Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

Rus besteci Çaykovski, bir mektubunda kendi çalışma disiplini üzerine şöyle yazmış:

Daima çalışmalıyız. Kendine saygısı olan bir sanatçı ‘havamda değilim’ diyerek ellerini kavuşturup oturamaz. Havaya girmek için çabalamak yerine ilham gelsin diye beklersek, çabucak miskinleşir ve hissizleşiriz. Sabırlı olmalıyız ve ilhamın yalnızca gönülsüzlüklerine gem vurmasını bilenlere geleceğine inanmalıyız.

Çaykovski’nin bahsettiği bu ertelemecilik yalnızca sanatçılara özgü değil. Sosyal bilimcilerde sık görüldüğünü düşündüğüm çok okuyup yalnızca havasında olduğu zaman yazma probleminin kaynağına işaret ediyor Çaykovski.

Lisans öğrencileri ödevlerini son dakikada yazmaya başlıyor; yüksek lisans ve doktoradakiler için tez süreci, uzun okumaların yapıldığı cennet ile tezin -maalesef- yazılması gerektiği cehennem arasında savrularak geçiyor. Öyle ki bu kesimler arasında “Doktora öğrencisine tezin nasıl gidiyor diye sorulmaz!” şakalaşmaları doğmuş.

Hayatını kazanmak için tam zamanlı çalışmaya mecbur olan öğrenciler bir kenara, sosyal bilimcilerin üretmek yerine okumayı çok daha eğlenceli ve tercih edilesi bulduğuna şüphe yok.

Düzenin üniversiteleri, bir sosyal bilimler bölümüne yerleşen genç aydın adayının üzerine yüzlerce kitap ve binlerce sayfa boca ediyor. Ama bunca bilgi arasında belki de en temel bilgi olan bir aydının disiplinli bir şekilde üretmeyi nasıl sürdürebileceğine dair neredeyse hiçbir şey yok.

Gerçekten de, sosyal bilimlerde disiplinli bir çalışma nasıl olur?

“Daha fazla okumalıyım.”

Çoğumuzun beynini kemiren kurt bu. Okunan her kitap sorularımıza yanıt vermek yerine aklımıza yenilerini sokuyor. Her yıl yüzlerce yeni kitap yayımlanıyor. Elbette, daha fazla okuyalım. Ama okumak sorunlara çözüm üretmeyi bırakıp sorunun kendisi haline geliyorsa cesur olup söyleyelim:

  • Yazmamız gerekenden az yazıyoruz.
  • Okuma ve yazma süreçlerini birbirinden kesin çizgilerle bir şekilde ayırıyoruz.

Bu yazıyı okuyanlar arasında “Uğraştığım konuda yazılmış her şeyi iyice okumadan yazmaya başlayamam” diye düşünenlerin çoğunlukta olduğuna eminim. Önce dağ gibi kitapları masamızın üzerine yığmalı, bunları altını çize çize okumalı ve ancak tezi/makaleyi/yazıyı teslim etmemiz gereken tarihe çok az bir zaman kala (o da canımız isterse) yazmaya başlamalıyız.

Her sosyal bilim öğrencisine defalarca sorun yaşatmış olduğuna emin olduğum bu “yöntem” bir tercih değil, belirli bir düşünce ve yaşam tarzının bizi mahkum ettiği bir hastalık.

Benim önerim bir çalışmaya okuyarak değil yazarak başlamak. Çünkü yazmak, asıl vurgulanması gereken noktaları, bizdeki bilgi boşluklarını ve tutarsız fikirleri açıkça ortaya koyan en güvenilir araç. Eğer yazma işini sona bırakırsanız, yazmanın size sağlayacağı derin ve tutarlı düşünme imkanını tepmiş olursunuz.

Okumak ve yazmak işleri arasında doğrusal değil, diyalektik bir ilişki vardır. Okuduğunuz şeyler yazdıklarınızı belirlediği gibi, yazdıklarınız da neyi okumanız gerektiği konusunda size yol gösterir.

Dahası rahat ve akıcı yazma yeteneğini kazanmanın tek yolu uzun uzun okumalar yapmak değil, klavyenin başında geçirilen uzun ve sancılı yazma süreçlerini deneyimlemektir. Eğer yazarak geçirmeniz gereken zamanı kitap sayfaları içinde yüzerek geçirdiyseniz, geliştiremediğiniz yazı tekniğiniz zor zamanlarınızda size el uzatmaz.

Yazmak Öğrenmenin de Temeli, Bkz: Karl Marx

Andrew Northedge’in yazdığı, İyi Çalışma Rehberi [The Good Study Guide] isimli bir kitap var. Kendi çalışma disiplinimi nasıl sağlayacağım üzerine düşünürken karşıma çıkmış ve kimi bakımlardan fayda sağlamıştı. Bu kitapta Northedge öğrenmeyi şöyle tanımlıyor: “Yeni fikirler anlaşıldığında, bu fikirler başka fikirlerle ilişkilendirildiğinde ve bu fikirleri kendi sözlerimizi söylemek için kullanabilir olduğumuzda öğrenmişiz demektir.

Demek ki öğrenmeyi basit bir ezberleme olarak görmemeli.

  • Ezberlenmiş düşünce, onu oluşturan diğer düşüncelerden yalıtık bir halde havada asılı durur.
  • Öğrenme ise diyalektiktir: Belirli bir bilgiyi mümkün kılan diğer fikirleri ve bunlar arasındaki ilişkileri öğrenmeyi de kapsar.

Ama Northedge’in öğrenme tanımının bir boyutu daha var: “Kendi sözlerimizi söylemek için kullanabilir olmak”. Demek ki öğrenmek pasif bir tüketim/okuma eylemi değil, öğrenmek için üretebilir/yazabilir hale gelmek de gerekiyor. Yazabilir hale geldiğimizi göstermenin ise tek yolu var: Yazmak.

Sadece okumayı değil, okuduklarımızı kendi bakış açımızla, araştırma konumuzla ilişkilendirerek yazmayı alışkanlık haline getirmeli. Bir örnek verelim: Karl Marx.

Onun sonradan Artı Değer Teorileri başlığıyla yayımlanan notları, onun da böyle bir çalışma yöntemi benimsediğini gösteriyor. ADT’ye bakınca görüyoruz ki, aksakallı dede okuduğu metinler ile sürekli tartışmış ve bu tartışmaları yazılı olarak yapmış. O sırada okuduğu kişi Adam Smith ya da Pellegrino Rossi ise, ondan yaptığı bir alıntının ardından uzun uzun bu yazarla atışmış, ondan işine yarayan kısmı -berbat bir elyazısıyla- almış, yanlış bulduğu kısımları diyalektik bir eleştiri sürecine tabi tutmuş.

Marx’ın yöntemini al, el yazısını alma sosyal bilimci.

Kısacası Marx ustası olduğu diyalektiği öğrenirken de işletmiş. Hiçbir bilgiyi kağıda yazıldığı haliyle, olduğu gibi öğrenmemiş. Onu almış, kendi bilgisini katarak yeniden yazmış, dönüştürmüş. Kapital’de düşüncelerini tüm açıklığıyla ortaya koymadan evvel bu konuda uzun uzun ve kendi için yazmış.

Demek ki, satırların üzerini çizmek ya da cümle cümle bir başka yere aktarmak iyi bir öğrenme yöntemi değil. Marx’ın da anlayıp kendi yaşantısında uyguladığı gibi öğrenmek ve eleştirmek arasında bir uçurum yok. Eleştirdikçe öğreniyoruz. Marx’ın işine yaramışsa biz neden kullanmayalım?

Üretkenliğin Anahtarı: İyi Planlama

Her konu içinde çözülmeyi bekleyen bir grup çelişki barındırır. Sosyal bilimci açısından konunun bildiği, bilmediği yanları vardır; bazı kaynaklara ulaşım onun için kolay ya da zordur. Konuyu tüm yönleriyle ele almaya yetecek kadar zamanı yoktur. Ve mümkünse bilgisayarın başına son teslim tarihinden 5 saat önce oturmak istemiyordur.

Northedge yukarıda bahsettiğim kitabında, bir kere belirli bir konu üzerine çalışmaya karar verdikten sonra,

• Çalışmamın hangi kısımları daha büyük bir zorluğa sahip?

diye sormak faydalı olabilir diyor. Çünkü sınırlı olan zamanı kolay ve zaten bildiğimiz meseleler üzerine araştırma yaparak ya da okuyarak geçirmenin bir anlamı yok. Bu basit sorunun işlevi bizim önümüzdeki temel engelleri ortaya çıkarmak.

Fakat bazı şeylerin zor olması, onların önemli olduğu anlamına gelmez. Araştırmasına başlayan kişi:

• Hangi kısımlarını bitirmek daha önemli?

sorusunu da kendine sorsa ve bunu yanıtlasa iyi olur diyor Northedge. Her yerde diyalektik: Yazdığımız makalede ya da tezde tali meselelerle uğraşarak zaman kaybetmeye gerek yok. Bunlar metnin ana gövdesi oluştuktan sonra kalan zamanda halledilebilecek şeyler.

Bir kere bu sorular yanıtlandığında,

• Çalışma içindeki farklı farklı görevler hangi sırayla tamamlanacak?

diye sorup kısa ve uzun vadeli planlamaya geçmekte yarar var. En başta bahsettiğim sosyal bilimci tipinin sormayı hiç sevmediği bir sorudur bu. Genellikle onların programındaki tek tarih makalenin ya da yazının bitirilmesi gereken günün tarihidir. Ne kötü onlara ki, olasılıkla teslim tarihinden bir gece önce panik halde bilgisayarın başına geçer ve yazmaya çalışırlar.

Çalışma programı bu kadar gevşek olursa gecikmeler, ertelemeler, uzatmalar kaçınılmaz olur. “Daha çok okumalısın” diyip duran Bibliyo-Şeytan kanımıza girerse yazma işini de son ana bırakırız. Bu kadar gevşek bir çalışma programı kendi sınırlarımızı zorlama imkânı tanımaz bize.

Northedge’in planlama önerisi şöyle:

• Tüm çalışmayı onu oluşturan daha ufak bileşenlerine ayırın,
• Bir takvim hazırlayın ve her gün hangi işlerin yapılacağını belirleyin,
• Bir çalışmanın kısa ve uzun vadeli tüm aşamaları için günlük, haftalık ve aylık son tarihler (deadline) belirleyin ve bunlara sadık kalmak için uğraşın.

Üstelik planlama bir kerelik bir iş değil. Çalışma boyunca planları yenilemek, zorlukların ve önceliklerin yeniden düşünülüp değerlendirilmesi, hatta planın baştan yapılması gereken durumlara da hazırlıklı olmak gerekir.

Bunların kararını vermek zor, fakat gerekli gibi geliyor bana. Devrimci jargonla konuşacak olursam, plan yapmamak ya da planlar değiştiğinde yenisini yapmaya üşenmek, bize düzenin sunduğu nesnelliğe teslim olmak demektir. İradeyi elden bırakmak ve işleri belirleyen olmak yerine, onlar tarafından belirlenmeyi kabul etmek anlamına gelir. Dünyayı değiştirme iradesinden vazgeçmek olur bu. Hele ki kendisini halkının mücadelesine adamaya karar vermiş bir sosyal bilimci için affedilmez bir hata.

Northedge, böylesi plansız bir çalışmanın zararını şöyle anlatıyor:

Eğer çalışmalarınızla etkin bir şekilde bütünleşemezseniz, eğer bölük pörçük, iyi odaklanmadığınız faaliyetlerle zaman tüketirseniz, o zaman çalışmak sizde bıkkınlık ve hayal kırıklığı yaratır, özgüveninizi azaltır.

Disiplinli Çalışma Araştırma Coşkusunu Besler

Northedge’den öğrendiğim ve yüksek lisans tezimi yazarken çok yararlandığım bir yöntem de “araştırma günlüğü” tutmaktı. Bu günlük benim çalışmalarımı derleyip toparladı. Bu araştırma günlüğündeki hedeflere her zaman sadık kaldığım söylenemez, ama en azından şu soruları sık sık kendime sormuş olmanın faydasını gördüm:

• Araştırmalarımdan bugün neler öğrendim?
• Aklıma hangi yeni fikirler geldi?
• Tam olarak neler içime sinmedi?
• Nelerin üzerine gitmeli?
• Sırada ne var?

Bu sorular çalışmam üzerine düşünmemi ve özeleştirel olmamı sağladı. Ayrıca günbegün biriken notlarıma bakarak kendi düşüncelerimin nasıl gelişip olgunlaştığını bu sayede görebildim. Defteri tutmaya başladıktan aylar sonra, daha tezi yazmaya girişmeden fark ettim ki elimde sayfalar dolusu iyi not birikmiş.

Bir araştırma günlüğü tutup, iyi bir plan yaptığınızda, bir sonraki adımda yapılması gerekenler iyice ortaya çıkıyor. Aksi takdirde yapmanız gereken şeyler kafanızda sınırları belirsiz, şekilsiz bir yığın olarak dolaşmaya devam ediyor.

Northedge böyle durumlarda oluşan bıkkınlık duygusunu şöyle açıklamış:

Bir belirsizlik denizinde sürükleniyormuş olma duygusu, sizi dikkat dağınıklığının kıyılarına çeker. Okuduğunuz metni anlamadığınızda ya da ne yapmaya çalıştığınızdan tam emin değilseniz, rahatsız ve huzursuz hissedersiniz… Belirsizlikten kaçınma duygusu çok güçlüdür. İşte bu nedenle de çalışmanıza anlam ve şekil veren belirli görevler tespit etmek önemlidir.

Demek ki neyi neden okuduğunuzu bilmeden yaptığınız rastgele okumalar, size bir şey öğretmek bir kenara, coşkunuzu kıran ve bıkkınlığınızı arttıran bir işlev görüyor. Araştırma günlüğüne sürekli yazmak, üzerinde çalıştığınız konunun konturlarının belirlenmesi, neyi hangi amaçla okuduğunuzu size göstermesi açısından da önemli.

Bununla ilişkili olarak, çalışma boyunca en önemli noktalardan biri de, insanın coşkusunu yüksek tutmayı başarması. Coşku, tüm devrimci eylemlerin kaynağında olmalı, buna düşünme ve yazma da dahil. Hiçbirimiz makine değiliz ve bu nedenle çalışmanın önüne dikilen bıkkınlık, heyecan yitimi ve sıradanlaşma engellerini aşma yollarını da bilmemiz gerekir.

İlgisiz gibi görünse de, coşkunun yitirilmesinin temelde sınıfsal bir temeli vardır ve aydının mücadeleyle olan bağının zayıflaması, değişim umudunun azalması, burjuva ideolojisinin etkisi altına girmesiyle ilgili bir şeydir.

Ancak gündelik çalışma sırasında yaşanan kimi küçük bıkkınlık ve sıkıntı duygularının çok daha basit sebepleri olabilir. Bu sorunları aşmak için herkesin aklına gelebilecek basit yöntemler öneriyor Northedge:

• Çalışmayı ufak görevlere bölmek ve aşama aşama bunları tamamlamak. [Yine planlama]
• Eğer etkin okuma yapılmıyorsa, bütün okuma süreçleri bir süre sonra sıkıcı hale gelir. Bu nedenle kitabın kenarına ya da başka bir yere notlar alarak, bu notları yapılan araştırmayla ilişkilendirerek okumak gerekir. [Yine yazma]
• Bir oturuşta verimli olarak çalışılabilecek zaman miktarı sınırlıdır. Bu nedenle çalışmayı sürekli olarak molalarla bölmek gerekir.
• Bazen başka bir yere oturmak, daha zevkli başka bir göreve geçmek ya da daha ilgi çekici bir yere odaklanmak da coşkuyu sağlam tutmayı sağlar. Demek ki planlama yaparken, böyle anlarda üzerinde çalışılabilecek, çok da ağır bir düşünce emeği gerektirmeyen işleri de not almak faydalı olabilir.

Düzenli Bir Arşivin Önemi

Nihayetinde önemli olan ne kadar hatırladığınız değil, ihtiyacınız olduğunda elinizin altında kullanıma hazır ne kadar malzeme biriktirdiğinizdir” diyor Northedge. Çalışmanın önemli bir boyutuna dikkat çekiyor: Kişisel arşiv.

Burada benim iki yanlış dikkatimi çekiyor:

• Altını çizerek okuma alışkanlığı. Belki de bir sosyal bilimcinin başına gelebilecek en kötü şey. Bütün öğrendiklerimiz kitap sayfalarının üstünde, yüzlerce altı çizili ve sınıflandırılmamış bilgi olarak kalıyor.
• Alınan notlar dağınık halde bir klasörün, bir çekmecenin içinde son yolculuğuna uğurlanıyor.

Amaç çok yazmak değil de, çok okumak olunca kişisel arşiv önemsenmez. Not alma, bunları sınıflama ve gelecekte kullanmak için hazır hale getirmek yerine, kitaplar okunup altı çizili bir halde bir kenara atılır. Tek güvendiğimiz şey hafızamızdır ve o da kısa süre içerisinde bize ihanet eder.

Sorun sorunu yaratır: Notlarımız dağınık bir haldeyse, hangi çözümlemenin hangi kitabın kaçıncı sayfasında olduğunu unutmuşsak ya da zamanında iki düşünce arasında kurduğumuz bağlantıyı artık hatırlamıyorsak can sıkıntısı ve boşunalık hissi başlar. Geri dönüp de bu notları bulmanın bir eziyet olduğu fikrine kapılırız. Sonuçta bunlara geri dönüp bakmayız ve geçmişte yaptığımız çalışma, okuduğumuz metinlerden öğrendiklerimiz çöpe gider.

Herkesin süreç içerisinde kendini rahat hissettiği bir not alma sistemi bulduğu kesin. Northedge bu amaçla Cornell Sistemi denilen not tutma sistemini öneriyor. Bu sistem, üzerine not alınacak her kağıdın şöyle bölümlenmesini öneriyor:

Sayfa dört bölüme ayrılıyor: En üstte kitabın ya da dersin adı, solda okuduklarımızı bizde çağrışımlar yaratacak şekilde özetleyen kavramlar, sağda okunanlarla ilişkili notlarımız ve en alta da olabildiğince kısa bir özet.

Ben bunun yerine üç farklı işaretten oluşan daha basit bir not tutma sistemi kullanıyorum. Önemli olan ihtiyacın tespit edilmesi herhalde.

Yaptığımız çalışmaları sınıflandırmaya emek harcamak, onlardan gelecekte de yararlanmayı mümkün kılar. Disiplin mutlaka geri öder. Geçmişte öğrendiklerimize istediğimiz zaman ulaşabileceğimizi bilmek, üretim sürecini rahatlatır.

Ben bu arşivleme için uzun süre Microsoft’un One Note uygulamasını kullandım. Ancak daha sonra Evernote denilen bir başka uygulama, bütün bilgisayarlarımda otomatik olarak güncelleme yapma, notlarımı farklı klasörlerde istifleme ve etiketleme imkânını sununca ona yöneldim.

İdeolojik Mücadele ve Bilimsel Üretim: Bitmeyen Kavga

2003 yılında başladığım sosyal bilim öğrenciliğinde 11 yılı doldurmuşum. Bu süre içerisinde çalışma disiplinine dair benim öğrendiğim çok kıymetli bir şey var:

Sosyal bilimci, mühendis ya da bir sanatçı, ne olursa olsun, onurlu bir aydın eğer faşizme karşı mücadelesinde halkının yanında saf tutup, onun için üretmeyi hedeflemişse benimsemesi gereken disiplin, esasında örgütlü mücadele disiplinden hiç de farklı değil.

Onurlu aydının stratejik bir hedefi olacak, bu hedefe ulaşmak için planlı ve disiplinli bir şekilde çalışacak, kendiyle ve düşmanıyla sürekli mücadele içinde planını da disiplinini de gözden geçirerek mükemmelleştirecek, üretme ve öğrenme sürecinin herhangi bir döneminde karşısına çıkacak zorluklar karşısında yılmayacak ve bunlara çözüm arayıp bulacak.

Gerisi hayat!

Advertisements

24 thoughts on “Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

  1. red tux says:

    Yazdıklarınız sadece sosyal bilimler ile ilgili değil. “kavganın” içindeki herkes için geçerli doğrular.
    teşekkürler.
    kavganın içindeki bir “teknik bilimci” 🙂

  2. İmamefendi says:

    etrafımdaki onlarca not artık anlamsız gelmeye başlayıp,çöp sepetinin dibini boylamak üzereyken bu yazıyla adeta reset yedim. Kendime gelmemi sağladı.Teşekkürler.

  3. AcıÇay says:

    Gerçek hayattan gelen sözlerle çevrilmiş güzel bir yazı. titre ve kendine gel… eywallah kardaş…:)

  4. sakinnx says:

    Aldığım dağınık notlara farklı bakmamı, amaç*kapsam*soru vb. her açıdan okuduklarımı tekrar değerlendirmemi sağladığı için ve en çok da somut önerileriniz olduğu için bir mühendis olarak çok yararlı buldum değerlendirmelerinizi,çok yararlı ve önemli bir yazı sosyal*teknik bilimciler için 🙂 Teşekkürler.

    • Selamlar, yazdıklarımın amacına ulaştığını anlıyorum bu söylediklerinizden. Ne güzel. Sosyal bilimciler disiplinli çalışmazsa kıyamet kopmaz, ama mühendisler de disiplini elden bırakırsa yanmışız demektir. 🙂 Kolaylıklar.

  5. Henüz tez dönemine geçmiş, danışmanı dahi olmayan, konusu belirleyemeyen, dağınık okumalarında bile kaybolan bir sosyal bilimci için adeta bir rehber oldu, nasıl teşekkür etsem az…

    • Tez öncesinde böyle serseri zamanlar olur; kendini kaybetmemek şartıyla rasgele okumaların insana bambaşka bağlantılar kurdurup ufku genişlettiği de bir gerçek. Yazının işe yaradığına sevindim. Kolaylıklar!

  6. Şeker says:

    Küçükken okuduğum romanların özetlerini bir sayfaya yazıp içine koyardım. Hala onemli yerlerin notlarını alırım gerçi yazıyorum artık bloğuma ☺ Güzel bir yazı ve önemli sanırım. Eline sağlık

    • Teşekkür ederim! 🙂
      Kısa da olsa özet çıkarmak çok yararlı bir alışkanlık. Bazen bir iki cümle bile okunan kitap ya da makaleye ilişkin tüm hafızayı tazelemeye yetiyor bazen.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s