Yalan Mühendisliğinin İncelikleri

Nazi propagandası

Nazi Propaganda Bakanı Goebbels tarafından 1929 yılında yazılan “Şu Kahrolası Naziler” başlıklı bir broşürden alınan görüntü. Çıkar çevreleri ve uluslararası güçler Almanya’ya zulmederken Nazilerin elleri kolları bağlanmış.

Geçen sene İletişim Yayınları’ndan yeni bir kitap çıktı: LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili. Kitabın yazarı Nazilerin iktidarda olduğu dönem (1933-1945) boyunca Almanya’da yaşamış bir Yahudi dilbilimci olan Victor Klemperer.

Tüm bu dönemi ülkeyi terketmeyip, saklanarak ve uzmanlık alanıyla ilgisiz işlerde çalışarak geçirmiş Klemperer. Ama bir yandan da faşist propagandanın nasıl gerçeğin üzerini örttüğünü de adım adım gözlemlemiş ve günlük şeklinde yazmış.

Yalan İhtiyacı

Klemperer günlük notlarından birinde, “maaşımdan gönüllü kış yardımı kestiler” demiş. Oysa “bu yardımı yapmaya gönüllü müsün? diye sormamış kimse ona. Bu esasında düpedüz bir vergi, ama Naziler onu ‘gönüllü kış yardımı’ diye sunarak, sözcüklerin yarattığı duygulanımı kullanıyorlar:

Vergi yerine yardım: Milli cemaat olmanın bir parçası bu da. Üçüncü Reich’ın jargonu duygusallaştırıcı bir jargon…

Bu jargon tanıdık. AKP’nin “şefkat kart” uygulamasını hatırlayın.

Kitap ilerledikçe, Nazi propagandası ile AKP’nin yaptığı propagandalar arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ortaya çıkıyor. Örneğin Klemperer, 10 Kasım 1933 tarihinde Hitler’in bir konuşmasını dinledikten sonra yine not düşmüş:

İlk defa onun bir konuşmasını baştan sona dinledim, izlenimim esasen öncekilerle aynı. Çoğun ölçüsüz öfkeli, fazla bağıran, boğuk bir ses… Barış vaaz eden o, barıştan yana olan o, Almanya’nın ‘evet’ini [kendisine oy vermesini] kişisel hırsından ötürü değil, sadece barışı korumak için istiyor, karları uğruna milyonluk milletleri birbirine karşı kışkırtmaktan ar etmeyen köksüz bir uluslararası kliğin darbelerine karşı (s. 51).

Bir başka tanıdık yalan. Vesayetler, paralel yapılar, faiz lobisi, porno lobisi gibi. Milli iradeye göz koyanlar, şımaranlar gibi. Ve her zaman bir şekilde mağdur olan AKP iktidarı. Oysa tek istediği şey var bu partinin:

Barış ve İstikrar

Peki Nazi rejiminin Almanya’daki toplama kampları, ya da AKP’nin Türkiye’de besleyip, eğittiği ve Suriye’ye gönderdiği cihatçıların kampları bu barış sevdasının tam neresine denk düşüyor?

Nazi rejimi iktidara gelmeden evvel, Almanya Weimer Cumhuriyeti adıyla bilinen bir rejim tarafından yönetiliyordu. 1. Paylaşım Savaşı yenilgisinin ardından kurulmuş olan bu yeni rejimde burjuva partileri çok dağınıkken, sosyalist partiler parlamentoya girecek kadar güçlenmişlerdi. Haliyle burjuvazinin birikim yapmasına imkan vermeyen, sarsıntılı istikrarsız bir rejim çıkmıştı ortaya. Ayaklanmalar ve çatışmalar birbirini izliyordu. Hele 1929 bunalımının ardından rejim bir sürekli kriz rejimi haline gelmişti.

Yazara göre Naziler rejimin bu istikrarsızlığından nefret ediyorlardı:

Onu haddinden fazla sayıda partinin olmasının yol açtığı felç edici bölünmeden sorumlu tutuyorlardı. Hitler’in kamçısı altında verilen ilk meclis toplantısı pozundan sonra –hiçbir sey tartışılmamış ve hükümetin her talebi talimli bir figüran grubu tarafından oybirliğiyle kabul edilmişti– parti gazeteleri muzaffer bir edayla, yeni Reichstag’ın yarım saatte sistem parlamentarizminin altı ayda becerebildiginden daha fazla iş gördüğünü yazdılar. S. 116.

Türkiye’deki rejim ile olan benzerlikler konusunda sayfalarca yazılabilir.

TBMM

TBMM çalışıyor. Attığı twitler nedeniyle kısa sürede sosyal medyada alay konusu haline gelen TBMM Genel Kurul hesabından bir görüntü.

1990’lardaki koalisyon hükümetlerinden sonra, AKP’nin tek başına iktidar olarak egemen sınıflara aldırdığı nefes yıllardır övülüp duruluyor örneğin. Bu süre içinde özelleştirmelere ve baskı rejiminin güçlendirilmesine ilişkin onlarca yasa, hiçbir gerçek tartışma olmadan meclisten geçirildi.

İktidar borazanlarına göre bunlar nihayet devletin çalışmaya başladığının bir kanıtı. Zamanında Hitler için denildiği gibi, AKP iktidarında devletin 1990’lar boyunca yapılandan daha fazla iş çıkardığını söylüyorlar.

Kapitalizm öyle bir krizde ki, burjuva demokratik tartışma süreçleri bile bir “zaman kaybı” olarak görülüyor. Egemen sınıfların koalisyon hükümetlerine, uzun tartışmalara, demokratik süreçlerin işletilmesine tahammülü yok. AKP’nin icadı olan “Torba Yasalar” işte bu tahammülsüzlüğün uygulamaya geçirilmiş hali.

Torba yasaların ve genel olarak AKP’nin yönetme tarzının kapitalizmle olan bağlantısını kurmamız gerekli. Yoksa ülkedeki faşizmi başbakanın öfkesine ya da otoriterleşme eğilimlerine bağlayan psikoloji analizlerine sarılmak zorunda kalırız.

Güç Gösterisi

Klemperer’in Hitler’in propaganda tarzına ilişkin bir diğer notu da şöyle:

Hitler’in deli kurnazlığı, parti propagandacılarına yönelik hainane ve utanmazca açık sözlü talimatlarında kendini gösterir. En yüksek kural daima şudur: Dinleyicilerinin eleştirel düşünmelerine olanak tanıma, her şeyi basitleştir! Çok sayıda hasımdan bahsedersen bazıları senin tek basına kaldığın icin haksız olabileceğin fikrine kapılabilirler, dolayısıyla çokları tek bir paydaya getir, aynı paranteze al, müşterek noktalar atfet onlara! (s. 198-199)

Hatırlayacaksınız, Haziran Ayaklanması’na çok farklı kesimden ve görüşten insan katılmasına rağmen Başbakan tek bir hasma odaklanmıştı: CeHaPe zihniyeti. Eylemciler içinde CHP’liler hakim değillerdi, milyonlarca insan çıkmıştı sokaklara. Fakat buna karşın başbakan ısrarla CHP zihniyetinden bahsetmeye devam etmişti, neden?

Bazıları bunu başbakanın yanlış bilgilendirilmesiyle açıklamaya çalıştı. Oysa AKP’nin geçmişten öğrendiği bir şeyler vardı: Haziran Ayaklanması’nın çok çeşitli çevreleri bir araya getirdiğini kabul etmek, AKP’nin kendi güçsüzlüğünü ve yönetememe krizini kabul etmesi anlamına gelirdi.

Oysa her zaman azametli görünmek gerekir. Örneğin AKP’nin polisi 11 çelik kapı kırarak “terör yuvalarına” ulaşır. Hükümet 2 milyar ağaç diker, mitinglerine milyonlar gelir. Faşizm rakamlardaki abartıya ve yalana niye bu kadar muhtaçtır?

Klemperer, Nazizmin sayıları kullanışından bahsederken, “sadece en üstünlük sıfatlarını abartmakla kalmaz, bilinçli olarak kötü niyetlidir, sürekli pervasızca aldatmayı ve uyuşturmayı hedefler” diye yazıyor. Ve şöyle devam ediyor:

Burada şaşırtıcı olan, sayılarla söylenen yalanların utanç verici derecede kısa ömürlü olmalarıydı. Kitlenin düşüncesizliğinden ve tamamen aptallaştırılabileceğinden emin olmak, Nazi doktrininin temel esasları arasındadır. Örnegin haberlerde savaş sırasında Kiev’de 200 bin kisinin kuşatıldığından söz edilir ve ertesi gün aynı kuşatmada 600 bin kişi esir alınırdı.

Abartıya ve yalana dayanan güç gösterisi, faşist propagandanın önemli bir unsuru. Örgütsüz ve bilinçsiz kitleler güçlü olana çekilirler.

Dönüp dolaşıp yine yalana geliyoruz. Ne ilginç bir varlıktır şu yalan. Sürekli olarak tekrar edilirse, yalan oldugu ortaya çıksa bile etkisini sürdürmeye devam eder. Daha ben bu metni yazarken, Başbakan yine Berkin Elvan hakkında konuşuyordu:

Yüzünde maskesi, sapanı, cebinde patlayıcılar, ama kalkıyor malum medya ‘ekmek almaya giderken…’ Ekmek almaya giderken maskeyle mi gidilir, sapanla mı gidilir, patlayıcılarla mı gidilir, bu nasıl iştir?

Vurulduğu gün Berkin Elvan’ın elinde sapan, cebinde patlayıcı olmadığı defalarca söylendi. Ama kimin umrunda? Klemperer, “Bu rejimin dilinde sahiden dürüst bir lafla karşılaşabilecek miyim?” diye yazmış başka bir gün:

Kağıda basılı yalan, dört bir yandan hücum ettikçe etrafımdakilerin pek azı, giderek iyice azı ondan kuşku duyup, en sonunda da artık kimse kuşku duymayınca, beni de alt eder … Böbürlenme ve yalana dayandığı idrak olunan propaganda yine de etkisini sürdürür, yeter ki onu hiç tereddüte kapılmadan sürdürecek yüzünüz olsun (s. 249).

Bu satırları pekala Türkiyeli bir yazar yazmış olabilirdi ve yine de yadırgamazdık. Özellikle Haziran Ayaklanması ile iyice ayyuka çıkan yalanlardan sonra, Klemperer ile haleti ruhiyemizin bu kadar benzemesi tesadüf değil.

Kitap bu kısa incelemeye sığmayacak daha pek çok noktaya değiniyor. Hem Alman halkını 12 yıl boyunca pençesinde tutan bu büyük propaganda motorunun nasıl çalıştığını, hem de Türkiye’de hüküm süren “sömürge faşizmi” ile olan benzerlikleri görmek açısından yararlı buldum bu kitabı. Tanıl Bora’nın özenli Türkçeleştirmesi kitaba çok okunaklı ve doğal bir dil kazandırmış.

Bitirirken, bir de sanatsal bir not.

Klemperer Nazi rejimi sırasında tanık olduğu hayatlar karşısında, “yaşam, hiçbir romancının ‘roman gibi’ olur diye cesaret edemeyeceği tertiplere olanak tanır” diye yazmış. Ben de cok defa düşünmüşümdür bunu. Öyle zengin çelişkilere ve ilişkilere gebe ki hayat, tek bir kafanın yaratısı olan kurguları gölgede bırakan karşılaşmalar, çok etkileyici ve yalnızca tesadüfle açıklanmayacak kurgular meydana getiriyor her gün. İş o ki, devrimci sanatçı ve sosyal bilimci bunları yakalayıp somutlaştırabilsin.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s