Önce Barış, Sonra Yağma: Belfast ve Diyarbakır

Halk savaşı uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreci kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Deneyimli gözler yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye döner.


Diyarbakır eski Belediye Başkanı Baydemir ile TÜSİAD eski Başkanı Boyner “Yatırım Halayı”nda.


Uzun bir savaşın ardından sermaye düzeniyle barışan şehirlere ne olur?

Merkezde elbette pahalı mağazaların bulunduğu AVM’ler olur. Fakat merak edip de şehrin eteklerine doğru ilerlerseniz, duvarlarında artık tarih olmuş gibi duran çatık kaşlı –kahrolsun!– sloganlar yazılı gecekondular görülür.

Merak ederseniz diyorum, çünkü barıştan sonra yoksulluğa yönelik ilgi ve merak bıçak gibi kesilir. Zenginlik esas tartışma konusudur. Şehir savaştayken, çatışmanın karargahı yoksul mahallelerdir. Ama barış zamanı yöneticilerinin ilk yaptığı şey, niyeyse rezidanslara taşınmak olur.

Bu yazı bir bakıma bu taşınmanın öyküsü.

Kürdistan’a Hücum: Yatırım Halayı

Kürt hareketinin son dönemde tekelci medyadan en çok övgü alan politikacılarından biri olan Selahattin Demirtaş, 2010 yılının Ekim ayında bir heyetle TÜSİAD’ı ziyaret etmişti. Çok istenen “barış süreci” başladığından buna uygun davranmak gerekiyordu. Faşist rejimin ortağı, oligarşinin elzem unsuru olan bir kuruluşla yapılan bu görüşme, karşılıklı iyi niyet mesajlarıyla sonlandı.

Demirtaş toplantı çıkışında konuştu:

TÜSİAD ile bugün son derece verimli bir görüşme gerçekleştirdik, son derece canlı bir tartışma ortamımız oldu… Aynı zamanda sayın Başkan ve yönetim kurulu üyelerini de iki Diyarbakır milletvekili olarak Diyarbakır’a davet ettik. Umut ediyorum kendileri en kısa zamanda bir toplantılarını belki Diyarbakır’da yapacaklar.

Bu vesileyle biz aslında başta bölge kökenli olmak üzere, bölgeye yatırım yapmak isteyen yurt içindeki ve yurt dışındaki bütün işadamları ve işverenlerini de TÜSİAD’ın Diyarbakır’da olacağı gün Diyarbakır’a davet edeceğiz. Oradaki sanayi odalarımız, yerel yönetimlerimizin hepsi çağrı yapmalıdır. Bölgede yatırımın motivasyonunu, heyecanını yaratacak bir çalışmayı belki de hep birlikte yapabilmeliyiz (Cumhuriyet, 27 Ekim 2010).

Çok geçmeden TÜSİAD başkanı Ümit Boyner Diyarbakır’a geldi. 14. Girişim ve İş Dünyası Zirvesi’ndeki konuşmasına Kürtçe “Diyarbakır bizim de evimizdir” diyerek başladığını okuduğumda biraz endişelendim. Fakat haberin altına yerleştirilen BDP’li Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Boyner’in birlikte halay çektiği fotoğraf yüreğime su serpti: İnsanlar mutluydu.

Tekelci kapitalizmin temsilcileriyle çekilen halayı böylesine coşkulu kılan şey, Demirtaş’ın “yatırımın motivasyonu, heyecanı” dediği şey olsa gerekti. Çok geçmeden Kürt illerinden gelen yeni haberler bu “yatırım halayı”nın tam gaz devam ettiğini gösterdi.

Yağma Hızlı Başladı

Uzlaşma süreci başlayınca Amed'de yapılması planlanan, fakat gelen tepkiler üzerine iptal edilen güzellik yarışmasını hatırlıyor musunuz?

Terörle mücadelede entegre strateji. Uzlaşma süreci başlayınca Amed’de yapılması planlanan, fakat gelen tepkiler üzerine iptal edilen güzellik yarışmasını hatırlıyor musunuz?

2012 yılında hükümet yatırımcılar için bir teşvik paketi açıkladı. Kürt halkına ait olan topraklar devletin planına göre yatırım yapmak isteyenlere parsel parsel verilmeye başlanacaktı.

Paket açıklandıktan kısa bir süre sonra, haberi alan sermaye, kendinden geçip Kürt illerine taarruza başladı. Telefonlar çaldı, araya adamlar sokuldu. Adeta kapitalist bir toprak reformu görüyorduk. Diyarbakırlı bir sanayici “Milletvekili devreye sokup Organize Sanayi Bölgesi’nden arsa isteyen bile var. Diyarbakır’daki girişimcilerin yanı sıra İzmir ve İstanbul’dan dahi talep alıyoruz. Diyarbakır OSB’de yatırım için yaklaşık 200 girişimci arsa tahsisi bekliyor” diyordu (Hürriyet, 17 Nisan 2012).

Kimin toprağını kime veriyorsunuz, denilmedi.

Kürt şehirlerinde kapitalizm daha önce hiç olmadığı kadar büyüyor. Tekelci sermayenin buraya yaptığı yatırımlar çoğalıyor; bazı firmalar fabrikalarını savaş yorgunu bu coğrafyaya kaydırıp, sendikasız ve ucuz işgücünü sömürme peşinde. Şimdilik adını “kalkınma” koydukları bu kapitalist saldırı yer yer Kürt halkının direnişiyle karşılansa da, Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edenler bu direnişi kırmak, sermayeye yol açmak için elinden geleni yapıyor.

Araştırmacı Ayşe Seda Yüksel, bir söyleşide “2007’de Diyarbakır’da, Kürt hareketinin siyasî elitleriyle şehirdeki işadamları arasında çok gergin bir ilişki olduğunu gözlemlemiştim. Sadece siyasî elit değil, Diyarbakırlılar genel olarak işadamlarını soyguncu, rantçı, güvenilmez olarak tanımlıyordu” diyordu (Yüksel, Nisan 2014).

On Gözlü Köprü’nün altından çok sular aktı. Intercontinental, Rixos ve Divan gibi otel tekellerinin yatırım yapmaya hazırlandığı Kürt şehirlerinin “siyasi elitleri” de çok değişti. Bunu fark eden bir araştırmacı,

Kürdistan’da yükselen ve yayılan kapitalizmden devleti ve sistemin kendisini sorumlu tutmamıza gerek yok. Suçlu bizzat kendi partimiz. Zira devlet … onca yıldır savaş ve zulümle ele geçiremediği coğrafyayı; işsizlikle, açlıkla terbiye edemediği ve mücadelesini kıramadığı Kürt halkını kapitalizmin mekanizmalarıyla ele geçirmeye çalışıyor. Üstelik son birkaç yılda, 30 yıldır tankıyla tüfeğiyle kat ettiğinden daha fazla yol kat etti.

diye yazıyor (Aslan, 22 Haziran 2014).

Kürt şehirleri bir daha asla aynı olmayacak. Peki, tam olarak ne değişecek?

Düzene teslim edilen diğer şehirlerin aynasına bir bakarsak, belki kendi geleceğimizi okuyabiliriz.

Belfast, İrlanda: “Bu Kavga Yatırım Kavgası”

Haziran 2013. Şehirde yapılacak G8 zirvesi için İngiliz polisi Belfast'ı kuşatmışken.

Haziran 2013. Şehirde yapılacak G8 zirvesi için İngiliz polisi Belfast’ı kuşatmışken.

Kuzey İrlandalı örgüt İRA, yaklaşık 20 yıllık bir silahlı mücadelenin ardından 1990’ların başında silah bırakmaya karar verdiğinde Sovyetler Birliği dağılmış, uluslararası devrimci mücadele gerilemişti. Mücadeleyi kavramayıp ucundan tutanların umutsuzluğu daha da büyüktü.

Sosyalist eğilimleri olan İRA ile İngiltere devleti arasındaki “müzakereler” 1994 yılında başladı. Örgütün içindeki uzlaşma yanlısı olmayan kesimlerin tasfiye edilmesi, bedel ödemiş olan halkın uzlaşmaya ikna edilmesi filan derken, 1998 yılı Nisan’ında karar aşamasına gelindi.

ABD Başkanı Clinton’un bizzat arayarak tarafları cesaretlendirdiği müzakerelerin ardından bir Cuma günü anlaşmaya varıldı: İRA bundan sonra İngiltere devletine kurşun sıkmayacak, Sinn Fein isimli bir siyasal partiyle seçimlere girecek, Mehmet Ağar’ın kulakları çınlasın, “düz ovada siyaset” yapacaktı.

Anlaşmanın adı “Hayırlı Cuma” konuldu.

Tesadüf o ki, Kuzey İrlanda uzlaşma süreci, tekelci sermayenin yüzyılın büyük saldırısını yaptığı 2000’li yıllara denk geldi. Kamu harcamalarının kesilerek sağlığın ve eğitimin özelleştirildiği, sendikaların dağıtıldığı, işsizliğin çoğaldığı 2000’ler. Üstelik Kuzey İrlanda halkı artık silahsız ve tehlikesizdi, kalkındırılmayı bekliyordu.

Belfast şehrinin kaderi işte böyle bir ortamda çizildi.

Hayırlı Cuma’dan “Hayırlı İşler”e

Halk kurtuluş savaşları uzun sürüyor olabilir. Ama sermayenin o kadar sabrı olmadığından barış süreçleri kısa kesilir. Silah sesleri susar susmaz havaalanlarından takım elbiseliler akın eder şehirlere. Önce boyun eğdirdikleri halkın temsilcileriyle çekilmiş samimiyetsiz fotoğraflar verir, ardından deneyimli gözleriyle yatırım ve işgücü istatistiklerini kontrol etmeye dönerler. Şehir merkezleri için imar planları yapılır.

Dönüşüm İrlanda’da da hızlıydı, öyle ki eski İRA komutanı, (eski) sosyalist Martin McGuinnes, uzlaşmadan birkaç sene sonra “Kuzey İrlanda yatırıma açıktır ve önündeki zorlukları göğüslemeye hazırdır” diyecektir. Artık İngiltere emperyalizminin dostu, medyanın gözbebeği bir milletvekili ve bakandır o (Nagle, 2009).

ABD Başkanı Obama ve en sağda eski solcu, anti-emperyalist McGuinness. Eski döneklerle egemenler bir araya geldiklerinde yüzlerinde hep bir gülümseme oluyor, nedendir bilinmez.

ABD Başkanı Obama ve en sağda eski solcu, anti-emperyalist McGuinness. Eski döneklerle egemenler bir araya geldiklerinde yüzlerinde hep bir gülümseme oluyor, nedendir bilinmez.

Çok geçmeden ABD’li sermayedarlar Kuzey İrlanda’ya dönük 800 milyon dolarlık bir yatırımın haberini verdiler. 2008 yılında New York belediye başkanı Michael Bloomberg’in öncülüğünde 100 kişilik bir ABD’li yatırım heyeti Belfast’a geldi. Bloomberg ziyaretin amacını Belfast’ı “dünyadaki en rekabetçi finansal merkezlerden birine” dönüştürmek olarak açıklıyordu (Kelly, 2012).

Sinn Fein’in liderlerinden Gerry Adams Bloomberg’in bu sözlerini memnuniyetle karşıladı, partisinin ülkeye yapılan yatırımları güvence altına almak için uğraştığını söyleyerek, ABD sermayesine kısaca “hayırlı işler” demiş oldu. İrlanda’da “yatırım halayı” çekmek olmayacağına göre, o gece başka bir eğlence bulmuş olmalılar (Nagle, 2009).

Kavramlar büyük bir hızla yenileniyordu.

Normalleşme = Alışveriş Merkezi

Aynı yıl Belfast’ta Victoria Square isimli bir alışveriş merkezi açıldı. Yapımı için 300 milyon dolar harcanan bu alışveriş merkezinde “Creme de la Mer yüz kremleri, Joseph pantolonlu takımlar ve son derece pahalı çantalar” satılıyordu.

Kapitalizmin “normalleşme”den anladığı buydu: Pahalı alışveriş merkezleri.

ABD’li sermayedarların ziyaretinin ardından şehir merkezi hızlı bir dönüşüm geçirmeye başladı. 2009 yılında başlatılan bir kentsel dönüşüm projesiyle yine milyon dolarlar harcanarak perakende satış mağazalarının, ofis alanlarının ve rezidansların bulunduğu yeni bir çevre düzenlemesi yapıldı.

“Şehir merkezindeki birkaç blokta yoğunlaşan lüks mağazalar ve restoranlar ile otobüs hattının diğer ucunda yaşayan işçi sınıfına mensup şehir sakinlerinin vahim koşulları arasındaki uçurum çarpıcıdır,” diyor bir araştırmacı (Kelly, 2012).

Bir başkası ise bu yapılan düzenlemelerle şehrin sokaklarının ve meydanlarının kamusal alan olmaktan çıktığını söylüyor:

İnsanlar fanustan mekanlarda yaşıyor, arabalarına binip korunaklı yollardan diğer fanuslara ulaşıyorlar. Bir fanustan diğerine. Ortam oldukça steril, yoksulları görmüyorlar, bayrakları ya da duvar yazılarını görmüyorlar. (akt. Mitchell, 2011)

Bir uzman, Belfast’taki kentsel dönüşüm projelerinden biri olan Lagenside projesiyle ilgili şöyle diyor:

İyi bir iş çıkardılar. [Oradaki] toplulukları dışladıkları, marjinalleştirdikleri ya da yerlerinden ettikleri gibi eleştiriler geliyor. Ama mesele mülkiyet meselesi ve bu da bir mülkiyet ekonomisi. (McAlister, 2009)

İşte o kadar.

Belfast’ta şehir merkezindeki ve zengin mahallelerindeki etrafı korunaklı duvarlar, dikenli tellerle çevrili rezidanslar var. 2002 yılından beri şehre 44 güvenlik kamerası yerleştirmiş.

“Barış süreci” dedikleri, silahlı yoksullardan korkan zenginlerin kendini garantiye alma süreci olmasın?

Tuzu Kurular

Belfast’taki uzlaşma süreci ve yatırımlar yalnızca şehrin manzarasını değil, insan profilini de değiştirdi.

Artık zengin mahallelerde yaşayan Nobel ödüllü “barış kahramanı” politikacılar ve kapitalistler dışında, gençliğini özgürlük mücadelesiyle değil de, alışveriş merkezlerinde dolaşarak geçiren yeni bir küçük-burjuva sınıf da doğdu Belfast’ta.

Bu sınıfa mensup insanların bir kısmı şehir merkezinde mağazalar, restoranlar ya da marketler açıyor. Bir kısmı yoksul bir aileden gelmesine rağmen, aldığı eğitim ve derinleşen kapitalist üretim ilişkileri sayesinde, daha yüksek maaşlı işler bulabiliyor.

Örneğin dünyaca ünlü Game of Thrones [Taht Oyunları] isimli dizinin setlerinden biri Belfast’ta. Bu dizinin şehre 65 milyon sterlinlik bir para getirdiği söyleniyor. Bu para tüm Belfastlılara eşit olarak dağılmıyor elbette ama yine de üst sınıfları memnun ettiği kesin.

İrlanda’daki mücadelenin gerilediği, eski değerlerin bir kenara atıldığı bu aşamada geçmişin kavgaya çağıran sloganlarına inançsız, uzlaşma yanlısı bir tavır bu sınıflar arasında çok yaygın. Şehirdeki turistleri rahatsız ederek kaçıran gösteriler, şehrin “imajını” zedeleyecek çatışmalar değil, gelirlerini arttıracak bir istikrar istiyorlar.

Bu düşünce bir kere hakim hale gelince, şehirdeki gösterilerin “kaba, modası geçmiş, boş işler” olarak görülmesi, emekçi sınıfa mensup insanların hak arama eylemlerinin istikrarı bozan istenmeyen provokasyonlar olarak değerlendirilmesi işten bile değil (Baker, 2013).

Yoksulluk Arttı, Ulusal Sorun Çözülmeden Kaldı

İşbirlikçileşme sürecinin meyvesini yiyenlerden bu kadar söz ettiğimiz yeter. Asıl soru: Belfast’ın emekçilerine, yoksullarına ne oldu? Uzlaşma sürecinden beş yıl sonra, 2003 yılında bir grup araştırmacı “Kuzey İrlanda’da Yoksulluk ve Toplumsal Dışlanma” başlıklı bir araştırma yayımlayarak ülkede neler olup bittiğini göstermiş.

Araştırma sonuçlarına göre “Kuzey İrlanda’daki yoksulluk oranları Büyük Britanya ve Güney İrlanda’dan daha yüksektir. Hangi yoksulluk ölçeği kullanılırsa kullanılsın, hanelerin ve insanların kayda değer bir kesimi yoksulluk içinde yaşamaktadır.” “Veriler Kuzey İrlanda’da eşitsizliğin çoğalmakta olduğunu gösteriyor” diyen rapora göre, bu eşitsizlik Britanya’nın herhangi bir yerindeki gelir eşitsizliklerinden çok daha fazladır (Hillyard, et al. 2003).

2005 yılında yapılan bir başka araştırmanın sonuçları çok daha çarpıcı:

16 ile 60 yaş arasındaki insanların %30’unun maaşlı bir işi yok; işgücünün %22’si yeterli para kazanmıyor; hanelerin %25’i evini doğru düzgün ısıtabilecek parayı bulamıyor; 100.000 çocuk ve 50.000 emekli yoksulluk sınırının altında bir gelirle yaşıyor; her yıl kimi yetersizliklerden ve yoksulluktan ötürü 3.000 erken ölüm gerçekleşiyor. (akt. Nagle, 2009)

2008 yılında başlayan dünya ekonomik krizi, Kuzey İrlanda halkının yaşam savaşının koşullarını daha da zorlaştırdı. İşsizlik ve yoksulluk arttı.

2013 yılında yapılan bir araştırma, Kuzey İrlanda’daki çocuk yoksulluğu oranının Birleşik Krallık’taki en yüksek ikinci oran olduğunu gösteriyordu. “Batı Belfast’taki çocukların %43’ü yoksulluk içinde büyüyor” diyen BBC’nin haberine göre, yoksul ailelerin yarıdan fazlası (%61) yemekten kıstıklarını ve %26’sı geçen yıl bazı öğünleri es geçtiklerini söylüyordu (BBC, 20 Şubat 2013).

Yine 2013 yılında çıkan bir başka haber, Kuzey İrlanda’daki yoksulluğun son 10 yılın en yüksek yoksulluk oranına ulaştığını söylüyor: “2010/11 döneminde mutlak yoksulluk içinde olduğu düşünülen toplam nüfus 232 bin iken, bu sayı geçen yıl 422 bine çıktı. Bunların 79 bini emekli, 109 bini çocuk.” (Belfast Telegraph, 30 Ağustos 2013)

Uzlaşma sürecinin tüm vaatlerine rağmen, Kuzey İrlanda’da ulusal sorun da çözülmüş değil. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin ülke içerisindeki ekonomik ve siyasal kontrolü devam ediyor. Ulusal sorun bir devrimle çözümlenemediği için, İrlanda halkı yalnızca sınıfsal olarak değil, inançları itibariyle de daha fazla bölünmüş ve kutuplaşmış durumda.

Belki inanması zor gelebilir ama, bugün Belfast’ın içinden 40 tane “barış duvarı” geçiyor. Toplam uzunlukları 20 kilometreyi bulan bu duvarlar, Protestan İrlanda mahallelerini Katolik İrlanda mahallelerinden ayırarak “barışı” sağlıyor. Bence bu kavramsal çarpıtmanın kendisi bile uzlaşma sürecinin özünü göstermeye yeter:

Koca bir yalan.

Yeniden Diyarbakır: Süreç Dersleri

Fotoğraf: Murat Germen | Flickr

Fotoğraf: Murat Germen | Flickr

Kuzey İrlanda’daki teslimiyet deneyimi bize uzlaşma sürecinin emekçi halka karşı ilan edilen bir savaşla birlikte yürüdüğünü gösteriyor. Bu bakımdan Türkiye’de yaşayan bütün halklardan devrimcilerin buradan öğrenebileceği şeyler var.

Bunlardan en önemlisi, uzlaşma süreçlerinin söylenenin aksine halklar içindeki uçurumları derinleştirdiği. Zaten böylesi uçurumların nedeni olan emperyalist düzene teslim olmak, bu uçurumların daha da çoğalmasını, yeni sömürü ve ezilme biçimlerinin yaygınlaştırılmasını getiriyor.

Dolayısıyla Türkiye’deki uzlaşma sürecinin kentsel mekanlardan başlayarak Kürt ulusu içinde yeni yeni bölünmeler, yeni ezilenler ve yeni ezenler doğuracağını söylemek abartı olmaz. Bugün Amed’deki Big Chefs restoranıyla gördüğümüz bu ayrışma, rezidansların AVM’lerin ve hapishanelerin gelişiyle boyutlanacak.

Ama uzlaşma süreci demek, aynı zamanda bir halkın ulus olmaktan kaynaklanan en temel haklarının bile kabul edilmeden, silah, müzakere ve demagoji yoluyla boyun eğmeye zorlanması demektir. Çözülmeden bırakılan bir ulusal sorun, Türkiye halkları içerisindeki çelişkileri de yatıştıracak yerde tırmandıran bir işlev görür.

Uzlaşma sürecinin ilk heyecanı geçip, sermayenin ve faşizmin saldırısı başlayınca; sınıfsal ve ulusal ayrımların ortadan kalkmak yerine derinleştiği, önceki ayrımcılık örüntülerinin devam ettiği anlaşılınca; Kürt emekçileri ve gençleri arasında oluşacak tepkinin nasıl biçimler alacağı ve faşizmin buna nasıl yanıt vereceğini kestirmek zor.

Bir başka ders, her uzlaşma sürecinde mücadelenin içinden çıkarak egemen sistemle pazarlığa oturan “temsilcilerin” süreç içerisinde halkı düzene entegre etmenin bir aracı haline gelmeleri, deyim yerindeyse işbirlikçileşmeleri. Başlangıçta şüpheyle yaklaşılan bu kişiler, Gerry Adams ya da McGuiness örneğinde olduğu gibi zamanla düzenin güvenini kazanıyorlar. Ezilen halk üzerindeki otoritelerini kullanarak bir yandan rejimin politikalarının daha rahat yürütülmesini sağlarken, bir yandan da halkın kendi kendini yönettiği izlenimini yaratmayı başarıyorlar.

Bunun ödülüyse büyük. Çeşitli ödüller, uluslararası görüşmeler ve toplantılarla taltif edilmenin yanı sıra, bu işbirlikçilerden bazıları içinden çıktıkları toplumun egemen sınıfları haline gelecek kadar zenginleşiyorlar. Bu burjuvalaşmanın nasıl gerçekleştiği ise ayrı bir araştırmanın konusu.

Yine de Türkiye Kuzey İrlanda değil

Ama tüm bu dersleri çıkarırken akılda tutulması gereken önemli bir ayrım bulunuyor: Kuzey İrlanda’daki yoksulluk ve baskı ile Türkiye ve Kürdistan’dakiler bir değil. İngiliz emperyalizmi hemen yanı başında bulunan Belfast’a bazı tavizler verebiliyor, Mahir’in deyişiyle buradaki “nispi refahı” arttırarak çelişkileri yumuşatabiliyor. Güçlü bir sosyalist alternatifin yokluğunda demokrasicilik oyununu ya da “hukukun üstünlüğü” masalını daha rahat sürdürebiliyor.

Oysa biz Türkiye’de faşizmle yönetilen bir rejimde yaşıyoruz. Devlet iktidarı giderek daha fazla alanı kendi kontrolü altına alıyor. Bu ülkenin mahallelerinde yoksulluk ve açlık, halka çevik kuvvet polisleriyle birlikte saldırıyor. En ufak bir hak arama eylemi için büyük bedeller ödemek gerekiyor. Bu yüzden bir yandan “barış süreci” derken, bir yandan da Kürt topraklarına yapılacak 280 yeni kalekol için ihaleye çıkıyorlar. Adalet Bakanlığı Diyarbakır’a yapılacak 5 bin kapasiteli 9 yeni hapishanenin “müjdesini” veriyorsa bu yüzden.

Bu hazırlıkların ya da sürecin Türkiye halklarına huzurlu bir yaşam sunmak için olduğunu düşünmüyorum. Bunlar savaş hazırlıkları.

Türkiye’nin Kuzey İrlanda’dan bir farkı daha var: Güçlü devrimci mücadele geleneği. Tüm faşizan uygulamalara, katliamlara ve imha saldırılarına rağmen ayakta kalmayı başarmış olan bu gelenek, halk düşmanı politikaların hedefine ulaşmasının önündeki en büyük engel.

Faşizmin sonunu ve Türkiye halklarının kurtuluşunu da bu gelenek getirecek.

Advertisements

5 thoughts on “Önce Barış, Sonra Yağma: Belfast ve Diyarbakır

    • Ekin aslında yazıyı yazarken aklımda İngilizceye tercüme etmek de vardı. Tabii olduğu haliyle tercüme etmek, anlatılmak isteneni yabancı okura tam olarak geçirmez. Çeşitli bölümleri daha ayrıntılandırmak lazım. Belki başımdaki diğer işleri biraz kolaylayınca tercümeyi de yaparım. Öneri için teşekkürler, yazdığın yazının çeviriye değer bulunması güzel bir duygu. 🙂

  1. yazı için teşekkürler… Değerli saptamalar ve önemli bir karşılaştırma yapılmış. Akla Latin Amerika ve Güney Afrika örneklerini de getiriyor…. Tabii ki kürt hareketinin gelecekte nasıl bir şekil alacağının kimi ipuçları yakalanmış denilebilir. Bir açıklık payı olmakla birlikte…

    • Teşekkürler! L. Amerika ve G. Afrika’yı hatırlatmakta haklısınız. Aklımın bir köşesinde oralara bakmak da var. Hatta bu yazı için Cape Town’u araştırmaya başlamış, sonra çok uzun olacağı için vazgeçmiştim.

  2. şunu da belki akılda tutmak lazım. Sonuçta kürdistan dört parçaya ayrılmış ve en önemli parçası Türkiye’de. Bu da Kürt hareketine diğer benzer ulusal kurtuluşçu hareketlerle karşılaştırılamayan bir özgünlük katmaktadır. Bunun dışında Ortadoğunun kendine özgü konumu, Rojavada oluşturulamaya çalışılan demokratik kantonlar, işid saldırılarına karşılık pkk ‘nin özsavunmacı gücü v.b durumları göz önünde bulundurursak işler daha da geniş bir düzleme oturmaktadır. O yüzden bu yazıda eleştiri sadece türkiye kürdistanı ile sınırlı tutulduğundan bir yetersizlik bulunmaktadır. Bana göre gelecekte bizleri Öcalan’ın demokratik özerklik yada modernizm düşüncesi ile neo-liberal model arasında sentezler yada gerilimler arasında salınacak bir model bekliyor. Birde kürdistan da şimdiye kadar ulusal mücadeleden kaynaklı yönetici kesimlerde (milletvekilleri, belediye başkanları) ve toplum düzeyinde pek hissedilmeyen sınıfsal farklar ve ayrışmalar daha da hızlanacaktır.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s