Kitabım Çıktı: Türkiye’de Politik Tiyatro 1960-1972

Politik_Tiyatro_Kitabi2010 yılında Türkiye’deki politik tiyatrolar üzerine çalışmaya başladığımda, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisiydim.

Zamanımı Milli Kütüphane arşivlerinde, odaklandığım dönem olan 1960-1972 yılları arasındaki politik tiyatrolara ilişkin araştırmalar yaparak geçiriyordum. Öğle molalarında Milli Kütüphane’nin kantininden kurumuş tavuk ızgara yiyor, benim gibi araştırma yapan birkaç sosyal bilimciyle kısa sohbetler ediyordum.

Teorik çerçevenin oluşturulması, literatür ve arşiv taraması, yazım aşaması derken tezin yazılması iki yılımı aldı. İngilizce yazılan tezin Türkçeye çevrilip kitap formatına getirilmesi de yaklaşık bir altı ay sürdü. Tabii tüm bunlar bir yandan da para kazanmak için tercümeden tercümeye koştururken yapıldı. Türkiye’de sosyalizmin tarihini araştırırken insanın devlet bursu alası gelmiyor sevgili okur.

İşte araştırma bittikten yaklaşık iki yıl sonra, kitabım nihayet yayımlandı.

Başlığa ilham veren tarih

Sosyal bilimciler olarak tezlerimize başlık bulmak konusunda çok iyi olmadığımız doğrudur. Bu tezin de kuru, akademik bir başlığı vardı. “Kadife Koltuktan Amele Pazarına” isminin ilhamını bana yine arşivler verdi.

Continue reading

Türkiye Savaşta

Soma'daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Soma’daki madenci katliamından sonra kazılan mezarlar.

Analarla evlatların, karılarla kocaların her sabah son bir kez sarıldığı evler var Türkiye’de. Savaş zamanları hep olduğu gibi, düşman bir de yoksulluk olup sokulmuş bu evlerin mutfak dolaplarına. Rutubet olup yatak odalarına sinmiş, açlık olup midelere, korku olup beyinlere çökmüş.

Ama savaş devam ediyor. Binlerce yorgun beden sevdiklerine elveda dedikten sonra her gün, gece gündüz cepheye taşınıyor. Bazıları varmaları gereken yere bile varamadan, yollarda yakalanıyor ölüme. Pek çoğu var ki, ya bir arkadaşını ya da yakınını yitirmiş bu uğurda. Herkesin illa ki ölümle bir anısı var.

Çok sinsi bir savaş bu, önceden bildiklerimize benzemiyor.

Bu savaş madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde dövüşülüyor. Kimi çarpışmalar yerin yedi kat altındaki bir kara dehlizde, kimisi 30 katlık bir rezidansın dış cephesinden sarkan iskelede yapılıyor.

Kimyasal bombalar yerine karbonmonoksit dumanı var bu savaşta. Silah sesi yerine kopan bir asansör halatının sesi, yere çakılan iskelelerin gürültüsü duyuluyor. Yanarak ölünüyor, boğularak, ezilerek, gömülerek.

Tıpkı savaşlardaki gibi yüzer yüzer mezarlar kazılıyor.

Türkiye’nin mahalleleri var, evlerin kapıları ardına kadar açık. Önünde ayakkabılar birikmiş. Uzanıp bakınca çekyatlı salonlara doluşmuş kalabalığı, yaslı yüzlerin ortasında dizini döverek haykıran bir genç kadını görüyorsunuz. Kocasını kaybetmiş bu savaşta. Ama dilindeki öfkenin kime yöneldiği belirsiz. “İş kazası” diyor onu sakinleştirmeye çalışanlar, “kader”.

Bu bir savaş ama adını koyabilenlerin sayısı şimdilik az. Başımıza gelen musibetlerin adını “savaş” değil de “hayat” ya da “kader” koydukları için düşmanın kim olduğu anlaşılmıyor. İnsanın düşmanı ona iş verir mi? İnsan hiç düşmanını 4 yılda bir oy vererek başa getirir mi?

Ama dedim ya, sinsi bir savaş bu, gözümüzü dört açmamız gerekiyor.


Yazı ilk olarak Gezite‘de yayımlandı.