Sosyal Bilimcinin Çalışma Disiplini Üzerine

Rus besteci Çaykovski, bir mektubunda kendi çalışma disiplini üzerine şöyle yazmış:

Daima çalışmalıyız. Kendine saygısı olan bir sanatçı ‘havamda değilim’ diyerek ellerini kavuşturup oturamaz. Havaya girmek için çabalamak yerine ilham gelsin diye beklersek, çabucak miskinleşir ve hissizleşiriz. Sabırlı olmalıyız ve ilhamın yalnızca gönülsüzlüklerine gem vurmasını bilenlere geleceğine inanmalıyız.

Çaykovski’nin bahsettiği bu ertelemecilik yalnızca sanatçılara özgü değil. Sosyal bilimcilerde sık görüldüğünü düşündüğüm çok okuyup yalnızca havasında olduğu zaman yazma probleminin kaynağına işaret ediyor Çaykovski.

Lisans öğrencileri ödevlerini son dakikada yazmaya başlıyor; yüksek lisans ve doktoradakiler için tez süreci, uzun okumaların yapıldığı cennet ile tezin -maalesef- yazılması gerektiği cehennem arasında savrularak geçiyor. Öyle ki bu kesimler arasında “Doktora öğrencisine tezin nasıl gidiyor diye sorulmaz!” şakalaşmaları doğmuş. Continue reading

Advertisements

Yeni Kölecilik Çağı

KolecilikNe toplu mezarlar ve toplama kampları, ne de kölelik gecmiste kaldı.

Kapitalizm şimdiye kadarki bütün baskı ve sömürü düzenlerinin anti-tezi değil, bir sentezi. Geçmişten bugüne insanlığın çekebileceği ne kadar acı varsa, onu kendinde birleştiren bir canavar.

“Her insan hür doğar” denilerek yasaklanan kölelik yeniden geri geldi. The Guardian aylar süren bir çalısmanın ardından dünyadaki modern köleliğin boyutunu ortaya çıkarmış. İlgili yazılar şu linkte derlenmiş: [tıkla]. Türkçe kısa bir özeti de Cumhuriyet gazetesi vermiş: [tıkla]

Bulgular korkunç. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 2014 Mayıs’ında yayımladığı Kâr ve Yoksulluk: Zorla Çalıştırma Ekonomisi başlıklı raporuna göre 2013 yılı verilerine göre dünyada her yıl köle emeği üzerinden 150 milyar dolarlık bir kâr elde ediliyor.
Bu kârın üçte birinden fazlası, 99 milyar dolarlık kesimi, seks kölelerinden. Bundan daha fazlası insanlık onuruna aykırı koşullarda çalışan çocuklardan ve diğer emekçilerden kazanılıyor.

Yine ILO raporuna göre dünyada 21 milyon insanın köle olduğu tahmin ediliyor. Kadın köleler fahişelik ve ev işi alanında sömürülürken, erkekler ise tarım, inşaat, imalat ve maden işçisi olarak çalışıyor.

Köle emeği sömürüsünü en verimli yapan yerin, tüm köleciliğin başladığı kapitalizmin ve tabii demokrasinin beşiği Avrupa olması bana şaşırtıcı gelmedi. Avrupa köle başına yıllık 34 bin 800 dolar kârla köle emeğini en fazla sömüren bölge. Onu 15 bin dolarla Orta Doğu ve 5 bin dolarla Asya-Pasifik bölgesi izliyor.

Zamane entelektüeli ne düşünür bilemeyiz, ama burjuvazi Marx’ın artı-değer kavramına hakkını veriyor. Çünkü sahibine binlerce dolar kazandıran bir kölenin kapitalizmde yıllık masrafı 450 dolar civarında.

Gidişat nereye doğru diye sorarsanız, ILO’nun raporu onu da yanıtlıyor: 2005 yılında dünyada köle emeğinden elde edilen yıllık kâr 44 milyar dolardı. 2013 yılıyla birlikte bu 150 milyar dolara yükselmiş. Guardian’ın her şeyi özetleyen yazısı burada: [tıkla]

Bugünkü haliyle emperyalist kapitalizm dünyanın üzerine çöreklenmiş bir kanser gibi. Nereye elini atsa oraya yıkım ve ölüm getiriyor. Bir başka blog yazımda SSCB’nin çöküşünün ardından eski Sovyet ülkelerine kapitalizmin girişiyle başlayan felaketten bahsetmiştim: [Kapitalist Yağmanın Sonuçları].

Kimse dünya halklarını adım adım köleleştirenler karşısında elimizi kolumuzu bağlayıp beklememizi söylemesin. Böylesi bir barbarlığa, vahşiliğe karşı şiddet de dahil her türlü araçla direnmek meşru.

Lice Katliamı Üzerine Düşünceler: Süreç, Bayrak ve Devrim

7 Haziran 2014’te Amed’in Lice ilçesindeki gösteriler başlayalı neredeyse 15 gün olmuştu. Lice halkı AKP’nin “çözüm süreci” adı altında başlattığı tasfiye politikasını ve bunun bir uzantısı olan kalekol/karakol inşa sürecini protesto ediyordu. O gün askerin açtığı ateşle 2 Kürt vatandaş öldürüldü.

Bunun ertesinde bir askeri birliğin gönderindeki Türk bayrağının bir eylemci tarafından indirilmesiyle insanların öldürülmesi ikinci plana düşüverdi. Oligarşi içi çatışmanın da etkisiyle kışkırtılan milliyetçi söylem bir çok beyni esir aldı.

I

Lice’de Ramazan Baran’ın cenazesini izleyen Özgür Amed şurada gözlemlerini yazmış. Edilen zulüm, öfkeyle atılan sloganlar gözümün önünde canlandı. AKP’nin çözüm sürecinden beklediğini bulamayanların “Aşitî naxwazim, şer şer şer / Barış istemiyoruz, savaş savaş savaş” sloganları atarak yürüdüğünü söylüyor yazar.

Continue reading

Sütaş Direnişi ve Burjuvazinin Kini

Ülke kutsal kitaplardaki kıyamet alametlerinin tümüne sahip. Deccal sınıfı, insani değerlerini fırlatıp atması karşılığında muazzam kar oranlarına ulaşmış. Yaşamı mümkün kılan emekçilerin hesabınaysa güvencesizlik, aşağılanma ve hayvan pisliği düşüyor.

Muharrem Yılmaz da bu deccal sınıfın bir üyesi, Sütaş isimli gıda tekelinin başı. 2005 yılında babası ölünce şirketi devralmış. Büyük patron olmuş.

Patronlar düzeni nasıl Çalıkları, Albayrakları sevdiyse, Yılmazlara da yürü ya kulum demiş: İstanbul Sanayi Odası’nın verilerine göre Sütaş 1995 yılında Türkiye’nin en büyük 420.; AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılında 122. 2011 yılında 67., 2012 yılında 56. şirketi haline gelmiş.

Continue reading