Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı'nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fotoğraf: Erdal Kınacı. [http://www.erdalkinaci.daportfolio.com] Fotoğraf sanatçısı Kınacı’nın, iki yılda 22 genelev dolaşarak fuhşa itilen kadınların hayatını fotoğrafladığı serisinden bir kare.

Fuhşa yönelik görüşlerin tarihinin, sınıf mücadelesinin tarihine ne kadar bağlı olduğunu görmek öğretici.

1970’lerin sonlarına kadar, dünyadaki ilerici mücadeleler için fuhuş derhal ortadan kaldırılması gereken bir insanlık ayıbıydı. Fuhuş, emperyalist sistemin kadını giysileriyle birlikte öznelliğinden, duygularından da soyup cinselliğine indirgemesinin doruğuydu. İkinci sınıf insan sayılan kadın, bu burjuva ataerkil mekanizma sayesinde cinsel organını, ağzını ve diğer uzuvlarını erkeklere para karşılığı kiralayabiliyordu.

Bu yıllarda kadınların fuhşa itilmesine ilişkin ekonomik ağlar çözümleniyor, bunun yapısal bir sorun olduğu ve sınıflı ataerkil toplumla sıkı bir ilişki içinde bulunduğu ortaya konuluyordu. Yapılan saha çalışmaları, para karşılığı cinsel ilişkide bulunan kişilerin ezici çoğunluğunun bunu isteyerek değil, doğrudan ya da dolaylı zorla yaptığını gösteriyordu.

Fuhşa sürüklenen kadınların deneyimleri kayıt altına alınıyor; buradan, fahişeliğin mesleklerden bir meslek değil, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün ve şiddetinin kurumsallaşması olduğu sonucu çıkarılıyordu.

Özetle fuhuş, emperyalist düzenin ondan önceki sınıflı toplumlardan alıp, yeni sömürü ve tahakküm biçimleriyle güncellediği bir kanserdi.

Emperyalizmin yeni-sömürgesi olan Filipinler’deki fuhşa itilen kadınlar, Amerikan askerlerinin yaptıklarını anlatıyor. Lita, ön dört yaşında:

“Gerçekten istemiyordum, ama beni zorladı. Çok canım acıdı. Beni soymaya çalıştı ama soyunmadım. Elbiselerime kan sıçramıştı… Zaten benimle cinsel ilişkide bulunmuştu. Penisi çok büyük olduğu için giremedi. Ağladım. Başımı yastığa bastırdı ki bağıramayayım. Her türlü şeyi yaptı bana. Ağladım.”

Bir başkası: “Beni yüzüstü çevirdi, arkamdan giriyordu. Kendimi kaybetmişim.”

Diğeri: “İlk kez sakso çektiğimde kustum. Yasakmış, bilmiyordum. Ondan sonra yanımda küçük bir havlu taşımaya başladım.” (Jeffreys, s. 343)

1980’lere kadar fuhşun insanlık onurunu ayaklar altına alan bir şey olduğunun yaygın kabul görmesi, dünyanın değişebileceğine duyulan inancın yaygın bir şey olmasıyla doğrudan ilintiliydi. Emperyalizmin yarattığı pek çok kanser gibi, onun da devası devrim olarak görülüyordu.

Peki, sonra ne oldu?

“Seks İşçisi” Doğuyor

1980’lerle birlikte emperyalizmin karşı saldırısı başladı. Sosyalist ülkeler izlenen yanlış politikalar sonucu çökerken, burjuva ideolojisi yavaş yavaş kana karışmaya, kafalar “güzelleşmeye” başladı.

Emperyalizm “yeni dünya düzeni” adı altında, emek örgütlerinin dağıtılmasını, ülkelerin işgal edilmesini, sosyalistlerin katledilip tutuklanmasını meşrulaştırıyordu. Bu gerici dalga genel anlamda temel hak ve özgürlükleri nasıl etkilediyse, fuhşa yönelik bakışı da etkisi altına aldı.

Fuhşun meşrulaştırılması için öncelikle “işlerden bir iş” gibi gösterilmesi gerekiyordu. Feminist bir yazarın da dediği gibi, yozlaşmış, paralı erkeklerin penisleri kadınların içinde ve üzerinde kalmaya devam edecek, ama kadınlar ve tüm dünya bunun normal bir şey olduğuna alıştırılacaktı.

Seks işçisi” kavramı böyle doğdu. Kadını köleleştiren, para karşılığı şiddet uygulama hakkı kazanan iğrençliğin adı da “müşteri” konuldu. Sıra bunun allanıp pullanıp, bir ilerlemeymiş gibi sunulmasına geldi.

Bu kavramın gelişiminde postmodernizm akımının rolü de büyüktür. Akademisyenler fahişeliğin deneyimlerden bir deneyim olduğu, her kültürde farklı bir anlamının bulunduğunu ileri sürmeye başlamıştı. Bu bakımdan fahişeliği toptan yanlış görerek kötülemek olmazdı. Esas olan öznel deneyimlere odaklanmaktı: Kadın eğer şiddete uğruyormuş gibi hissetmiyor, bundan zevk bile alıyorsa, para karşılığı cinsel ilişkinin kötü bir şey olduğunu söylemek bir dayatma olurdu. İnsanlar baskıcı yapıların kurbanı olan nesneler değil, kendi hayatlarını şekillendiren öznelerdi.

“Seks işçiliği” kavramı, liberal teoriler olan “özgür seçim” ve kişinin bedeninin kendi mülkü olduğu mantığına yaslanır. Buna göre, arz-talep ilişkisinin doğduğu ve pazarlamanın yapıldığı tüm alışverişler meşru bir iş alanıdır. Fabrikada emeğini satan işçiyle, cinsel ilişki karşılığı bedenini satan insan arasında fark yoktur. Dolayısıyla, nasıl ki öğretmenlik işini ortadan kaldırmak ve onu okul batağından kurtarmak gerekmiyorsa, “seks işçiliğinin” de ortadan kaldırılması ya da kadının kurtarılması gerekli değildi.

Bu tanımın içinde kapitalizmin temel varsayımlarını bulmak zor değil.

Buna göre, özgür işçi ve sermayedarlar, serbest piyasanın arz-talep dengesi içinde “eşdeğeri eşdeğerle”, emek gücünü maaşla değişirler. Liberal düşünce fuhuş konusunda da liberaldir: Fuhuş otoritenin sırtında bir yük, önlenmesi gereken bir ayıp değil; bir arz-talep meselesidir artık.

Emperyalizm büyük ideolojik saldırısıyla beyinleri bir kere buraya kilitledikten sonra, meşru mücadelenin sınırlarını da çizmiş oldu. Eğer illa ki bir şey yapacaksanız, “seks işçileri”nin koşullarını iyileştirmek için gayret edebilirsiniz. Mücadele burjuva hukukunun çizdiği meşru sınırlar dahilinde onlar için hak talep etmekten ibarettir, bir kurum olarak fahişeliğin ortadan kaldırılması mücadelesi ise tartışma dışında tutulur. Devrim ile olan bağ kopartılır.

Bu yeni formül, ellerini eski sosyalist ülkelerin kadınlarının bacaklarında gezdirmeye başlamış fuhuş patronlarıyla, emperyalist ülkelerin metropollerindeki üst sınıf fahişeler için bulunmaz nimetti. Patronlar cinsel sömürünün üzerindeki kara lekeden, yasadışılıktan kurtuluyor; sektörün düzenle iyice bütünleşmiş hali vakti yerinde fahişeleri de işlerini daha güvenli, polisten kaçma gereği hissetmedikleri, sosyal güvenceli bir ortamda yapma fırsatı buluyordu.

Türkiye’de ve dünyada kimi sol ve feminist çevrelerin tüm bu ideolojik çarpıtmaları aç balık gibi yutmaya başlamasının sırrı da burada. 1990’larla birlikte sol, devrim iddiasını bir kenara bırakıp düzenle bütünleşme yolları ararken, emperyalist düzenin ona çizdiği sınırları tek tek kabullendi. Modası geçen sınıf savaşının yerine “barış” en sevilen, en özlenen şeydi artık.

Eski militanlar gecekondu mahallelerindeki Leninist derneklerini kapatıp, başkentte parlamentonun eteklerindeki STK’lara doğru taşındıkça, fuhşa itilmiş kadınların yerini de “seks işçileri” almaya başladı.

Fuhuş Karşıtı Olmak, Fuhşa İtilenleri Aşağılamayı Gerektirmez

Geçen yıllar içinde fuhuş karmaşık, uluslararası bir sektör haline geldi. Bu alan da kendi sömürücülerini ve sömürülenlerini yaratmış. Ekonomik ilişkiler siyasi ilişkilerle iç içe geçmiş.

Araştırmalar hali vakti yerinde bir avuç kadın dışında, fuhşa itilen insanların ezici çoğunluğunun düzenin kendilerine dayattığı alternatifsizlik nedeniyle bu işte olduğunu gösteriyor. Yani fuhşa itilenlerin çoğunluğu ahlaki bir tercih yapmış ve kolay yoldan para kazanmayı seçmiş değil; hayatları oldukça zor. Ölümleriyse bir o kadar kolay, zira fuhuş, kadın ölümlerinin en fazla olduğu sektör. Sesleri en az duyulanlar da onlar.

Buna rağmen erkek egemen kültür, kendi yapısal sorunlarını gizlemek için bu kadınların yaptığı işi bir küfür haline getirmiş. Orospu, “kurban” değil, “kötü, ahlaksız kadın” demek olmuş.

Liberal “seks işçisi” teorisi işte bırakılmasına izin verdiğimiz bu boşluğu dolduruyor, fuhşa itilmiş kişileri yüzyıllardır maruz kaldıkları baskı ve aşağılanmadan kurtarmayı vaat ediyor. “Onlar da sıradan bir işçi.” Pek çok insan fuhşun sıradan bir iş olduğunu içine sine sine kabullenmese bile, kendini “bu insanları niye hor görüyorsunuz?” diyen liberallere daha yakın hissediyor.

Oysa fahişeliği gayri meşru bir meslek olarak görmek ile fuhşa itilmiş kişileri aşağılamak arasında kurulan bağlantı gerekli değil. Ne liberallerin bizi itmeye çalıştığı “özgür seçim” tuzağına, ne de gerici burjuva ahlakının gerçeği gizleyen hakaretlerinin tuzağına düşmek zorundayız.

İnsanları buna iten koşulları pekâlâ anlayabilir, bu işi yapmanın kişiyi saldırılması gereken aşağılık bir varlığa dönüştürmeyeceğini bilebiliriz. Fuhşa itilen kadınların sorunlarına çözüm bulmak için uğraşabilir, ama yine de fuhuş karşısında net bir tavır sahibi olabiliriz.

Unutulmaması gereken şey, bu konuda da düzenin tek alternatifinin devrimciler olduğu. Fuhşa itilenler, aşağılanıp dövülenler tekelci burjuvaların kadınları değil; onlar ezilen halkların, en yoksul kesimlerin kadınları, yani devrimci sınıfların saflarından çıkıyorlar, devrimci alternatifin yokluğunda bu yola giriyorlar.

İşlerden Bir İş Değil, Kadına Yönelik Dolaysız Şiddet

Masaj sırasında bacaklarını açıp kalçasını kaldırıyor. Bu seferki zor olacak. Cinsel organından ve anüsünden bir koku geliyor. Sırtüstü çeviriyorum, beni ellemeye başlıyor. Keyifli olmam çok zor. Nefesinin kokusunu alıyorum… Sonra ellerini göğsümde dolaştırmaya başlıyor. Hayır diyorum, devam ediyor… Gözlerini arada bir yatağın üzerindeki porno filme çeviriyor (s. 347).

Çalışma koşullarının gerçekten çok ağır olduğu, sömürünün yoğun yaşandığı çok sayıda iş var. Soma, Şırnak madenlerini biliyor, inşaat işçilerinin koşullarını, bankaların çağrı merkezlerinde yaşananları duyuyoruz. Peki, böylesi işleri fuhuştan ayıran bir şey var mı? Bir işçi de Soma’daki madene inerek kendi bedenini, verdiği hizmeti metalaştırmış olmuyor mu?

Liberal ideolojinin dediğinin aksine, yeryüzündeki insan hayatının yeniden üretilmesini sağlayan işlerle, fahişelik arasında bir ayrım vardır.

Büro emekçiliği ve fırıncılık gibi işler, patron-işçi ilişkisi dışında da var olabilir; devrimden sonra da bir süre var olmaya devam edecekler. Çünkü kapitalizm, yani sermayedar-işçi ilişkisi ekmek üretmek için bir ön koşul değil. Üretimin özünde, bir grup insanın koordineli şekilde emek harcayarak ortaya bir ürün çıkarması var ve evrensel olan bu. Yani böylesi meslekler, farklı üretim ilişkileri içinde de olsa sürmeli.

Olası bir devrimin ardından halk meclisleri bunları düzenleyen yasalar çıkaracak, insanlara eğitim verilmesini sağlayacak. Çalışma koşullarını iyileştirecek kararlar verilecek. Hayatın üretilmesi sürecek.

Ama kritik soru, erkeklerin kadınların bedenini satın almaya devam edip edemeyeceği. Fuhuş ile kurulan eşitsiz kadın-erkek ilişkileri yaşamın yeniden üretilmesinde temel bir rol oynuyor mu? Öyleyse halk meclisleri kadınlar bu “hizmeti” daha iyi verebilsin diye okullar kuracak mı örneğin?

Hayır fuhuş gıda gibi biyolojik, doktorluk gibi tıbbi yahut da bilgisayar gibi medeni bir ihtiyaca yanıt vermiyor. Fuhuş, kadın ve erkek arasında sağlıklı bir toplumsal ilişki olmamasını, bu ilişkilerin ataerkil ideoloji aracılığıyla çarpıtılmış bir halde yaşanmasını varlığının önşartı olarak koyuyor. Cinsellik bastırılmış, erkek kadına hakim olmuş, yoksul kadınlar ve zengin erkekler yaratılmış olmalı ki, fuhuş mümkün olsun.

Demek ki fuhşun varlığı basitçe bir ihtiyaca değil, kadınla erkek, yoksulla zengin arasında kurulan eşitsiz, yozlaşmış bir ilişkiye dayanıyor. Hem kadının erkek karşısındaki ezilmişliğine son verip, hem de fuhşu sürdürmek mümkün değil. Bu ataerkil ilişkileri yok edip, fuhşu da ortadan kaldırmak devrimin amaçlarından biri.

Kölelik çağında halinden çok memnun ev köleleri bulunmuş olabilir. Ama nasıl bunu köleliği meşrulaştırmakta bir argüman olarak kullanmıyorsak, fuhuş sektöründeki küçük bir azınlığın “müşterileriyle” iyi ilişkiler geliştirmiş olmasını, kendini ezilmiş hissetmiyor olmasını da fuhşun meşrulaştırılması için kullanamayız.

İşin başka boyutları da var. Sheila Joeffrey, The Idea of Prostitution kitabında fahişelik yapmak zorunda bırakılmış kadınların deneyimlerini inceliyor. Fuhşa itilen kadınların çoğunluğunun para karşılığı cinsel ilişkide bulunduktan sonra yaşadıklarının tecavüze uğrayan kadınların duygularıyla benzer olduğunu ortaya koyuyor:

Bu etkiler arasında küçük düşürülme, aşağılanma, kirletilme ve kirlilik hisleri var. Fuhşa itilen kadınlar erkeklerle yakın duygusal ilişki kurmakta benzer zorluklar yaşıyorlar. Erkeklere karşı bir horgörü ve öfke deneyimliyorlar. Cinsellikleri üzerinde olumsuz etkileri oluyor, flaşbekler, kabuslar görüyor, geçmeyen korkular, ıstıraba benzer derin duygusal acılar hissediyorlar (s. 268).

Üstelik yapılan araştırmalar, fuhşa itilmiş kadınların ezici çoğunluğunun ilişki sırasında türlü şiddet biçimlerine maruz kaldığını gösteriyor. Fuhşun kadını ittiği savunmasız durumda onu öldürmek, dövmek, tecavüz etmek, girmek istemediği ilişki biçimlerine zorlamak, hakaret etmek kolay. Kadınların deneyimleri bu tür şiddet biçimlerinin artık fuhşun ayrılmaz bir parçası haline geldiğini, onların da bunu içselleştirerek benimsediklerini gösteriyor.

Bu olgular karşısında, Evelina Giobbe isimli araştırmacı “Erkeğin bir kadına ya da bir çocuğa söz konusu eylemlere boyun eğmesi için para veriyor oluşu, onun çocuk tacizi, tecavüz ya da darp eylemini gerçekleştirmediği anlamına gelmez; tüm bu eylemlerin fuhuş diye yeniden isimlendirildiği anlamına gelir” diyor (akt. Jeffreys, s. 260)

Gerçekten de böyle. Fuhuş sırasında ödenen paranın kadının rızasını (“özgür seçimini”) sağladığı söylenebilirse de, kadını bu eylemleri belirli bir miktar para karşılığında sineye çekmeye zorlayan karmaşık toplumsal, ekonomik, ideolojik ve psikolojik yapıların geri planda işlediğini görmemiz gerekir.

Fuhşa Bulaşan Herkes Çürür

Dahası fuhuşla kurulan ilişki biçimi yalnızca buna mecbur bırakılanları değil, cinselliği parayla satın alanları da çürütüyor.

Tıpkı emek sömürüsü yapan burjuvazinin ahlaken yozlaşmış olması gibi, fuhuş yapan erkek de paranın kadın bedenini seyredebilmek, ona dokunmak ve bir kadına para karşılığında tecavüz edebilmek imkanını sağladığını görerek yozlaşıyor. Fuhuş, sömürü toplumunu ve ataerkil ideolojiyi onaylıyor; patronun işçi, erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetini pekiştiriyor.

Fuhuşla üretilen şey, sadece cinsel açıdan tatmine ulaşmış, biyolojik ihtiyaçlarını gidermiş bir erkek değil. Cinsel organına indirgenmiş kadını satın alarak, ona istediğini yapabileceğini bir kere daha görmüş bir erkek, bir tecavüzcü. (Az sayıda erkek fahişe için de durum değişmiyor.) Kendini bir kere daha onaylamış bir kurumdur yeniden üretilen.

İşin bu farklı boyutları göz önünde bulundurulduğunda, fuhşu “seks işçiliği” biçiminde savunmayı, bunu kabul edilebilir sınırlara çekmek için mücadele etmeyi önermenin kendisi kabul edilemez. Reformist bile değil, gerici bir öneridir bu.

Paranın varlığının kadına yönelik şiddeti kabul edilebilir kıldığını söylemek, onun makul sınırlara çekilmesini savunmak devrimcilerin işi olamaz. Kadın-erkek arasındaki tahakküm ilişkisini yok etmek, fuhşun güvenli, sigortalı bir meslek haline getirilmesini değil, bütünüyle ortadan kaldırılmasını savunmayı gerektiriyor. Sınıf bilinçli bir işçi, fuhşun koşullarının iyileştirilmesini değil, kadın ve erkek arasındaki bu onursuz ilişkinin bitmesini arzulamalı.

Fuhuş emperyalizmle iç içe geçmiş bir halde var olduğundan, onun yokluğu için verilen mücadele de devrimle iç içe geçmeli.

Bir Suç Olarak Fuhuş

Sözde kadına uygulanan şiddete karşı olduğunu söyleyen emperyalist ülkelerin hiçbiri fuhşu yasadışı olarak görmüyor. İngiltere, Almanya ve Fransa’da fuhuş serbest. ABD fuhşu yalnızca kâğıt üzerinde yasaklıyor. Tüm bu ülkeler uluslararası kadın ticaretinin başını çeken ülkeler aynı zamanda.

Sosyalistler açısından ise mesele net olmalı: Fuhuş, emek sömürüsü, kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık, yozlaşma boyutlarıyla, halka karşı işlenmiş bir suç. Bu suçu en sistematik olarak işleyenler de her yıl insan bedenleri üzerinden milyonlarca dolar kâr eden emperyalizm ve onun işbirlikçisi olan iktidarlar. “Seks işçiliği” kavramını savunanlar buna bilerek ya da bilmeyerek destek oluyorlar.

Kabul etmek gereken noktalardan biri, devrimci hareketlerin henüz iktidara gelmediği, ancak halkı örgütleyerek alternatif bir düzen yaratmaya çalıştığı yerlerde, fuhşa karşı verilecek mücadelenin bir hayli karmaşık bir süreç olduğu. Zira devrimcilerin örgütlü olduğu yoksul mahallelerdeki fuhşun siyasal boyutları da var.

Halinden memnun, fahişeliği hayatını kazanmanın kolay yolu haline getirmiş, “pretty woman” imgesi, yoksul mahallelere uymuyor. Ne de olan biteni aç biilaç, çocuğuna bakmak için tek başına bedenini satan kadına duyulan acımayla açıklamak mümkün.

Fuhuş devletin yoksul mahallelerdeki planlı yozlaştırma politikasının bir parçası. Fuhuş ağları çoğu zaman kontrgerilla ve uyuşturucu ağlarıyla iç içe geçmiş bir halde duruyor. Fuhuş ve uyuşturucu mekânları korunuyor, teşvik ediliyor.

Halkı sınıf mücadelesinden uzaklaştırmanın ötesinde, bu kazançlar etrafında oluşturulan çeteler, mahalle halkının gençlerini devletin kontrolünde birer karşı-devrimciye dönüştürüyor. Bunlar Hasan Ferit Gedik’in öldürülmesinde de gördüğümüz üzere, cinayet işliyorlar.

Önceden bahsettiğim boyutları yanında, yoksul mahallelerde böyle bir siyasal boyut da kazanan fuhuş, devrimcilerin halkı örgütlediği mahallelerde bir suç olarak ilan edilmiş durumda. Bunun yaygın propagandası yapılıyor, halkın içinden çıkan milisler bu yasa temelinde asayişi sağlıyor. Zira devrimciler, güçlerinin olduğu her yerde, kendi ideolojileri doğrultusunda adaletsizlik, insan onuruna karşı yapılan saldırı ve şiddet olduğunu tespit ettikleri eylemlere karşı durur, bunu engelleyebildikleri kadar engellerler.

Her yasa, ihlali durumunda uygulanması gereken çeşitli cezaları öngörür. Eğer bu mahallelerde yaşıyor, halkın ödediği tüm bedellere, devrimcilerin “fuhuş yapmayın, geçim sıkıntınız varsa birlikte çözelim” çağrılarına kulak tıkayarak fuhuş yapmaya devam ediyorsanız, bu da sizin bir şeyleri göze aldığınızı gösteriyor.

  • Ezilen sınıfın, ulusun ya da cinsiyetin bir üyesi olmanız;
  • Bunu polisle işbirliği içinde değil de tek başına yapıyor olmanız;
  • Hayatta kalmak için başka bir yol bilmiyor olmanız;

size verilecek cezanın boyutunun belirlenmesinde kesinlikle rol oynar, ancak sizin cezasız kalmanızı sağlamaz. Fuhuş yapanla yaptıranın bir olduğunu savunmak mümkün değil. Fakat uzatılan yardım eline rağmen fuhuş yapmaya devam etmek, düzenin devamında ısrar etmek demektir.

Tıpkı suçla orantısız sertlikte verilen bir ceza gibi, suçun cezasız bırakılması da bir adaletsizliktir ve koyduğu yasayı adaletle uygulayamayan bir halk hareketini kimse ciddiye almaz. Bunun tek bir vakanın ötesine geçen, çok daha kapsamlı sonuçları olur. Devrimci mahalle düzenin küçük bir kopyasına dönüşmeye başlar.

Sarıgazi’de gerçekleşen cezalandırma olayının ardından, sosyal medyada Halk Cephesi’ne yönelik olarak başlayan linç kampanyası, 19 Aralık 2000 Katliamı’ndan bu yana Türkiye solunda pek bir şey değişmediğini gösterdi bana. İlk fırsatta kuyu kazmaya, “kadın düşmanı” hatta “faşist” ilan etmeye varan, 19 Aralık’ta omuz omuza kan döktükleri dostlarını IŞİD’e benzetmeye varan devrimci düşmanı bir anlayış hâlâ çok yaygın.

Bunlar bana Malcolm X’in o sözünü hatırlatıyor: “Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!

Sahiden, eğer dikkat etmezseniz bir halkın, emekçi kadınların onuruna sahip çıkan bir hareketten nefret eder, “seks işçiliği” ve özgür seçim diyerek vesikalı tecavüzü savunanları alkışlarken bulursunuz kendinizi.


Tartışmalara ilişkin not:

Fuhuş konusunun teorik bir tartışmanın başlığı haline gelmesi, Barış Yıldırım’ın bu konuda yazdığı yazıdan sonra oldu:

Daha sonra ona yanıt olarak iki yazı yazıldı:

Barış son olarak yazdığı bir yazıyla Aktepe ve Alikoç’a yanıt verdi:

Advertisements

7 thoughts on “Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası

  1. Kesinlikle yazılması gereken herşey yazılmış, düşünülen herşey bu yazıda kendine yer bulmuş.. Sizi yürekten tebrik ediyorum, büyük zevkle; öğrenerek okuduk yazıyı.

  2. sinan serin says:

    Adana’da ya da Adanalı bir insan olmasam bile, yıllarca Adana’da yaşamış biri olarak yazı bittiğinde “ellahınakurban” şeklinde bir nida geçti içimden. Neyse, yazı Barış’ın -sansürlenen- yazısındaki temelsiz ve savruk duruştan çok daha ileri noktada. Marksist açıdan netliği çok iyi sağlamışsın, takdire şayan.

    HC’nin Sarıgazi’deki cezalandırmayı teşhir ettikten sonra, HC’ye yönelik sosyal linç boyutuna gelen saldırıları savmak için hareketin bu kapsamda bir yazıyı yazamıyor -veya yazmıyor- oluşu ise bu bahiste üzücü saydığım bir nokta.

    Selamlar,

    • Selamlar Sinan, çok teşekkür ederim bu yorumların için. Tüm direnenlerin “ellahınakurban”!

      Esasında Barış’ın yazısından öyle farklı şeyler söylemiyorum; temel tezlerimiz itibariyle her şey aynı gibi geliyor bana.

      Ancak fark şurada ki, onun yazısı hızlı bir müdahale ve polemik yazısı olarak başka bir işlev üstleniyordu. Bence bu işlevi başarıyla yerine getirdi, pek çok insan tartıştı, düşündü. Örneğin bunu da benim yazının mesafeli diliyle yapmak mümkün değil.

      Devrimcilerin böyle saldırıları hızlıca yanıtlamadığı konusunda haklısın. Fakat buradan da kendimize bir özeleştiri çıkarabiliriz. Böyle durumlarda bence insan kendini mücadeleden ayrı görmeyip, eksikleri giderme sorumluluğunu teninde, beyninde hissetmeli. Bir halk hareketi nedir ki zaten?

      Tekrar teşekkürler, hararetle selamlarım.

  3. Seks işçiliği ve madencilik, büro emekçiliği gibi emek sömürüsü olan diğer işlerin aynı şey olmadığını kanıtlamayı denerken verdiğiniz örneklemeler, dediğinizi haklı çıkarıyor gibi gösteriyor ancak ben orada seks işçiliğinin karşı tarafına farklı bir örnekleme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Devrimden sonra ‘biçimi değişecek’ değil de, tamamen olmayacak olan bir başka meslek. Mesela banka çalışanlığı.

    Yazıda öne sürdüğünüz argümandaki gibi banka çalışanları hayatı üretmiyorlar. Hayatın işleyişinde doğal bir ihtiyacı karşılamıyorlar. Suni bir ihtiyacı, devrimden sonra olmayacak bir ihtiyacı, insani olmayan bir ‘ihtiyacı’ karşılıyorlar. Şu anda emeklerini satıp, ürettikleri çalışma ile dünyadaki hayatı mahvetmekteler, yoksulların daha yoksul, daha borçlu olması için çalışmaktalar. Seks işçilerinin hetero kadınların ve LGBTİ bireylerin köleliğini üretmesi gibi; banka çalışanları da mesleklerini icra edişleriyle maddi anlamda yoksulların köleleştirilmesini perçinlemesi söz konusu değil midir? O halde öne sürdüğünüz argümana göre iki meslek arasında, iki işçilik arasında fark kalmamaktadır.

    Şunu düşünmekteyim: Seks işçiliğinin de, banka çalışanlığının da tarihe karışacağı bir dünyayı savunuyorum. Ancak günümüzde, kapitalizm iktidardayken hiçbir seks işçisine ve banka çalışanına “sen işçi sınıfından değilsin” diyemeyiz. Zira muhtemelen barikatların en önlerinde en buhranlı hayatları yaşayanlardan, en cesur yaşamları yaşayanlardan olan seks işçilerinden bazıları olacak hatta.

    • Merhabalar Bora,

      Çok mantıklı bir argümanı savunuyorsun aslında. Sadece bankacılar değil, örneğin avukatlar ya da reklamcılar da esasında asalak meslekler icra ediyorlar.

      Yani bir insanın kendini savunmasını imkansız kılacak kadar karmaşık bir hukuk düzeni olacak ki, avukatlık mesleği; insanların ihtiyaçlarından fazlasını üreten bir düzen olmalı ki, reklamcılık mesleği var olabilsin.

      Yazıyı yazarken bu da aklıma takılmış, ancak yazının temposunu bölmek istemediğim için tartışmaya açmamıştım.

      Benim buna karşı geliştireceğim argüman, üç hattan ilerleyebilir:

      – Sosyalist sistemde bankacılık ve finans, ya da avukatlık, farklı biçimleriyle reklamcılık da derhal ortadan kalkmayacak. Gerek dış ülkelerle yapılacak ticarette, gerekse de ülke içinde yatırımların yapılıp, maaşların ödenmesi için bu mekanizmayı kullanacağız, kullanacak birilerini tutacağız.

      İnsanların eğitim düzeyinin henüz yükseltilemediği ve burjuva hukuk düzeninin kalıntılarının hala devam ettiği aşamalarda avukatlar işimize yarayacak.

      Çünkü bu düzenekleri burjuva sınıfını ortadan kaldırmak, tüm üretim araçlarını proletaryanın eline vermek ya da ülkemizde üretilenlerden insanları haberdar etmek için kullanmak zorundayız. Bunlar patron-işçi ilişkisi dışında olabildiğince tutulacak.

      – İkincisi, ne bankacı ne reklamcı işini yaparken bedensel şiddete maruz kalmak zorunda değil. Yani kimse çok maaş vererek ara sıra da tecavüz edebileceği bir banka memuru tutamaz değil mi? Patron hiçbir reklamcıya, seni işe alırım fakat öfkelendiğim zamanlarda “suratına bir iki tane geçirerek rahatlama hizmetini” de senden satın alabilmem için ne kadar para istersin diyemez. Bunların adı mobbing, ya da doğrudan tecavüz, insan onuruna aykırı.

      Ama fuhuş ilginç bir şekilde bunları meşrulaştıran bir ideolojik mekanizma işlevi görmüş. Kadını da erkeği de para karşılığı kadına şiddet uygulanabileceğine ikna etmiş. Seni o kadar yoksul duruma düşüreceğim ki, sen bana yönelik hiçbir duygusal yakınlık hissetmemene rağmen, başka zaman tecavüz diye adlandırılacak bir şeyi sırf para verdim diye iş kabul edeceksin.

      – Üçüncüsü, bankacılık ve reklamcılığın aksine, fuhuş bir kadın “mesleği” olarak yapılanmış. Şöyle düşün, sadece siyahların çalıştığı bir “yumruklanma, kırbaçlanma sektörü” kurulmuş ya da sadece Çinlilere para karşılığı tecavüz edilebildiğin bir düzen var. Fuhuş da buna benziyor.

      Fuhşu bir iş olarak görmemek ile, fuhşa itilen kadınları ezilenlerin safında görmemek arasında bir bağ yok ki. Onlar da mücadelenin saflarına gelecekler ama, mücadele saflarındaki hiçbir yoldaşımızın para karşılığı onlara tecavüz edemeyeceği yeni bir kimlik kazanacaklar, başka işler yapacaklar ve böylece hem kadınlık onurlarını koruyacaklar.

      Bu bakımdan mücadele saflarına bir bankacı, ekonomiye dair bildikleriyle, bir avukat hukuka dair bildikleriyle katılabilir ve bize çok yardımcı olabilir. Ama fuhşa itilmiş bir kadının halk ordusundaki erkek askerlere “cinsel hizmet” vermeye devam etmesi kabul edilebilir mi?

      O zaman biz ataerkini ve sömürüyü saflarımıza sokmuş olmaz mıyız?

      Sevgiler ve beni düşündürdüğün için çok teşekkürler!

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s