Mahir’in Peşinde: Dünya Solu Faşizmi Tartışıyor

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı faşist general Pinochet'nin askerlerinin kuşatmasında.

Şili, 11 Eylül 1973. Hükümet binası olan Moneda Sarayı, faşist general Pinochet’nin askerlerinin kuşatması altında. Şili’deki faşist darbe tüm dünya solunu faşizmin yeni biçimlerini düşünmeye itmiş, devrim için silahlı mücadelenin şart olduğunu söyleyenleri haklı çıkarmıştı.

Otoriter. Solcu aydının yazılarına da, eski büyükelçinin strateji analizlerine de aynı hoş seçkinliği katan kavram. Kabul edelim, ağız dolusu “faşist!” diye bağıran sol kabalığa karşı, bilgili eleştirileriyle göz alan “up-to-date” bir beyefendidir o. Zalime “demokrat” demenin yandaşlık, “faşist” demeninse tatsızlık olacağı bir gerileme döneminin, “küreselleşme”yle birlikte vazgeçilmez tamamlayıcısı.

Bu sıralar Türkiye’deki rejimin niteliğini eleştirerek çözümlemek için kullanılıyor bu kavram. Kulağıma her çalındığında ayakkabımın içine taş girmiş gibi bir huzursuzluk. Başbakan otoriterleşiyor, rejim ise bir otoriterizme doğru gidiyor.

Sanki otorite sınıfsal bir kavram değilmiş de, kendi başına kötü bir şeymiş gibi. Ya da sanki tarih AKP ile başlamış, AKP’nin demokrat dönemleri olmuş da, şimdi işler bozulmuş gibi.

Meydanları halka yasak bir ülkede, ilan edilmemiş bir sıkıyönetimle idare ediliyoruz. Toplu mezarlar, yakılan köyler ve katliamlar bizim gerçeğimiz. Bu kan banyosunda bile hırsızlığa, yolsuzluğa vakit ayırabiliyor işbirlikçiler:

Bir 14’lü silah, bir araba, bir yedek şarjör. Götürdüm Mehmet Ağar’a. Bir paket de eroin, şöyle bir paket eroin. Saat gece 02.30’da Mehmet Ağar’ın koydum önüne. Mehmet Ağar’a çocukların hiç harçlığı yokmuş dedim. Götür ver dedi.

Gerçek bu telefon konuşmasındaki kadar açıkken, “otoriterleşme” kavramı göstermek istediğinden fazlasını gizleyen ideolojik bir işlev görüyor olmasın sakın?

Mahir Çayan, 50 yıl kadar önce bugün yaşadıklarımızın çok daha azını “sömürge tipi faşizm” diye adlandırmakta tereddüt etmemişti. Şimdi bizim her zamankinden fazla vurgulamamız gerekiyor bunu, faşist bir düzende yaşadığımızı.

Üstelik “sömürge faşizmi” tespiti Mahir’in kendi buluşu değil, uluslararası devrimci mücadele tarihinin bir mirasıydı. Mahir’in bu kavramı Kesintisiz Devrim’de geliştirdiği yıllarda, klasik faşizmden ayrı bir sömürge faşizminin varlığı tüm dünya devrimcileri tarafından tartışma konusu yapılmıştı.

Okuduğunuz yazı, bu kavramın izini arşivlerde sürecek.

Akademiden Değil, Sınıf Mücadelesinden Öğrenilen Yıllar

Dünyadaki devrimci mücadelenin tırmanışta olduğu 1960’lar ve 70’ler boyunca, Marksist teori akademik dergilerden değil, sosyalist ülkelerin devrimcileri tarafından çıkarılan yayınlardan besleniyordu. Sayfalarını örgütlü mücadele edenlere ayıran bu yayınlarda çeşitli ülkelerin devrimcileri kendi mücadelelerinden bahsederdi.

Onların stratejilere ve taktiklere ilişkin tartışmalarında, okurlar mücadelenin ürettiği teoriyi birinci ağızdan öğrenme fırsatı bulurdu.

Bu sayfalara bir göz atarken, yazısını yazdıktan birkaç yıl sonra bir çatışmada şehit düşmüş bir devrimciye rastlamak sıradan bir durumdur. Sadece kalemde değil, kılıçta da usta olmanın Marksist-Leninist teorinin şah damarı olarak kabul edildiği bir dönemdi bu. Sömürge faşizmi teorileri işte böyle bir düşünsel çalışmanın ürünüydü.

1960’lar ve 1970’lerde uluslararası devrimci teori üzerinde yaptıkları tesir göz önünde bulundurulursa, Tricontinental ve World Marxist Review (WMR) isimli iki derginin öne çıktığı görülüyor. Bu yayınların sömürge faşizmi konusunda yazıp çizdiklerine geçmeden evvel, onlara dair birkaç söz söylemek faydalı olabilir, çünkü sıradan yayınlar değiller.

Küba Devrimi 1959 yılında gerçekleşti. Devrimden sonra Sovyetler Birliği’nin reformist çizgisinden rahatsız olan dünya devrimcileri, kendi aralarındaki dayanışmayı güçlendirebilmek için yollar aramaya başladılar. 1960’ların ilk yarısı boyunca devam eden çalışmaların ve toplantıların ardından, 1966 yılında Havana’da OSPAAAL (Asya, Afrika ve Latin Amerika Halklarıyla Dayanışma Örgütü) adı verilen bir örgütlenme kuruldu.

35 ülkenin ulusal kurtuluş hareketlerinin 500 temsilciyle katıldığı bu kuruluş toplantısının ardından, OSPAAAL “Üç Kıta” anlamına gelen Tricontinental isimli bir bülten ve bir teorik dergi yayımlamaya başladı.

OSPAAALTricontinental bülteni, OSPAAAL’in parçası olan halk kurtuluş hareketlerinden kısa haberler veren bir yayındı. Teorik dergi ülkelerin sınıfsal durumunu, devrimci savaşın geldiği aşamayı, emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından uygulanan taktikleri vs. anlatan bir yayındı. Merkezi Havana’da olan dergiler, küçük-burjuva akademisyenlerin değil, devrim mücadelesinin içindekilerin görüşlerini ve çözümlemelerini yansıtan örgütlü yayınlardı.

World Marxist Review ise apayrı bir hikaye. SSCB’nin desteğiyle 1958 yılından 1990 yılına kadar 32 yıl boyunca yayımlanmaya devam eden dergi, dünyanın en yaygın dağıtılan ve okunan teorik dergilerinden biriydi. Zirvede olduğu 1970’ler boyunca 400’den fazla editör tarafından 41 ayrı dilde hazırlanır ve 550.000 baskıya ulaşırdı. Merkezi Prag, Çekoslovakya’da olan derginin görevi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ve onun etkisi altındaki diğer komünist partilerin politikalarının propagandasının yapılmasıydı.

Sovyetler’in o dönemki politikası barış ve emperyalizmle uzlaşma siyaseti olduğu için (ki derginin bir diğer ismi de Barışın ve Sosyalizmin Sorunları idi), dergide SSCB onaylı komünist partilerin parlamento faaliyetlerine, uzlaşma ve barış teorilerine ilişkin bol miktarda malzeme bulmak mümkün.

Fakat dergi devrimci halk savaşlarına da tamamen kulağını tıkayamamış ve zaman zaman buralardaki gelişmeleri, devrimcilerin kendi ülkelerine ilişkin tahlilleri de okurlarına aktarmış.

Bu iki derginin 1970’lerin başında yer verdiği bazı yazılar, dünya devrimcilerinin özellikle Güney Amerika’daki darbelerin ardından kurulmaya başlanan baskı rejimlerini klasik faşizmden farklı, yeni bir tür faşizm olarak çözümlemeye başladıklarını gösteriyor.

Sömürge Faşizmi Tespitinin Geri Planı

Sömürge faşizminin varlığına ilişkin düşünceler durup dururken ortaya çıkmadı elbette. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan ve Çin Devrimi’nden (1949) sonra dünyada, özellikle Güney Amerika ve Asya’da temel özellikleri itibariyle faşizmi andıran kimi rejimler kurulmuştu. Bu rejimler tıpkı Nazilerin yaptığı gibi demokratik hakları askıya alıyor, geniş kitleleri terörle bastırıyordu.

Birkaç örnek vermek anlamayı kolaylaştırır:

  • 1954, Guatemala. Bizzat ABD tarafından örgütlenen bir askeri darbe, halkçı hükümeti devirip iktidara diktatör Armas’ı getirdi. 200 bin Guatemalalı öldürüldü.
  • 1954, Paraguay. ABD yanlısı General Stroessner iktidarı ele aldıktan sonra binlerce insanı katledip işkenceden geçirdi.
  • 1965, Endonezya. ABD yanlısı General Suharto’nun komutasındaki Endonezya ordusu 1965 yılında sendikaları ve sosyalist partileri ezme operasyonuna başladı. Bu süreçte rejim 500 bin insanı öldürdü.
  • 1967, Yunanistan. İşbirlikçi Albaylar Cuntası darbeyle iktidara geldi. Siyasi partileri ve sendikaları yasakladı. Askeri mahkemeler kurarak bir tutuklama ve işkence dalgası başlattı.
  • 1973, Şili. ABD yanlısı General Pinochet, seçimle iktidara gelmiş Salvador Allende iktidarını bir darbeyle devirdi. 20 bin insan öldürüldü, binlerce insan işkenceden geçirildi.

Mahir Çayan’ın Güney Amerika ve Asya’daki çağdaşları 1970’lerde dünyaya baktığında bu manzarayı görüyordu.

Dünyanın her yerinde güçlenen halk hareketlerine karşı, temel hak ve özgürlüklere tecavüz eden, hukuku hiçe sayan, yöntemlerinin pek çoğunu klasik faşizmden almış gibi görünen rejimler kuruluyordu. Bunlar demagojik bir milliyetçi ideolojiyle kitleleri kendine yedekliyor, yalanlarla yıldıramadığı kesimleri de işkence, infaz ve kaybetme gibi yöntemlerle bastırmaya çalışıyordu.

Bir başka veri, bu rejimlerin hemen tamamının ABD emperyalizminden açık ekonomik, askeri ve siyasal destek almasıydı. Yani bu rejimler bağımsız kapitalist ülkeler değil, emperyalist politikalara bağlı yeni-sömürgelerdi.

Marksist-Leninist literatüre hakim kişiler için bulmacanın parçalarını birleştirmek o kadar zor değildi. Söz konusu ülkelerin Nazi Almanya’sı gibi güçlü emperyalist ülkeler olmayışından kaynaklı farklılıklar akılda tutularak, bu rejimlere pekâlâ faşizm denebilirdi.

Yapısal Kriz ve Sürekli Devrimci Durum

1972 yılında yazdığı Kesintisiz Devrim metninde sömürge tipi faşizmin Türkiye’deki varlığını temellendirirken, Mahir Çayan’ın bunu ülkenin sürekli bir kriz içinde olmasına bağladığı bilinir:

Var olan kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişemediğinden çarpıktır, emperyalizme göre biçimlenmiştir. Emperyalist hegemonya toplumun kendi iç dinamiği ile gelişmesine engel olduğu için ülke alt yapı ilişkilerinden üst yapısına kadar, milli bir kriz içindedir… Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.

World Marxist Review dergisinin 1967 Mayıs sayısındaki “Latin Amerika’daki Devrimci Mücadelenin Mevcut Durumu” başlıklı metinde benzer bir çözümlemeye rastlıyoruz. El Salvador’lu devrimciler Roque Dalton ve Victor Miranda, burada Latin Amerika’nın 1929-32 yılları arasında Amerikan emperyalizmine bağımlı hale geldiğini ileri sürüyorlar.

Bu süreçte Latin Amerika’daki geleneksel “sosyo-ekonomik ve siyasal sistemler” emperyalist sermayeye tabi kılınmış ve buralarda “gerici toprak ağası-burjuva oligarşileri” hâkim hale gelmişti. Sonuçta,

Burjuva devrimin ve kapitalist dönüşümün bütün aşamalarından geçmiş olan Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkelerinden farklı olarak, Latin Amerika’nın mevcut kapitalist aşamasında, sistem feodalizmden hayatta kalanlarla “iç içe” bulunmakta ve bu nedenle de gelişimi çarpıklaşmaktadır.

Latin Amerika’daki halkların sürekli bir yoksulluk içinde bulunmasının nedeni bu sürekli kriz haliydi ve devrimi mümkün kılan şey de yine buydu.

Yazarlara göre Latin Amerika ülkelerindeki bu devrimci durum, egemen sınıfları baskıcı rejimler kurmaya zorluyordu. Aksi takdirde Küba’da olduğu gibi hazırlıksız yakalanıp iktidarı kaybederlerdi. Emperyalistler ve işbirlikçileri bir Küba daha yaşanmasını engellemek için “karşı devrimi pekiştirme ve direnişi arttırma” yolunu seçmişlerdi.

Kısacası Amerikan emperyalizmi yeni-sömürgelerini halk devrimlerine karşı bağışık kılmak istiyordu.

Burjuvazinin çoğu sağa kaydı, emperyalistlerle ve kimi durumlarda oligarşiyle ittifak kurmaya yöneldi. Gerici ordu faaliyetlerini tırmandırdı… Kıta daha önce hiç bu kadar çok gerici darbeyle, ABD müdahalesinin böylesi çıplak biçimleriyle karşılaşmamıştı.

Mahir’in Kesintisiz Devrim’de yazdıklarıyla oldukça benzeşiyor bu satırlar. Gerçi Dalton ve Miranda bu yazılarında henüz sömürge tipi bir faşizmden bahsetmiyorlar, ancak sundukları anlatım, Avrupa’da İspanyol, İtalyan ve Alman faşizmini hatırlatacak yönlere sahip: Gelişen halk hareketi, iç çelişkileri içinde krize giren kapitalist düzen ve kurtuluşu teröre dayalı bastırma yöntemlerinde bulan egemen sınıflar.

Faşizm Gündeme Geliyor

Dünya devrimcilerinin sömürgelerle ilişkili olarak faşizmi gündemlerine aldıkları ilk örneklerden birinin Portekiz sömürgesi Gine-Bissau vesilesiyle olduğu görülüyor. Mart 1972 tarihli Tricontinental bülteni, “Halk Faşizme Karşı” başlıklı bir metinde Gine-Bissau halkının faşist Portekiz rejimine karşı direnişini selamlıyor, ABD ve Batı Almanya emperyalizminin Portekiz rejimine verdiği desteği kınıyor.

Yine aynı yıl Tricontinental’in Temmuz-Ağustos tarihli teorik dergisinde “Kanlı Demokrasi” başlıklı, İbrahim İsa imzalı bir yazı, Endonezya’daki faşist Suharto rejimini anlatıyor. İbrahim İsa rejimin zulmüne, emperyalistlerle kurduğu bağımlılık ilişkisine değindikten sonra, faşizmin demokrasi örtüsü altına nasıl gizlendiğini açıklıyor:

Siyasi partileri temsil eden milletvekilleri askeri yetkililer tarafından seçiliyor, izleniyor ve onaylanıyor… Pek çok siyasi partinin kendi çıkarları için askeri rejime istekle hizmet ettiği ya da gönülsüzce işbirliği yaptığını da söylemek önemli. Suharto’nun faşist askeri rejiminin çirkin demokrasisi ve parlamentosu işte böyle.

Makalenin yazarı generallerin “tüm yasama ve yürütme aygıtlarını sıkı sıkı ellerinde tutuklarını” ve bu durum karşısında faşist askeri rejime karşı direnişin ve muhalefetin genişleyeceği tespitini yapıyor.

SSCB Çizgisi Sömürge Faşizmini Tartışıyor

Faşizm konusunda daha sistematik çözümlemelerin 1973 yılında yapılmaya başlandığını görüyoruz. Bu yıl, sonbaharında Şili’de askeri darbenin gerçekleştiği, sıkıyönetimin ilan edilip, stadyumların insan cesetleriyle doldurulduğu yıl.

SSCB çizgisindeki dünya sosyalistleri giderek yaklaşmakta olan tehdidi sezmişçesine, bu yılın baharında Doğu Almanya’da bir araya geliyorlar. Katılımcılar 21 ülkenin komünist partilerinin temsilcileri, aralarında Kolombiya, Endonezya, Filipinler ve Güney Afrika gibi ülkelerden gelenler de bulunuyor.

Amaç “Faşist Tehdidin, Şiddetli Gericiliğin Yeni Biçimleri ve Bunlara Karşı Mücadelenin Araçları” başlıklı sempozyumda faşizmin yeni biçimlerini tartışmaya açmak.

WMR’nin Nisan-Mayıs 1973 sayıları, sempozyumda tartışılan konulara yer vermiş. Tartışmalarda yer yer yüzeye çıkan emperyalizme karşı “barış mücadelesi” ya da “barış içinde bir arada yaşama” safsataları bir kenara bırakılırsa, faşizme ilişkin özgün tespitlere rastlamak mümkün.

Sempozyumun açılış konuşması WMR’nin editörü Konstantin Zarodov tarafından yapılmış. Zarodov burada faşizmin neden hala bir seçenek olmaya devam ettiğine ilişkin açıklamalar sunduktan sonra, “savaş sonrası kuşağı faşizmi yalnızca kitaplardan biliyor, oysa günümüzde faşizm kendi sınıfsal tabiatını gizlemekte beceriklidir” diyor. Ona göre faşizm yeni biçimlerde yaşamaya devam ediyor, ama kendini gizlemekteki bu becerisi nedeniyle, rahatlıkla kafa karışıklığı yaratabiliyor:

Son on yılda günümüzdeki faşizme ilişkin giderek sertleşen bir ideolojik anlaşmazlık var. Burjuva, reformist ve sol-sekter literatürde günümüzdeki faşistlerin tamamen faşist olmadıkları, hatta hiç faşist olmadıklarına dair iddialarla karşılaşıyoruz.

Bu satırlardan, bizdeki garabet “otoriterizm” çözümlemesinin milli sporumuz olmadığını anlıyoruz.

“İhraç Faşizm”

Zadorov’un sözlerinin bizi en çok ilgilendiren yönü, sömürgelerdeki faşizm hakkında söyledikleri:

Savaş sonrası faşizminin siyasal coğrafyasına daha yakından bakmak, bir başka karakteristik ayrıntıyı gösterecektir. Emperyalizmin kalelerinde yenilgiye uğrayan faşizm, savaştan bu yana eski sömürge ve yarı-sömürge çevreye yayılıyor. Görünüşe göre faşizm buralarda emperyalist güçlerin bağımlı yardımcısı ya da uydusu olma rolünü üstlenmiş, emperyalistlerin ulusal kurtuluş ve toplumsal ilerleme güçlerine karşı savaşının ana silahlarından biri olmuş.

İçinde bulunduğumuz aşamada, faşizmin ihracı dünyanın bu bölümünde iktidarı almanın tipik yöntemlerinden biri haline geldi: Faşizm burjuva demokratik özelliklerini (şöyle ya da böyle) koruyan ülkelere askeri terörist rejimler biçiminde dışarıdan yerleştirildi. Böylesi rejimlerin ana üssü uluslar arası sermayedir, her şeyden önce ABD emperyalizmidir. İhraç faşizm, dünya emperyalist sistemi içerisinde yeni-sömürgeciliğin bir silahı, emperyalist burjuvazinin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki diktasının bir aracıdır.

Zadorov bu tezi daha da ayrıntılandırarak şöyle diyor:

Eğer emperyalist sistemin bir parçasıysa, az gelişmiş bir ülkedeki terörist diktatörlüğün doğası yalnızca ulusal faktörlere bakılarak anlaşılmaz. Böyle durumlarda bu ülkenin siyasi rejiminin işlevi sömürgeci sistemden kopuşu engelleyip, ülkeyi emperyalizmin uydusunda tutmaktır. Bunu yapmak için, ülke emperyalist güçlerin finans kapitalinin ve militarist unsurlarının desteğine ihtiyaç duyar… Faşizmin ihracı, uluslararası emperyalizmin çıkarlarıyla gerici yerel bürokrasinin ve militaristlerin çıkarlarını birleştirir.

Zadorov burada ilk kez Mahir’in 1972 yılında Kesintisiz Devrim’de kurduğu bağlantıyı, yani yeni-sömürgecilik ile faşizm arasındaki bağı kuruyor. Onun Mahir Çayan’ın yazdıklarından haberi var mıydı bilinmez, daha fazla araştırmak gerekiyor. Fakat şurası kesin ki faşizme ilişkin benzer sorgulamalar 1960’ların sonuyla birlikte dünya solunda başlamış.

Sempozyumda sözü Zadorov’dan sonra komünist parti temsilcileri alıyor ve kendi ülkelerindeki durumu anlatıyorlar. Bu vesileyle biz de Sovyet çizgisindeki Komünist Partilerin sömürgelere has faşizm tespitinde ortaklaştıklarını görüyoruz.

Yunanistan Komünist Partisi’nden Mavromatis, Albaylar Cuntası’nı geleneksel faşizmin başlıca özelliklerine sahip askeri-faşist bir diktatörlük olarak adlandırıyor. Yunan faşizminin ayırıcı bir özelliği ona göre kitle tabanına sahip olmaması, bunun yerine ABD emperyalizmine, işbirlikçi büyük sermayeye yaslanması.

Diğer ülkelerin parti temsilcilerinin yorumları da Mavromatis’le örtüşüyor: Brezilya Komünist Partisi’nden Rodrigues, Güney Afrika Komünist Partisi temsilcisi Harmel, Endonezya Komünist Partisi’nden Sudiman, Filipinler Komünist Partisi’nden Balagtas, ülkelerindeki rejimi klasik faşizmden ayıran özgünlüklerden bahsetmekle birlikte, sömürge faşizmi tespitine katılıyorlar.

Söylenmesi gereken bir şey var. SSCB çizgisindeki komünist partiler, tüm bu sözlerine rağmen faşizm karşısında en geri, en pasif tavrı takındılar. Bu örgütler dünyanın her yerinde giderek yükselen faşizme karşı seçim ittifakı yapmaktan başka bir yöntem bulamamışlardı. Dahası anti-faşist silahlı mücadele yürüten devrimcileri de “aşırı solculukla”, terörcü yöntemlere başvurup “faşizmin gelişini hızlandırmakla” suçlamışlardı.

Öyle ki, SSCB’nin Şili’de izlediği “seçimle gelen sosyalizm” politikası çöküp, binlerce insan katledilirken, Sovyet ideologları hala “aşırı solu” suçlamaya çalışıyorlardı. Oysa devrimcilerin yaklaşan darbeye karşı halkı silahlandırma çağrılarına kulak tıkayan da onlardan başkası değildi.

Tricontinental’de Faşizm Tartışmaları

Reformist cephede hal böyleyken, sömürge faşizmine ilişkin tespitlerin OSPAAAL’deki devrimciler tarafından da paylaşıldığını görüyoruz. Onlar için de bu konu 1973 Şili darbesinden sonra önemli meselelerden biri haline geliyor. Zira Şili sosyalizme barışçıl yollardan ulaşmanın mümkün olmadığını göstererek onları haklı çıkarmıştı.

Örneğin 1974 tarihli Tricontinental bülteninde çıkan “Kutsal Faşist İttifak” başlıklı yazı. Juana Berges tarafından yazılan yazı “Latin Amerika’nın gerici güçleri kıtadaki kurtuluş mücadelesini engellemek için ABD’nin desteğiyle her yerde karşı devrimci bir blok örgütlüyor” sözleriyle başlıyor. Berges burada emperyalizmin “Latin Amerika’daki jandarması” dediği Brezilya ile Şili, Uruguay, Bolivya ve Paraguay’daki faşist rejimler arasındaki dostluğu inceliyor.

Tricontinental’in yine 1974 yılında çıkan 40. sayısı “Şili’nin Terörle Geçen Bir Yılı” başlıklı ayrıntılı bir rapor barındırıyor. Helsinki ve Kopenhag’daki insan hakları kuruluşlarına sunulan bu rapor, faşist Pinochet rejimi tarafından işlenmiş suçları ve insan hakkı ihlallerini detaylı bir şekilde anlattıktan sonra “ülkede mutlak bir keyfilik hüküm sürmekte olup, faşist mahiyette bir siyasi terör sistemi inşa edilmiştir” sonucuna varıyor.

Tricontinental’in sömürge faşizmine ilişkin daha ayrıntılı bir çözümlemesi 1975 yılında çıkan 97 sayılı bültende bulunuyor. Burada René Zavaleta Mercado’nun yazdığı “Latin Amerika’da Faşizm” başlıklı yazı, klasik faşizme ilişkin genel bir özet sunduktan sonra, bunun Latin Amerika’daki uygulamasını ele alıyor:

Emperyalizmin kullandığı bir diğer biçim olan faşizmin tekrar ortaya çıkması, ABD’nin CIA, Pentagon, ABD büyükelçilikleri aracılığıyla gerçekleştirdiği bilinçli bir faaliyettir.

Bununla birlikte, Mercado Latin Amerika’daki faşizmin farklı özellikler taşıdığını söylüyor ve bunun için Şili’yi örnek gösteriyor:

Öncelikle Şunu akılda tutmak gerekir ki, burada faşizm ulusal bir proje olarak doğmadı. Irkçı, halk düşmanı ve yıkıcı bir azınlığın ABD emperyalizminin yardımı ve yüreklendirmesiyle yaptığı bir darbeydi.

Mercado’nun sözleri Kesintisiz Devrim’in sömürge tipi faşizm tanımıyla paralel. Klasik faşizmin kitle tabanına sahip olmayan, bunun yerine dış güçlere yaslanan, ama işlev itibariyle aynı olan bir faşizm bu.

Benim üzerinde çalışma yapma fırsatı bulduğum Tricontinental arşivi oldukça sınırlı. Sosyalist düşüncenin Küba önderliğindeki bu damarının faşizm konusundaki çözümlemeleri hangi noktaya taşıdığının daha iyi anlaşılması için ek çalışmaların yapılması gerekiyor.

Ancak dünya sosyalistlerinin arşivlerinde çıkılan bu kısa gezinti bile, Mahir Çayan’ın sentezciliği hakkında bir fikir veriyor.

Mahir’in Dehası

Mahir Çayan (1946-1972)

Mahir Çayan (1946-1972)

Anlaşılıyor ki Kesintisiz Devrim’in yazarı, tıpkı Marx ve Lenin gibi kendi döneminin teorik ilerlemelerine, tartışmalarına hâkimdi. Geriye dönüp baktığımızda Mahir’de Güney Amerika’dan Sovyetler Birliği ve Çin’e, Vietnam’dan Filistin’e, Afrika’dan Fransa’ya uzanan bir düşüncenin izlerini görürüz.

Fakat onu özgün kılan bu özelliği değil. Mahir’i özgün yapan, 1960 kuşağı dünya devrimcilerinden ayıran şey sentezciliği. Kendi döneminde parça parça geliştirilmiş olan onlarca kavramı, ilişkiyi tek ve tutarlı bir teori halinde bir araya getirip Türkiye halklarına armağan etti o.

Türkiye üzerine düşünüp yazan her aydının, sosyal bilimcinin ondan öğrenecekleri var doğrusu. Devrimci pratiğiyle olduğu kadar düşünsel faaliyetiyle de müthiş bir emsal Mahir Çayan.

Devrimci önderin bize öğrettiği başka bir şey daha var: Faşizm kullanım süresi dolmuş, eski bir rejim biçimi değil. Tekelci sermaye faşizmi çöpe atmak bir yana, ondan işçi sınıfının örgütlerini dağıtmayı, halkı kendi amaçları doğrultusunda seferber etmeyi öğrendi, sonra da yeni birikim sürecinin koşullarına uyarlayıp üzerimize saldı.

Bu parlak ambalajı yırtmalı, tekelci medyanın “otoriterleşiyoruz” sızlanmalarının beynimize sokulmasına izin vermeden faşist bir rejimde yaşadığımız gerçeğini ısrarla vurgulamalı.


Blogda faşizme ilişkin “Yalan Mühendisliğinin İncelikleri” ve “Oligarşi Nedir?” başlıklı iki yazı daha yazmıştım.

Kaynakça

Araştırmacılara yararlı olabilsin diye metinde adı geçen kaynaklardan bazılarını taradım ve PDF formatına dönüştürdüm. Üzerine tıklayarak bunlara ulaşabilirsiniz.

Tricontinental Bulletin, No. 72 içinde, “The People Against Fascism”. Havana, Mart 1972.

Tricontinental Bulletin, No. 92 içinde, Juana Berges, “The Holy Fascist Alliance”. Havana, 1974.

Tricontinental Bulletin, No. 97 içinde, René Zavaleta Mercado, “Fascism in Latin America”. Havana, 1975.

Tricontinental, No. 31 içinde, İbrahim İsa, “Bloody Democracy”. Havana, Temmuz-Ağustos 1972.

Tricontinental, No. 38-39 içinde, “The Chilean Reaction and the Fascist Military Golpe”. Havana, Temmuz-Ağustos 1974.

Tricontinental, No. 40 içinde, “A Year of Terror in Chile”. Havana, Eylül-Ekim 1974.

World Marxist Review, Cilt 10, No. 5 içinde, Roque Dalton ve Victor Miranda “Present Phase of the Revolutionary Movement in Latin America”. Prag, Mayıs 1967.

World Marxist Review, Cilt 16, No. 4 içinde “The Reality of Fascist Menace”. Prag, Nisan 1973.

World Marxist Review, Cilt 16, No. 5 içinde “The Reality of Fascist Menace: Continued”. Prag, Mayıs 1973.

Advertisements

One thought on “Mahir’in Peşinde: Dünya Solu Faşizmi Tartışıyor

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s