Lice Katliamı Üzerine Düşünceler: Süreç, Bayrak ve Devrim

7 Haziran 2014’te Amed’in Lice ilçesindeki gösteriler başlayalı neredeyse 15 gün olmuştu. Lice halkı AKP’nin “çözüm süreci” adı altında başlattığı tasfiye politikasını ve bunun bir uzantısı olan kalekol/karakol inşa sürecini protesto ediyordu. O gün askerin açtığı ateşle 2 Kürt vatandaş öldürüldü.

Bunun ertesinde bir askeri birliğin gönderindeki Türk bayrağının bir eylemci tarafından indirilmesiyle insanların öldürülmesi ikinci plana düşüverdi. Oligarşi içi çatışmanın da etkisiyle kışkırtılan milliyetçi söylem bir çok beyni esir aldı.

I

Lice’de Ramazan Baran’ın cenazesini izleyen Özgür Amed şurada gözlemlerini yazmış. Edilen zulüm, öfkeyle atılan sloganlar gözümün önünde canlandı. AKP’nin çözüm sürecinden beklediğini bulamayanların “Aşitî naxwazim, şer şer şer / Barış istemiyoruz, savaş savaş savaş” sloganları atarak yürüdüğünü söylüyor yazar.

Yazının dikkat çekici bir noktası, bütün Kürtlerin aynı ruh durumunda olmadığını da anlatması. Cenazeye ve eyleme katılmak yerine kahvehanesinde okeyini oynamaya devam edenler de var. Belki de “Gelir geçer, nasılsa silah dönemi kapandı” diye düşünüyorlar. Henüz açık yüreklilikle kabul etmeye hazır değil ama, sürecin esasında bir apolitikleştirme süreci olduğunu da yazmış Özgür Amed:

Diğer altı çizilmesi gereken bir durum da şu: Lice ve Meskan direnişi ile ortaya çıkan yepyeni bir eylemsellik kültürü var. Bunun tam tersi de metropollerde ortaya çıkmış durumda. Bu “kayıtsızlık ve normalizasyon” hali son yıllarda kendini fazlası ile hissettiriyor.

Neden diye sormak hakkımız. “Onurlu barış” diye başlayan süreçte akan kanın haddi hesabı yok. HDP akan kana rağmen “süreç iyi durumda” diyor, Öcalan bir çağdaş Goebbels olan Y. Akdoğan’dan övgüler alıyor.

Özünde bir ABD planı olan ve Kürt halkının direnme geleneğini tasfiye etme amacı taşıyan bu süreç derinleştikçe, halk kesimlerindeki bu kayıtsızlık artacak. Tabii sınıflı toplumun doğası gereği, egemen sınıfların siyasal çizgisine yaklaşan Kürt hareketine karşı içerden yapılan ilerici eleştiriler derinleşecek.

Faşizmle barış mümkün değil. Ama faşizme karşı savaşıp onu yenmek mümkün. Zafer Okmeydanı’yla Lice arasında bir yerde duruyor. Berkin Elvan ve Ramazan Baran cenette bir araya elbet gelecekler. Biz onları Anadolu’da da buluşturmayı, bu dünyadaki cenneti kurmayı istiyoruz.

II

Tabii bir de işin Türkler boyutu var. Lice Katliamı ve sonrası, Haziran Ayaklanması’ndan beri hissedilen o birlik ruhunu oligarşi lehine bozdu.

Ekşi sözlükte gördüğüm bu argümana benzeyen argümanlara çok sık rastlanıyor:

Benim evimin dibinde koskoca hava komutanlığı var, binlerce asker var, lâkin umrumda değil. Neden acaba? Askerin müdahale etmesini gerektiren bir eylem içinde olmadığımdan dolayı olabilir mi?

Bunu yazan kişi kendi köylerinde karakol istemeyen Kürtlere yönelik saldırıyı böyle meşrulaştırıyor. Eğer kötü bir şey yapmadıysan, devlet neden korkacaksın değil mi? Haziran Ayaklanması’na katılanlar da dahil olmak üzere, pek çok insan bu argümanı benimseyiverdi. Oysa Haziran Ayaklanması’nda hatırlıyorum, polisin gücünün yetmediği yerde jandarmanın TOMAlarını getirmişti AKP. Bakanlar “gerekirse orduyu devreye sokarız” diyecek kadar korkmuşlardı. Çünkü ordunun kendi taraflarında olduğunu biliyorlardı.

O zaman hepimiz bu arkadaşın deyimiyle “devletin müdahale etmesini gerektiren bir eylem içindeydik”. Çünkü özgürlük, demokrasi ve adalet istiyorduk. 2 bin 800 kişiyi gözaltına almadılar mı? Evlerimizi basmadılar mı? Cenazelerimize saldırmadılar mı?

Peki şimdi biri çıkıp bu satırları yazana şunu sorsa: Sen neden böyle bir eylem içerisinde değilsin? İşçileri yüzer yüzer öldüren, 14 yaşındaki çocukların beynini evlerin eşiğinde patlatan, yüzlerce öğrenciyi tecrit hücrelerinde çürüten devlet, neden senden korkmuyor, senin bir şey yapmayacağına neden güveniyor? Nazilerin Fransa’yı işgali sırasında gestaponun hiç baskın yapma gereği duymadığı “güvenilir” mahalleler vardı. Yoksa sen de AKP için böyle güvenilir biri misin?

III

Kitlelerin bir bayrakla bu kadar çabuk ve etkili şekilde kontrol edilebilmesi bende bilimsel bir şaşkınlık uyandırıyor. Burjuvazinin propagandasının içerik yerine biçimi geçirmesinin ne kadar etkili olduğunu görüyorum.

Örneğin Türkiye’nin 35 milyon kilometrekaresi ABD ve NATO üsleriyle kaplı. Buralarda kontrol emperyalist ajanların elinde. Türk bayrağının hükmü yok. Bombardıman uçaklarıyla Ortadoğu halklarının üzerine ölüm yağdırmaya hazırlar. İncirlik Üssü’nde atom bombaları var.

Bayrak konusunda büyük bir öfkeyle atıp tutan kesim, bu üslerin varlığını sorgulamıyor bile.

Türkiye’nin ekonomi politikası 1945’lerden beri emperyalizm tarafından belirleniyor. Nereye yatırım yapılacak, hangi topraklar yağmalanacak onlardan soruluyor. Amerikan sermayesi 1950’lerden beri elini kolunu sallayarak ülkeyi yağmalıyor. Bunun müsebbiblerinden biri de 12 Eylül darbesiyle emperyalizme yol yapan ordu.

Emperyalizmin bir sömürgesi olduğumuz gerçeği de onları pek ırgalamıyor.

Ülkenin hukuku emperyalistlerin elinde. Hukukun üstünlüğü zaten yalan olmuş ya, olduğu kadarı da ABD’nin gönderdiği “Yerleşik Hukuk Danışmanları” tarafından belirleniyor. Kim terörist, kim değil’in kararını ABD yapımı yasalara bakarak karar veriyor yargıçlar. Bu meseleyi şurada (Türkiye’de Hukuk: Made in US) ele almıştım.

Bir ülkenin kendi hukukunun olmadığı gerçeği de onların “milli duygularını” pek incitmiyor gibi.

Ülkenin ordusunun üst düzey komutanları 1950’den beri ABD’de ve NATO üslerinde eğitim görüyor. Ordudaki silahların ağırlıklı kesimi ABD, Almanya, İngiltere, Fransa’dan ithal edilmiş. Halkı vurmakta kullanılacak “insansız hava araçları”nın nasıl kullanılacağını İsrail’li subaylar gelip anlatıyor. Bunların izin vermediği tek bir askeri operasyon yapılmasının teknik olarak da imkanı yok.

Milliyetçi kişi ordusunun kelimenin gerçek anlamıyla “milli” olmamasını bir hakaret saymalıydı oysa.

Bu kesimin vatanseverliği bir bayraktan ibaret kalmış, diyeceğim ama bu da yanlış olacak.

Çünkü gerçekten bayrağı ve vatanı önemsiyor olsa, ülkesinin bağımlılaşma ve faşistleşme tarihini işbirlikçilerin anlattığı kadarıyla değil, gerçekten öğrenirdi. Kendi milleti ve bayrağı kadar, ülkede yaşayan diğer halklara ve bayraklara da saygı duyar; emperyalizme karşı bir olmanın gereğini anlardı.

IV

Beni soracak olursanız Türk milletinden bir sosyalistim. İlk bakışta aynı milletten olduğumuz Soma katili Alp Gürkan ya da bir başka tekelci kapitalist ile aramda büyük bir fark var. Ben onunla ne aynı kültürü, ne aynı dünya görüşünü ne de aynı maddi imkanları paylaşıyorum.

Oysa kendimi Soma’daki bir işçiye, Lice’deki bir yoksula, Fransa’daki bir işsiz göçmene, Kolombiya’daki bir çiftçiye çok daha yakın hissediyorum. Hem insanlara bakışımız hem de maddi imkanlarımız bakımından onlara çok daha yakın olduğuma da eminim. Bu konudaki düşüncelerimi daha önceleri yazdığım “Vatan ve Enternasyonalizm Üzerine” başlıkla yazıda bulabilirsiniz.

Bu nedenle Türkiye’de yaşayan tüm uluslara ve onların sembollerine saygı duymakla birlikte, tek kurtuluşun kızıl bir bayrak altında birleşmekten ve ortak bir mücadele vermekten geçtiğine inanıyorum.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s