silahlı mücadelenin yarattığı bilinç, halkı yeniden şekillendiriyor, eskimiş, çürümüş feodal-burjuva değerleri yıkıyor,” diyecekti (s. 830). Yeni Çözüm’e göre PKK’nin giderek yükselen mücadelesi karşısında emperyalizmin ve oligarşinin önünde iki seçenek vardı:

Ya ulusal harekete göstermelik de olsa bazı tavizler verilecek ya da geleneksel yöntemler katlanarak ivmesi yükseltilecektir … Birinci yol kendi içinde belirli riskleri taşır. Her şeyden önce gelişen hareketin inisiyatifinin elde tutulabileceğinden emin olunması gerekir … Şu an böylesi bir gelişme uzak göründüğünden kısa vadede tek çözüm kalıyor. O da ikinci yolun tercih edilmesi! (s. 586).

Bunlarla birlikte, Yeni Çözüm’ün PKK’ye yönelik milliyetçilik eleştirisi de sürmüştü. Dergi, PKK’nin programının “sosyalizme yönelebilecek net bir programdan ziyade” ulusal kimliğe odaklı, sınıfsal bakış açısını bulandıran bir program olduğunu söylüyordu.

Yeni Çözüm’den Mücadele’ye

Yeni Çözüm’ün yayın hayatını noktaladığı 1990 yılı, Devrimci Sol hareketinin de 12 Eylül’ün kuşatmasını yarmaya ve kitleselleşmeye başladığı bir yıl olmuştu. Bu yeni durum karşısında aylık bir dergi olan Yeni Çözüm’ün istenen etkiyi yaratmayacağı düşünülmüş olmalıdır ki derginin yayın hayatına son verildi.

Mucadele_Kapak-291x300

Dergi 12 Eylül’ün büyük ideolojik gerileme ortamında Türkiye solunun çözmeye uğraştığı teorik sorunlara getirdiği yanıtlar açısından doyurucu bir dergiydi. Yeni Çözüm’ün ve Savunma’nın sayfalarında geliştirilen teoriler Sovyetler Birliği’nin çöktüğü bir dönemde ideolojik krizin aşılmasını mümkün kıldı. Emperyalizme karşı bağımsızlık ve demokrasiyi sahiplenen net bir tavır alınırken, gelişen Kürt hareketi karşısında da şovenizmden kaçınılmış oldu.

Öte yandan Yeni Çözüm bir kitle yayını değildi. Sadece aylık olması itibariyle değil, yazıların üslubu kullanılan kavramlar itibariyle de okurun devrimler tarihi, Marksizm-Leninizm ve Türkiye solunun tarihi gibi pek çok şeyi önceden bildiği varsayılıyordu. Bu bakımdan daha ziyade hareketin kadrolarına, solun diğer kesimlerine ya da politik aydınlara yönelik bir yayındı.

Derginin kapatılmasının hemen ardından 15 günlük olarak yayımlanmaya başlayan Mücadele’nin baş yazısında, bu durum şöyle ortaya konulmuştu:

Mücadele yükseliyor, kitleselleşiyor … Bu süreçte geniş kitlelere daha somut, açık ve güncel politika götürecek, olayların ve gelişmelerin hızını yakalayacak 15 günlük bir gazeteye ihtiyacımız var. Bunun için 33 sayı ve 3,5 yıl boyunca yayın hayatını sürdüren aylık Yeni Çözüm Dergisi görevini ve işlevini tamamladı (Mücadele, 15-31 Temmuz 1990, s2).

 

Referanslar

Devrimci Yol Hareketinde Tasfiyecilik ve Devrimci Çizgi”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 11-80 içinde.

“Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 81-146 içinde.

“THKP-C ve İki Sapma”, Dava Dosyası. Haziran Yayınevi. İstanbul, Ocak 1991, s. 147-274 içinde.

Çözüm Seçme Yazılar. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1994.

Karataş, İ. Erdoğan, T. Özkök, A. Turan, Ş. Şen, Z. Polat, M. Göleli. Direniş, Ölüm ve Yaşam. Boran Yayınevi. İstanbul, 2000.

Karataş. Kongre Belgeleri -1. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1995.

Dursun Karataş, ed. Devrimci Sol Savunma: Haklıyız Kazanacağız. Haziran Yayınevi. İstanbul, 1989.

Mücadele dergisi. 15 Temmuz – 31 Temmuz 1990.

Sinan Kukul. Bir Direniş Odağı Metris: Metris Tarihi. Yar Yayınları. İstanbul, 1998.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin Program Tasarısı. Ermiş Verlag, 1987.

12 Eylül’den Uyanırken: Yeni Çözüm Dergisi

– 1. Bölüm –

Devrimci Sol (DS) hareketinin ortaya çıkışı. DS’nin siyasi literatürünün ilk ürünleri. 12 Eylül’den sonra DS teorisinin iki teması. Yeni Çözüm dergisinin doğuşu. Sovyetler Birliği’ne yönelik eleştiriler.

Cozum_Kapaklar

Bugünden bakıldığında manzara iç karartıcı gibi görünür. 1972 yılının Mart ile 1973 yılının Mayıs ayları arasında Türkiye devrimci hareketi üç koldan darbe yemişti. Öldürülen onlarca devrimci içerisinde “beyin takımı” diyebileceğimiz, düşünceleri Türkiye tarihine izler bırakacak kurucu önderler vardı. Ancak çok değil, bir sene sonra Türkiye’deki sınıf mücadelesi tekrar hız kazanınca, bedel ödemenin yok olmaya değil, kök salmaya yol açtığı anlaşıldı.

1974 yılında, yani Kızıldere’nin suyu hala daha kırmızı akarken pek çok insan yarım kalan mücadeleyi sürdürmek, başlatılan şeyi tamamına erdirmek için tekrar bir araya gelmeye, tartışmaya ve örgütlenmeye girişti. Bu dönemde Türkiye solunun geniş bir kesimi Mahir Çayan’ın Kesintisiz Devrim teorisinin etkisi altındaydı.

Çayan’ın tezlerini pratiğe dönüştürmek isteyen bu gruplardan biri de Devrimci Sol (DS) hareketiydi. Bu yazının konusu olan Yeni Çözüm dergisine uzanan yolun ilk taşları bu sıralarda Devrimci Sol kadroları tarafından döşendi.

Yeni Çözüm’e giden yollar – 80 Öncesi

Devrimci Sol’un kökeni 1975 yılında İstanbul’da oluşturulan Kurtuluş Grubu’na dayanır. Bu grup bir süre sonra Ankara’da bulunan Devrimci Yol (DY) hareketiyle birlikte çalışmaya başlar. Ne var ki, bu birlik uzun sürmez ve Kurtuluş Grubu, Şili’deki Devrimci Sol Hareketi’nden (Movimiento de Izquierda Revolucionaria) esinlenilen Devrimci Sol ismiyle bağımsız yeni bir harekete dönüşür.

Bu ayrılığın nedenlerini açıklayarak DY’yi eleştiriye tabi tutan Devrimci Yol Hareketinde Tasfiyecilik ve Devrimci Çizgi (1978) isimli broşür, DS literatürünün başlangıcı sayılabilir ve hareketin zamanla daha da olgunlaştırarak Yeni Çözüm dergisinde okura sunmaya başlayacağı siyasi çizginin nüvelerini de içinde barındırır.

Bu broşürde DY “halk savaşı” ve “silahlı propaganda” gibi Çayancı teorileri ciddiye almamakla eleştirilir. Buna göre DY’cilerin asıl amacı silahlı mücadeleyi sessizce tasfiye etmektir. Buna paralel olarak da hareket “yaygın kitle ilişkilerinin ön planda olduğu, bu ilişkileri ayakta tutacak dikey örgütlenmenin ise önemsenmediği (daha doğrusu kof bir kadrolaşmanın olduğu) bir noktaya” çekilmiş, Mahir Çayan’ın düşünceleri yavaş yavaş terk edilmiştir (Dava Dosyası, s. 55).

Bu ayrılmayla birlikte, DS kadrolarının devrimci pratik yanında hızlı bir teorik üretim sürecine de girdiklerini görüyoruz. Hareketin 12 Eylül’e kadar yayımladığı broşür ve kitaplarda, bir yandan giderek güncel bir mesele haline gelmeye başlayan Kürt meselesine ilişkin konumunu netleştirmeye çalıştığı, diğer yandan da Mahir Çayan çizgisindeki diğer hareketlerle kendi arasındaki farklıları vurguladığı görülür.

1979 ve 1980 yıllarında yayımlanan Kürdistan ve Türkiye’de Kürt Sorunu ile THKP-C ve İki Sapma broşürlerinin bu işlev akılda tutularak yazıldığı söylenebilir. Özellikle ilk metin DS hareketinin ve Yeni Çözüm dergisinin 1990’larla birlikte giderek daha fazla önem kazanan Kürt meselesine bakışının genel çerçevesini çizecektir.

12 Eylül darbesinin etkisi

Darbeyle birlikte DS hareketinin önderleri ve kadroları tutsak düşer. Darbe hapishanelerinin koşulları düşünüldüğünde, 12 Eylül’ü izleyen ilk yıllarda DS’nin teori üretimini geri plana alarak, hapishanede var olma savaşı içine girdiği gözlenir. Devrimci şiddet eylemleri tamamen sonlandırılmadıysa da, bunların dozunun azaltıldığı bir “ricat” (geri çekiliş) 1985 yılında ilan edilerek, hareketin varlığının dışarıda olabildiğince korunmasına, içeride ise cuntanın dayatmalarına teslim olunmamasına çalışılır.

DS’nin kadrolarının da katıldığı ve üç şehit verdiği 1984 Ölüm Orucu Direnişi’nin ardından hapishanelerde durumun kademeli olarak iyileşmesiyle birlikte hareketin dışarı açılması ve teori üretimi yeniden başlamıştır.

Devrimci Sol’un bu dönemdeki teorik üretimleri iki türe ayrılabilir. Bunlardan ilki hareketin hapishanedeki direniş yıllarında edindiği direnme deneyimlerinin, ideolojik mücadelenin tartışıldığı sosyo-psikolojik metinlerdir. Örneğin 1987 yılında yayımlanan Direniş, Ölüm ve Yaşam isimli kitap, ölüm orucu direnişçilerinin direniş boyunca tuttukları günlüklerden oluşur. Burada hareketin kadrolarının büyük teorik çıkarımlardan ziyade, hapishanede direnmenin psikolojisine ve insan ilişkilerine dair etkileyici gözlemlerine rastlanır.

Yine bu çizgideki bir başka çalışma, 1989 yılında yayımlanan Metris Tarihi isimli kitaptır. Devrimci Sol üyesi Sinan Kukul’un kaleme aldığı, hapishane koşullarına ilişkin bir Marksist etnografya çalışması sayılabilecek eser, Devrimci Sol’un kadrolarının Metris Hapishanesi’ne girişlerinden ölüm orucu direnişinin meyvelerini toplamaya başladıkları ana kadar geçen süre içinde, hapishane idaresi ve devrimciler arasında sürüp giden irade savaşını ayrıntısıyla ele alan bir metindir. Burada da Türkiye ve Dünya gündemine ilişkin büyük tahlillerden ziyade, hapishane gibi kapalı ve dar bir mekanda direnme psikolojisinin nasıl şekillendirildiğine dair izlenimler, kişilik çözümlemeleri ve taktik sorunlar ele alınmıştır.

Devrimci Sol hareketinin 1980-90 arasındaki teorik üretimlerinin bir diğer türü, Türkiye’ye ve Dünya’ya ilişkin büyük ölçekli çözümlemeleri barındıran metinlerdir. Bunun en ilginç örneği, hapishanedeki kadrolarla yapılan tartışmalarda kolektif olarak yazılan 1000 sayfayı geçkin Devrimci Sol Savunması’dır. Devrimci Sol Davası için hazırlanan bir savunma olan bu metnin, hukuki bir belge olmaktan çıkarak hareketin siyasal ve ideolojik birliğini de sağlaması düşünülen, SSCB’den kadın sorununa, Türkiye tarihinden aydın meselesine kadar geniş bir yelpazede Devrimci Sol’un perspektifini açıklayan bir metin, bir el kitabı olmasının planlandığı bellidir.

1988 yılında tamamlanıp okunmaya başlanan Devrimci Sol Savunması yakından incelenip, DS’nin diğer teorik üretimleriyle bir bütün olarak ele alındığında, savunmanın temelini oluşturan düşüncelerin pek çoğunun daha önce bir başka yerde, Yeni Çözüm dergisinde parça parça dile getirildiği görülür. Yeni Çözüm dergisi bu bakımdan DS önderlerinin hareketin ideolojik çerçevesini tüm kadroların görüşüne sundukları bir tartışma ortamı vazifesi gördü denilebilir.

Yeni Çözüm dergisi ilk kez 1986 Aralık’ında bir aylık dergi olarak çıkmaya başladı ve 1990 Temmuz’una kadar yayın hayatına devam etti. Dergi, tıpkı aynı dönemde yazılan Savunma gibi, Türkiye solunun eleştirisinden, dünya devrimler tarihine kadar uzanan bir konu zenginliğine sahipti. Bu yazıyı makul bir uzunlukta tutmak için Yeni Çözüm dergisindeki belli başlı üç meseleye odaklanmak yerinde görünüyor:

  • DS’nin o sıralar çökmenin eşiğinde olan Sovyetler Birliği’ne ve Doğu Bloku’na bakışı, bu ülkelerdeki kapitalist restorasyona ilişkin görüşleri.
  • Hareketin 12 Eylül Darbesi’nin etkisiyle düzeniçileşmeye başlayan Türkiye soluna ve “örgüt korkusuna” yenilen aydınlara yönelik eleştirileri.
  • PKK’nin silahlı eylemlere başlamasıyla solun gündemine en şiddetli biçimde giren Kürt meselesi konusundaki tezleri.

Yeni Çözüm’e göre Sovyetler Birliği

Yeni Çözüm’ün yayımlandığı dönemin önemli tartışma başlıklarından biri, Sovyetler Birliği’nde uygulanmakta olan sosyalizmin niteliğiydi. Bilindiği üzere Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle birlikte, dünyadaki halk hareketleri büyük bir gerileme yaşayacak, sosyalizme ve kendilerine duydukları güveni yitireceklerdi.

Oysa DS’ye baktığımızda tersi bir durumla karşılaşıyoruz. Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin yeniden kurulması gündeme alınmışken, Türkiye’de Devrimci Sol ısrarla sosyalizmi savunuyor, birkaç yıl sonra yapacağı atılıma hazırlanıyordu. Hareketin kitleselliğini geliştirmeye devam etmesinde, SSCB yıkıldıktan sonra buna ilişkin ciddi bir sarsıntı yaşamamış olmasında, onun Sovyetler Birliği’ne yönelik bakışının da bir payı olduğuna şüphe yok.

Türkiye solunda uzun yıllardır SSCB’ye yaslanan ve onun siyasi çizgisini izleyen hareketler vardı. Bu hareketler 12 Eylül’ün de etkisiyle olsa gerek, Sovyetler’in yaşadığı krizi “sosyalizmin krizi” olarak görmüş, varlık zeminlerini sorgulamaya girişmişlerdi. Öte yandan Devrimci Sol için SSCB, “sağ-revizyonist çizginin” uzun yıllardır hakim olduğu, uzun bir çözülme sürecinin son demlerini yaşayan bir ülkeydi.

Yeni Çözüm’deki SSCB yazılarının ikili bir tavır izlediği söylenebilir. Bir yandan SSCB’nin izlediği revizyonist politikaların değişik alanlardaki etkileri ele alınıyor, bunların eleştirisi üzerinden hareket kendi Marksizm-Leninizm anlayışını öne çıkarıyordu. Diğer yandan da emperyalist saldırılar ve karşı-devrimler karşısında sosyalizmin bu ilk deneyinin mirası sahipleniliyordu.

1956 yılının SSCB tarihindeki dönüm noktalarından biri olduğu söylenebilir. Bu yıl gerçekleştirilen Sovyetler Birliği Komünist Partisi 20. Kongresi’nde gizli bir konuşma yapan Kruşçev, Stalin’in SBKP Genel Sekreteri olduğu süre içerisinde benimsediği politikaları eleştirmiş ve bir “destalinizasyon” politikası doğrultusunda, SSCB siyasetine yeni bir yön verme çağrısı yapmıştı. Kruşçev’e göre bu dönemin baskı politikalarının yerine daha demokratik bir yaklaşımın benimsenmesi gerekiyordu. Yeni Çözüm’e göreyse Kruşçev’in politikaları SSCB’deki durumu iyileştirmek şöyle olsun, ülkede bundan sonra başlayan çözülmenin yegane sebebiydi.

SSCB’yi ele alan yazılardaki üsluptan, Yeni Çözüm’ün Stalin’i savunmaya özel bir önem verdiği söylenebilir: “Bugün devrimle karşı-devrim arasında süren propaganda savaşının merkezinde yer alan Stalin’i savunmak, ML’ler için her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Bugün Stalin’i savunmak bir yerde sosyalizmi savunmakla özdeşleşmiş gibidir” der “SSCB Gerçeği, Gorbaçov ve Devrimci Tavır” başlıklı bir dergi yazısı (Çözüm Seçme Yazılar, s. 285). Dergiye göre sosyalizmin İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından maddi bir güç haline gelmesinde Stalin önderliğinde izlenen politikaların da payı vardı. 1930’lar ve 40’lar boyunca Stalin önderliğinde yürütülen kolektivizasyon ve sanayileşme politikası, Sovyetler Birliği’ni dünya çapında bir güç haline getirmiş ve yine Stalin’in ve SBKP’nin önderlik ettiği anti-faşist direniş sayesinde Naziler yenilgiye uğratılarak sosyalizm ayakta tutulmuştu.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’deki bu gidişat Kruşçev’in revizyonist politikaları ile tersine çevrilmiş ve ülke çapında bir geri gidiş başlamıştı. Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında daha sonra kendini gösteren ve dünya solunu bölen çelişkilere ya da Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında bulunan Doğu Avrupa ülkelerindeki sorunların kaynağına bakılacak olursa, asıl sorunun bu revizyonist politikalar olduğu görülebilirdi.

Yeni Çözüm dergisinin Kruşçev’le başladığını ve sonraki yıllarda daha da derinleştiğini söylediği bu revizyonist politikalara yönelik eleştirisi üç başlık altında toplanabilir.

“Emperyalizmle barış içinde bir arada yaşanmaz”

Derginin eleştiri yönelttiği ilk revizyonist politika, SSCB’nin emperyalizme karşı on yıllardır izlemekte olduğu barış ve denge politikasıydı. Üstelik Sovyetler bununla da yetinmeyip, dünyadaki baş çelişkinin, yani en önemli meselenin SSCB ile emperyalistler arasındaki mücadele olduğunu ileri sürüyordu. Sovyet politikacılarına göre dünyadaki tüm sosyalistlerin yapabileceği tek bir şey, izleyebileceği tek bir doğru politika vardı: SSCB’nin sözünü dinleyip, ona göre siyaset yapmak.

Yeni Çözüm’e göre SSCB’nin bu anlayışı dünyadaki devrimci mücadeleleri zayıflatan, yanlış bir düşünceydi. Her halkın kendi sorunları, kendi devrimci mücadelesi SSCB’nin istikrarına ve emperyalistlerle kurduğu dengeye kurban ediliyordu artık. Şöyle diyordu bir dergi yazısı:

Sovyetler’in uluslararası siyaseti nükleer bir savaşın her ne pahasına olursa olsun engellenmesi üzerine kurulmuştur. Nükleer savaşın, insanlığın geleceğini tümden ortadan kaldıracağı görüşünden hareketle, emperyalizm ile uzlaşma yolları aranmakta, dünya halklarının çıkarları “barış” için bir yana atılabilmektedir … Dünyanın herhangi bir bölgesinde ortaya çıkan çatışma emperyalizmi zayıflatıp zayıflatmaması noktasından değil, nükleer bir savaşa neden olabilecek bir kıvılcım olup olmadığı noktasından ele alınarak değerlendiriliyor (s. 290).

Yeni Çözüm’e göre barış siyasetinin fazlaca vurgulanması özgücüne ve dünya halklarının mücadelesine yönelik bir güvensizlik, emperyalizme gizliden gizliye bir teslimiyet demekti. Zira SSCB’nin Küba Devrimi karşısında takındığı mesafeli tavır, Vietnam Devrimi’ne verdiği desteği kesmesi, Nikaragua Devrimi’ni yine uzaktan seyretmesi bu politikanın sonucuydu. Devrimci mücadelenin sürdüğü diğer ülkeler de bu “barış” politikasının kurbanı olmuş, SSCB tarafından yüzüstü bırakılmışlardı. Oysa emperyalizm var oldukça barış olamazdı ve bu nedenle de barış bir stratejik hedefe dönüştürülmemeliydi:

Bugün artık II. Paylaşım Savaşı öncesinde olduğu gibi tek ülkede sosyalist anavatanı yaşatma sorunu, güncel temel bir görev değildir. Aksine bugün, emperyalizmin saldırgan yüzünü teşhir etmek ve dünya halklarının devrimini ilerletmek dünya sosyalist güçlerinin en temel görevidir (s. 434-435).

Üstelik SSCB’nin bu hatalı dış politikasının, devrimci mücadelenin devam ettiği ülkeler üzerinde de olumsuz bir etkisi olmuştu. Sovyetler Birliği’nin etkisi altındaki yerel Komünist Partiler bu “barış” siyasetini benimsemiş, devrim yapmaktan ziyade bulundukları ülkenin egemen sınıflarıyla halk sınıfları arasında uzlaşma ve barış sağlama derdine düşmüşlerdi. “Burjuvazinin ilerici kesimlerini SSCB’den soğutmamak” gibi gerici amaçlar peşinde koşarken devrimci mücadeleyi bir kenara atmışlar, reformist politikalar izlemeye başlamışlardı.

Bunun sonuçları çok olumsuzdu: SSCB’nin etkisi altındaki Komünist Partiler devrim için silahlı mücadele veren hareketleri, diğer sosyalist örgütleri ‘anarşist’, ‘terörist’ ya da ‘provokatör’ olmakla suçlamaya başlamış, statükonun sol içindeki koruyucularına dönüşmüşlerdi. Hatta bu uzlaşma politikası öyle bir noktaya varmıştı ki, Sovyet lideri GorbaçovAsya’nın çeşitli bölgelerinde cepheleşmenin hızını kesmek ve buradaki durumu istikrara kavuşturmak yerinde olacaktır” diyecekti. Yine Sovyetler Birliği’ne yakınlığıyla bilinen Türkiye Komünist Partisi, 12 Eylül darbecileri içinde Amerikan karşıtı, “şu ya da bu ölçüde de olsa ulusal çıkarları gösteren güçler” (s. 29) olduğunu ileri sürebilmiş ve darbenin sorumlularından biri olarak ‘maceracı’ solu göstermişti.

İdeolojik ve kültürel mücadeleden vazgeçildi

Yeni Çözüm tarafından eleştirilen ikinci revizyonist politika, bu ‘barış içinde yarış’ teorilerinin SSCB içindeki yansımalarıyla ilgiliydi. Barış ve uzlaşma teorileri ağır basıp, emperyalizme karşı verilecek dişe diş siyasi ve askeri mücadele bir kenara atılınca, SSCB’nin elinde yalnızca ekonomik yarış, üretimin daha verimli hale getirilmesi gibi ‘mücadele’ formülleri kalmıştı. Ekonomik yarış ve verimlilik fikriyle birlikte merkezi planlama bir kenara bırakılmış, farklı bölgeler ve kurumlar arasında rekabet özendirilmiş ve hatta özel sektörün oluşmasına izin verilerek “ekonomik rasyonalizasyon” başlatılmıştı. Ancak bütün bunlar yapılırken ideolojik mücadele görmezden geliniyordu.

Örneğin SSCB’de serbest girişim hakkının tanınmasının ardından 70 bin aile kendi işinin sahibi olmak için başvuru yapmıştı. Dergiye göre bu durum SSCB’nin kapitalist olduğu anlamına gelmezdi, “ama 70 bin ailenin, bireyci, çıkarcı, yoz düşüncelerini ve alışkanlıklarını yaygınlaştıran, 70 bin kötülük odağı olduğunu da unutmamak” gerekirdi (s. 281).

İşte bu politika yüzünden, mücadelenin kültürel ve ideolojik boyutlarını temsil eden burjuva alışkanlıkların ezilmesi, Che’nin bahsettiği yeni-insanın yaratılması gibi süreçler kesintiye uğraşmış ve SSCB’de çoktandır bir yozlaşma başlamıştı: “Tehlikeli olan maddi sorunların çözümünün temel amaç haline getirilmesidir” diyecekti Yeni Çözüm’deki “Macaristan: Sosyalizmden Nereye?” başlıklı yazı, “üretici güçlerin gelişimi bütün sorunları çözmek için yeterli değildir,” (s. 529).

Dergi yazarlarına göre SSCB’nin bu yaklaşımı bir tür ekonomizmdi. Çin ve Küba gibi geri kalmış ülkelerdeki deneyimler, sosyalizmin inşasında üretici güçlerin maddi gelişiminden ziyade, siyasal ve ideolojik yönün, kitleler arasındaki coşku ve kolektivizmin belirleyici olduğunu göstermişti. Hele ki, dünya ekonomisinin eşitsiz bir gelişme içinde olduğu ve devrimlerin geniş bir sanayi altyapısına ya da üstün teknolojiye sahip olmayan geri bıraktırılmış ülkelerde gerçekleştiği düşünülürse, bu ülkelerin emperyalizme karşı sağlam durabilmesinin tek yolu ideolojik mücadelenin asla elden bırakılmamasıydı.

Sosyalizmle birlikte insanlar maddi refaha kavuşabilirdi ama yüzyılların düşünme ve davranma alışkanlıklarından bir anda kurtulamazlardı. Bu yüzden kültür devrimi sürekli kılınmalıydı çünkü sosyalizmin bir diğer yüzü insanları kafaca sosyalistleştirebilmekti: “Politikanın belirleyiciliği esas alınarak, ekonomik yaklaşımlar terk edilmeli, altyapıda kolektivizm daha da geliştirilmeli, üstyapıda yeni insan tipinin kültürel şekillenmesi sağlanmalıdır” diyecekti dergi (s. 293).

Ancak SSCB bu doğrultuda hareket etmediği gibi, “bütün halkın devleti” gibi teorilerle ideolojik mücadeleyi iyice elden bırakmıştı. Yeni Çözüm’e göre “halkın devleti” tezi Marksizm-Leninizm’le ilgisi olmayan bir tezdi ve SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonra partinin genel çizgisi haline gelmişti. Ülke içinde sınıf savaşımının sona erdiğini, devletin ülke içindeki bütün sınıfların devleti haline geldiğini söyleyen bu tez, “işçi sınıfı ve emekçileri burjuvazinin restorasyon umutları ve girişimleri karşısında” silahsız bırakıyor, “sosyalizmin iradi örgütlenme süreci, partinin toplumu yeniden örgütlemesi süreci olduğu bilimsel gerçeğini” gözardı ediyordu (s. 787).

Dergi buna karşı bir ülkedeki sosyalizm mücadelesinin, altyapıdaki burjuvaziyi tasfiye etmiş olsa dahi aynı militanlıkla mücadelesine devam etmesi gerektiğini söylüyordu. Sınıfsız toplum bütün dünyaya hakim oluncaya dek sürecek bir mücadeleydi bu. Çünkü burjuvazi tek bir ülkede iktidarda kalsa dahi, o ülkedeki üslerinden sosyalizme yönelik ekonomik, ideolojik, siyasal saldırılarına devam eder ve sosyalist ülke içerisinde de kültürüyle, ideolojisiyle belirli bir olumsuz etki yaratırdı.

Böylesi bir toplumun üyesi olan komünist partiler de eski toplumun alışkanlıklarını ve zaaflarını içinde taşırdı. Hem toplumu hem de partinin kadrolarını bu zaaftan kurtarmanın tek yolu, sürekli bir sınıf mücadelesi içerisinde olmaktan ve halkın devleti yerine proletarya diktatörlüğünü savunmaktan geçerdi. Bu yapılmadığında parti halktan kopar, toplum çapında burjuva ideolojisinin etkisine girmek ve çürümek kaçınılmaz olurdu.

Komünist partiler halktan koptu, bürokratikleşti

Yeni Çözüm dergisine göre SSCB’de olan biten işte buydu. Kimi yazılar bu “sağ-revizyonist” politikanın SSCB çapında yaptığı etkiyi örnekleriyle göstermek için Afganistan, Macaristan, Polonya, Azerbaycan ve Ermenistan’ı ele alıyordu. İkinci Paylaşım Savaşı’nın ardından Sovyetler Birliği’nin sınırları ve etki alanı genişlemiş olmakla birlikte, önüne aşılması gereken yeni engeller dikilmişti. SSCB’nin çevre ülkelerinde köklü bir devrimci mücadele ya da sosyalizm deneyimine sahip olmayan ulus devletler vardı ve buralarda sosyalizmin inşası iç dinamiklerle değil, Kızıl Ordu’nun müdahalesiyle gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştı.

Buna karşılık SBKP ve yerel komünist partiler halkla daha fazla bütünleşecekleri ve daha devrimci bir politik çizgi izleyecekleri yerde, “üretici güçlerin gelişmesi” ve “barış içinde yarış” gibi politikalar benimseyerek halktan uzaklaşmışlar ve burjuva ideolojisinin sızabileceği boşluklar bırakmışlardı. Dergiye göre SSCB’nin politikaları komünist partiler içinde bürokratikleşmeyi, partinin üst kademelerinde çekişmeleri getirmişti. Toplum kesimlerinde ise siyasete yönelik bir ilgisizlik, burjuvaca zevklere ve yaşam tarzlarına yönelik bir özenti ve Rus şovenizmi başta olmak üzere milliyetçileşme gelişmişti.

Örneğin Macaristan’da parti ile kitlelerin kaynaşamaması sorunu, 1956 yılında Sovyetlerin bu ülkeye müdahale etmesini gerektirmişti. Ancak SSCB bunu aşmak için sorunun kaynağına inip ideolojik ve kültürel bir mücadele vermek yerine, küçük-burjuva alışkanlıkların güçlendirildiği, mal mülk edinme ve zenginleşme odaklı bir refah anlayışının getirildiği bir düzen kurulmuştu. Doğal olarak kapitalist düşünce ve alışkanlıklar kendini korumaya devam etmişti.

Bu politikalar Polonya’da da çok daha büyük yaralar açmıştı. 1970’lerle birlikte küçük mülkiyete izin verilmiş, kapitalizmle bağlar kurularak IMF’den borç alınmaya başlanmış ve kapitalizmin krizleri ülke içinde hissedilmeye başlandığında da revizyonist politikalar iflas ederek Polonya’da siyasi iktidar Dayanışma denilen işbirlikçi örgüte teslim edilmişti Yeni Çözüm’e göre.

***

Sovyetler Birliği’nin izlediği sağ politikaların etkisi yalnızca SSCB ve müttefiki ülkelerle sınırlı kalmamıştı. Tarihsel olarak Sovyet sosyalizmi ile güçlü bağları bulunan ya da dolaylı olarak ondan etkilenen Türkiye’deki sol siyasi partiler de SSCB’nin politikalarıyla aşama aşama yozlaştırılmışlardı dergiye göre.

Bu uzlaşmacı politikaların üzerine 12 Eylül darbesinin yarattığı ideolojik ve örgütsel erozyon da eklenince, hem solda hem de aydınlarda büyük bir yılgınlık baş göstermişti. Yeni Çözüm’deki yazılar bu nedenle ağırlıklı olarak Türkiye soluna ve aydınlara sert bir üslupla eleştiriler getirecekti.

2. Bölüm: Türkiye soluyla ve aydınlarla polemikler, Kürt sorununa bakış

Entelijansiya | Büyük Sovyet Ansiklopedisi

Buyuk_Sovyet_AnsiklopedisiYıllar önce York Üniversitesi’nin kütüphanesinde gezinirken Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘ne (BSA) denk gelmiştim. Ansiklopedinin sosyal bilimler maddeleri çok ilgimi çekmişti. Ancak o zamanlar cep telefonları bu kadar gelişmemiş olduğundan, sayfaların fotoğrafını çekmek, bunları daha sonra pdf’ye dönüştürmek mümkün değildi.

Geçen sene tekrar York’a gitme fırsatını bulduğumda bu sefer hazırlıklıydım. Bu güzel eserin kimi maddelerini itinayla fotoğraflayıp pdf’ye dönüştürdüm. Bu maddelerden biri de Entelijansiya maddesiydi ve çevirmek ne zamandır aklımdaydı. Sonunda arkadaşım Erdem Türközü’yle birlikte oturup çevirdik.

Entelijansiya önce Siyasol’da yayımlandı ama site kapanıp makale öksüz kalınca buraya almak istedim. BSA’daki bu maddeyi seçmemizin nedeni, hem toplumdaki yerimizi açıklığa kavuşturmak hem de sosyal bilimciler arasında “orta sınıf” kavramı konusunda yaşanan kafa karışıklığıydı.

“Orta sınıf” bir hayli sorunlu bir kavram. Eskiden İngiltere’de burjuvazi için kullanılırdı. Şimdi de küçük-burjuva demenin daha ‘bilimsel’ bir yolu olduğu sanılıyor, oysa ki burjuvazinin tüm kavramları gibi bir şeyleri açıklamak yerine gizliyor.

Entelijansiya maddesini bendeki bu kafa karışıklığını giderdiği için çok sevdim. Umarım siz de yararlanırsınız.


Büyük Sovyet Ansiklopedisi | Entelijansiya

Çevirenlerin Sunuşu

Entelektüel ya da aydın kavramı, günümüzde bir hayli daraltılmış anlamıyla, yalnızca akademisyen, yazar ya da sanatçıları imleyecek şekilde kullanılıyor. Bu anlam daralmasıysa beraberinde pek çok sorunu ve kafa karışıklığını getirdi.

Kapitalist düzen zihinsel emek gerektirdiği için geçmişte entelijansiya içinde sayılan mühendislik, öğretmenlik ve büro emekçiliği gibi pek çok mesleği standartlaştırıp yaygınlaştırdı. Bugün bu meslekleri yapan insanların ağırlıklı kesimi ile işçi sınıfı arasında büyük uçurumlar yok. Öte yandan, kafa emekçilerinin yaptıkları işlerin niteliği ve sosyalleşme ortamları kol emekçilerininkinden farklı olduğu için, bu kesimleri işçi sınıfına da dahil edemiyoruz.

İşte bu durum, entelijansiya kelimesinin yaşadığı anlam daralması ile birleşince, araştırmacılar böylesi mesleklerle uğraşan insanları nitelemek için yeni kavramlara yöneldiler. Hem bilimsel literatürde, hem de gündelik dilde kendine yer bulan “beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” gibi kavramlar bu ihtiyaca yanıt olarak çıktı.

Sorun burada başlıyor: “Beyaz yakalılar” ya da “orta sınıf” nitelemeleri entelijansiyanın farklı kesimlerinin durumunu belirsizleştiriyor, kafa karışıklığı yaratıyor. Beyaz yakalılara kimler dahil, kimler değil? Bir şirket yöneticisi ile üretim bandında çalışan bir mühendisi “orta sınıf” kavramı içine tıkıştırmak mümkün mü?

Haziran Ayaklanması sırasında sokakta karşılaşan bir proje yöneticisini, bir sanatçıyı ve Yüksek Öğretim Kanunu’nun 50/d maddesine bağlı olarak çalışan güvencesiz bir araştırma görevlisini “orta sınıf” diye paketleyip, bunların özlemlerinden, öfkelerinden, siyasal yönelimlerinden bahsetmeye başladığımızda bilimsel bir tespit değil, alelade bir pop şarkısı yaptığımızı bilmemiz gerek.

1969-1978 yılları arasında üçüncü kez 30 cilt olarak basılan Büyük Sovyet Ansiklopedisi‘nin ilgili maddesini çevirirken aklımızda bu kafa karışıklıklarına bir yanıt vermek vardı. Siyasol okurları için faydalı bir okuma olacağını umuyoruz.

Bu çeviriyi Kobanê’de savaşırken şehit düşen çevirmen, aydın ve savaşçı Nejat Ağırnaslı ile özgürlük ve devrim mücadelesinde şehit düşen tüm onurlu aydınlara adıyoruz.


Entelijansiya

Esas olarak karmaşık ve yaratıcı türden kafa emeğiyle ve kültürün geliştirilip yayılmasıyla profesyonel olarak meşgul olan insanları içeren toplumsal bir tabaka. İlk olarak yazar P. D. Boborykin tarafından 1860’larda kullanılan kavram, Rusçadan diğer dillere geçti. Başlangıçta genel olarak eğitimli insanlara gönderme yapan terim günümüzde bile sık sık bu anlamıyla kullanılır. Lenin’e göre “entelijansiya” sözcüğü, “genel olarak, tüm eğitimli insanları, serbest meslek sahiplerini, beden işçilerinden ayrı olarak, İngilizlerin deyişiyle beyin işçilerini” içerir (Poln. sobr. soch., 5. baskı, 8. cilt, s. 309, not). Entelijansiyanın çeşitli grupları farklı toplumsal sınıflara aittir ve entelijansiya bunların çıkarlarına hizmet eder, onları yorumlayarak ideolojik, siyasî ve kuramsal biçimlerde ifade eder.

Entelijansiya geliştikçe, onun toplumsal ve siyasî bir homojenliğe sahip olmadığı gitgide daha fazla telaffuz edilir hale geldi. Entelijansiyanın ilk biçimlerinin ortaya çıkışının ön koşulu, zihinsel işin bedensel işten ayrılmasıydı. Sadece bedensel işle meşgul olan insanların büyük çoğunluğuna ek olarak, doğrudan üretken işten özgürleşmiş toplumsal gruplar ortaya çıktı. Yeni gruplar devletin, hukukun, iktisadî işlerin yönetimi dahil kamusal işleri yönetti ya da sanatlar ve bilimler alanında çalıştı. Sömürücü sınıflar kendileri için kafa emeği üzerinde bir tekel oluşturdu. Bununla beraber bu mutlak bir tekel değildi.

Entelijansiyaya dahil en erken gruplar ruhban kastıydı. Ortaçağ boyunca pagan rahiplerin yerini, seçkin üyeleri feodal lordların sınıfına üye olan Hıristiyan ruhban aldı. Hekimlerin, öğretmenlerin, sanatçıların bazıları ve entelijansiyanın diğer üyeleri esas olarak serfler ya da köleler ya da özgür insanların alt tabakasının üyeleriydi. Ortaçağ boyunca gezgin alimler, öykü anlatıcıları, öğretmenler ve aktörlerin yanı sıra, kutsal metinlerin uzmanları -zaman zaman devlete radikal bir biçimde karşı görüşleri savunan insanlar- ezilen sınıfların entelijansiyası olma rolünü üstlendi. Antikitede ve Ortaçağ’da entelektüel iş mülk sahibi sınıfın bir ayrıcalığı olarak görüldü. Bununla beraber o zaman bile, hizmetlerini soylulara satarak hayatlarını kazanan filozofları, hekimleri, kimyacıları, şairleri ve sanatçıları içeren bir hizmet entelijansiyası belirdi. Çin’de hizmet entelijansiyası -eğitimli memurlar- en yüksek toplumsal saygınlığa sahipti ve Avrupa’da merkezileşmiş devletlerin gelişmesiyle, monarkların entelektüel hizmetçileri, yüksek yönetim konumlarına ulaştı.

Continue reading