Açlıktan Öldürüp Adına Yaptırım Diyorlar

Irak_Emperyalist_Isgal22 Ocak 2014’te Montrö’de bir araya gelen devletler Suriye’ye barış getirmeye giriştiler. Toplantılarının çok şekilli bir ismi de var: Cenevre Ortadoğu Barış Konferansı. Dünyanın silah ticaretini elinde bulunduran ülkeler, düzenledikleri konferansa bu ismi verirken eminim çok gülmüşlerdir. Karşılaştırınız: Maraş Katliamı sanığı Ökkeş Kenger’in Alevi Çalıştayı’na davet edilmesi.

ABD hükümet sözcüsü Harf, Suriye ile ilgili açıklama yapıyor: “Sahadaki durum o kadar korkunç ki, bir siyasi geçişi hayata geçirmemiz ve Esad rejimini iktidardan indirmemiz gerekiyor”. Şu sınır tanımaz kibre bir bakın. Bizimle alay ediyorlar. Sahadaki durumun sizin Afrika’dan ve Ortadoğu’dan nakliye uçaklarıyla taşıdığınız ölümle bir ilgisi olmasın sakın?

Barışsever katiller buluşması bu.

Emperyalistler Suriye’de doğrudan askeri müdahalenin zeminini henüz yakalayamadılar. Bu konferans aracılığıyla hem soluklanacak, hem de “biz her yolu denedik” diyerek, bir sonraki saldırının zeminini yaratacaklar.

Türkiye’de de kara propaganda devam ediyor. AKP İsrail’in propaganda taktiğini kullanıp, bir kısmını parayla satın aldığı Twitter hesaplarından Suriye rejiminin bebek katili olduğunu söyleyerek, dünyaya ‘uyanma’ çağrısı yapıyor (Bu kısmı zaten biliyoruz, kendi dairesinin dışındaki herkes AKP için katil, terörist, darbeci).

Geçmişte de emperyalizmin silahlı mücadelenin zeminini bulamadığı durumlar yaşadık. Eğer sömürgeleştirmek istediği ülkenin yönetimini satın alamıyor ya da askeri yöntemlerle ele geçiremiyorsa, emperyalizm barışçı ve demokrat görünürken, saldırdığı ülkenin halkını cezalandırmanın örtülü ve zehirli yöntemlerini geliştirdi.

Zamana Yayılmış Katliam

Bunu Irak’ta gördük. 1990’da ABD’nin Irak’a müdahalesi gündeme geldiğinde, dünya iki suni kampa bölünmüştü:

  • Bir tarafta Irak’a doğrudan askeri müdahale isteyenler vardı. Bunlar Irak’a girmek ve rejimin defterini bir an evvel dürmek istiyorlardı.
  • Öte yanda ise “savaş karşıtı”, antimilitarist liberaller duruyordu. Bunlar askeri müdahaleye karşı olmakla birlikte, ABD’nin Irak’a müdahale hakkı olup olmadığını sorgulamadılar bile. Rejimi devirmek için başka zorlama araçları bulunmalıydı. Siyasi ve ekonomik yaptırım yoluyla rejim yıpratılmalı ama halk fazla zarar görmemeliydi.

Bu barışseverlerin formülü basittir. “Uluslararası toplum” zalim ülkenin yalnızca askeri sanayisine ve idare aygıtına yönelik bir ekonomik ambargo uygulayacak, devlet yönetemez olduğu için halkına zulüm ve baskı yapamaz hale gelecek, rejim değişmeye zorlanacak ve halka karşı şiddet son bulacaktır. Hoş geldin demokrasi.

Böylesine vicdanlıdırlar.

Ne yazık ki, aynı şarkıyı bugün de çalmak istiyorlar. Ayşe Hür gibi aklı başında bir araştırmacı bile “Suriye devletinin işkence görüntüleri” olduğu söylenen görüntüler servis edildiğinde, emperyalist propagandanın etkisi altında dayanamayıp Twitter hesabından tempo tutuyor: Uluslararası toplum müdahale etmeliymiş, askeri müdahale değil ama “siyasi ve ekonomik” baskı araçları kullanılabilirmiş. Bunun nesi yanlışmış?

1990-2002 yılları arasında Irak halkının yaşadıkları önümüzde dururken, ekonomik yaptırım denen şeyin etkili ve zamana yayılmış başka bir katliam örneği olduğu bu kadar netken bunları söylemenin vebali büyük. Aklımıza, sözümüze mukayyet olmak gereken zamanlardan geçiyoruz.

Irak’ta Ne Olmuştu?

Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesinin ardından öylesine kıyımlar yaşandı ki, 2003 öncesinde olanlar unutuldu. Irak halkı 1990-2003 yılları arasında emperyalistlerin uyguladığı sistematik bir ambargo politikasını yaşadı, bu ekonomik yaptırımlar serisinde ne olduğunu birazdan anlatacağım.

Şimdi peşrev: 1993 yılında yayımlanan bir FAO raporu, bu ekonomik yaptırım nedeniyle Irak’taki pek çok insanın Afrika’nın en kurak bölgelerindeki insanlardan daha az yemek yediğini gösterdi.

Vicdanlı olmak, bunları unutmamaktan geçer. Hafızamız kinimizin, adalet vaadimizin tek dayanağıdır.
ABD Irak’a ambargoyu dayatmaya karar verdiğinde bunu dünyaya “Irak’ın kendi ordusunu güçlendirmesini engellemek” amaçlı yaptırımlar olarak sundu. Birleşmiş Milletler, Irak’ın ithal ettiği bütün malları Irak ordusunun ve devletinin işine yarayıp yarayamayacağına göre değerlendirecek ve geçiş izni buna göre verilecek ya da verilmeyecekti.

Fakat bu görüntünün ardında, emperyalizmin kendisine teslim olmayan bütün bir halkı cezalandırma planı vardı. Birleşmiş Milletler en basit tüketim malzemelerinin bile pratikte orduyu güçlendirmek için kullanılabileceğini ileri sürerek, Irak’ın gümrük kapılarından hiçbir malın geçememesini garanti altına aldı:

  • Çocuk aşılarından kimyasal silah yapılabilir,
  • Su tankerleri zırhlı askeri araçlara dönüştürülebilir,
  • Elbiselik kumaştan asker üniforması yapılabilir,
  • Telefonlar orduda haberleşmek için kullanılabilir,
  • Jeneratörler orduya tahsis edilebilirdi.

Bu bahaneleri ileri sürerek tüm gümrükleri kapatan BM, Irak’ı tamamen tecrit etmiş oluyordu.

Ayakkabı yapımı için gerekli malzemeleri, sigara üretmek için yapıştırıcıyı, dikiş ipliğini, gıda paketleme malzemelerini, tıbbi malzeme ve hastane yataklarına örtü yapmak için pamuğun ülkeye girişini yasakladılar. Irak’a tuz bile sokulamıyordu, nedeniyse deri üretiminde kullanılabilecek olmasıydı.

Bir buzdolabına bakarak bile emperyalistlerden nefret etmeyi öğrenebilirsiniz. Irak’ın ithal etmek istediği buzdolapları gümrükte incelenirken, dolap motorlarının askeri amaçlarla kullanılabileceği bahane edilerek, dolaplar dalga geçer gibi ülkeye motorsuz olarak, yani hiçbir işe yaramayacak halde veriliyordu.

Eğer olur da bir bahane bulamadıkları ürünler ortaya çıkarsa, bunlar da ABD’nin devreye soktuğu karmaşık prosedürlerle bekletiliyordu. Filistin’e yönelik İsrail eziyetinin bir parçası olan bu bekletme yöntemiyle, bir yanda dünyaya aslında yardım toplandığı izlenimini veriliyor ama yardımlar türlü bahanelerle asla ülkeye sokulmuyordu.

Buna Soykırım mı Demeli?

Bu ambargonun Irak halkı üzerinde bir soykırım etkisi yaptığını söylemek yanlış olmaz. Ambargo başladıktan bir yıl sonra (tabii 1991 yılında başlayan ve 42 gün süren ABD bombardımanının da etkisiyle) Irak’ın elektrik, su ve sanayi altyapısı tamamen kullanılmaz hale geldi.

  • Elektrik üretimi 1990 yılındaki 9000 MW’tan 340 MW’a düştü.
  • Halkın suya erişimi %75 azaldı. 1993 yılında Irak savaştan önce ürettiği suyun yalnızca %50’sini üretir bir haldeydi. Elektrik olmaksızın hiçbir tesis çalışmıyor, suyu, çöpleri ve kanalizasyonları arıtmak imkansızlaşıyordu. Dünya Sağlık örgütü, Irak’taki su arıtma sisteminin çalışmaması nedeniyle sulardaki bulaşmanın kabul edilebilir oranın 100 kat üzerinde olduğunu raporluyordu. Bu demektir ki, Irak’ta musluklardan su değil, bakteri, mikrop ve virüs akıyordu.

“Bazı virüsler vardır, bombadan daha tesirlidir.”

Elektrik ve su hatlarının çalışmaz hale gelmesi, Irak sağlık sistemini de vuracaktı. Irak’taki hastanelerin yatak kapasitesi birkaç yıl içinde üçte bir oranında azaldı. Hala kapasitesi olan hastanelerde ise aydınlatma yapılamıyor, hijyen, su ve atık sorunları içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. 1995 yılında yapılan bir BM araştırmasına göre, Irak’taki hastaneler 5 yıl içinde personellerinin %75’ini kaybetmişti. İnsanlar ya ölmüş ya da ülke dışına çıkmışlardı.

İstatistiklere göre ambargodan önce, 1989 yılında Irak’ta ayda 15.125 ameliyat yapılıyordu. 1992 yılında bu sayı 5.477’ye düştü. Bu her ay 10.000 insanın ameliyat olması gerektiği halde olamaması demekti. Çünkü ne ilaç vardı, ne elektrik, ne de ekipman. En temel tıbbi ilaçlar bile Irak gümrüklerinde bekletiliyor, Irak’a sokulmuyordu. ABD Irak’a ilaç gönderilmesi için yapılan 182 sözleşmenin 159’unu bloke etti. Bekletilen tıbbi ilaçların değeri 2000 yılında 150 milyarı doları bulurken, bu sayı 2002 yılında 450 milyon dolara ulaştı.

Bu koşullar altında salgın hastalıklar patladı. Ambargodan önce Irak’ta kolera vakasına rastlanmazken,

  • 1994 yılında 100 bin kişiden 1350’sinde kolera hastalığı görülmeye başlandı.
  • 1990 yılında 100 bin kişinin yalnızca 11.3’ünde görülen tifo, 4 sene sonra 12 kat artacaktı.
  • 1990 yılına kadar açlık Irak için önemli bir sorun değildi. Peter L. Pellet’e göre, Körfez Savaşı’ndan önce Irak “kendi bölgesinde kişi başına en fazla gıda düşen ülkelerden biriydi”. Gıda ve Tarım Örgütü 1988 yılında yaptığı araştırma sonucunda Irak’ta “az beslenme artık bir sağlık sorunu olmaktan çıkmıştır” diyordu. Irak 1980 yılında çocuk ölümlerine karşı bir kampanya başlatmış ve ölümleri yarı yarıya azaltmıştı.

Ama ambargonun tetiklediği ekonomik kriz ve hiperenflasyon nedeniyle, sebze meyve almak için marketlere giden insanlar önceki seneye kıyasla 45 katına çıkmış fiyatlarla karşılaştılar. Sanayinin çalışmaz hale gelmesi de işsizliği %70’lere çıkarmıştı. Irak’ın ulusal para birimi olan dinar %5000 değer kaybetti. Ailelerin alım gücü birkaç yıl içerisinde %95 azaldı, maaşlar ortalama 3 ile 6 dolar arasına geriledi.

Açlık, işsizlik ve enflasyon bir araya gelince ölüm Irak’ın üzerine işte böyle çöktü:

  • 1991 yılıyla birlikte beş yaşındaki çocukların %18′i yetersiz beslenme/açlıkla karşı karşıya kaldı.
  • 1996 yılında açlıkla karşı karşıya kalan çocuk oranı %31′e çıktı.
  • 1997 yılında açlık çeken çocuk sayısı 1 milyona ulaştı.
  • 1998 yılında kadınların %70′i anemik olmuştu. 1990-2003 yılları arasında Irak’ta hastalık, yetersiz beslenme, açlık gibi nedenlerden dolayı 500 bin çocuk öldü. Epidemiyolog Richard Garfield dünyada son 200 yıl içinde nüfusu 2 milyondan fazla olan hiçbir toplumun ölüm oranlarında böyle bir artış gözlenmediğini söyleyecekti. Emperyalizmin ekonomik yaptırımları sayesinde Irak halkı tarihe geçmişti bile.

Tüm bunlar olurken, ABD Irak’a hala savaş ilan etmedi diye sevinen anti-militaristler, barışseverler vardı desem şaşırır mısınız? Bunu Türkiye’nin siyasi tutsaklar bakımından dünyanın, iş cinayetleri bakımından Avrupa’nın bir numarası olduğu dönemde, “İleri demokrasi geldi” diye karnında kelebekler uçuşan liberallerle karşılaştırınız. (Sahi, şimdi ne yapıyorlar?)

“Her türlü şiddete karşıyımgiller” böyledir. Askeri şiddet kullanmamaktan doğan boşluğun en acımasız yöntemlerle doldurulmasına ses çıkarmazlar.

Bize aynı filmi iki kere izletemeyeceksiniz. Daha konuşmayı öğrenemeden ölen 500.000 Iraklı çocuk ‘intikam’ kelimesinin anlamını bilmiyordu belki. Bizse bu kelimenin anlamını her gün yeniden öğreniyor, onun değişik yönlerini keşfedip, yeni anlamlarını tanıyoruz.

Kaynaklar hakkında bir not:

Irak’ta meydana gelen bu katliamı en ayrıntılı ele alan kitap, Prof. Joy Gordon’un Harvard Üniversitesi yayınlarından 2010 yılında çıkan Invisible War: the United States and the Iraq Sanctions isimli kitabı. Bu yazı da çoğunlukla bu kitaba yaslanıyor.

Konuyla ilgilenenlerin kitabı okumasını tavsiye ederim. Kitaba erişimi olmayanlar, yazıda sözü edilen verilerin sayfa numaralarına ve kitabın uzun özetine şuradan erişebilirler:
http://www.mediafire.com/view/im5edpc5htc8wxq/EBuglalilar_Gordon_Invisible_War.pdf

Bunun dışında yararlandığım iki rapor:

  • Peter L. Pellett, “Nutrition and Health in Iraq”, International Quarterly of Community Health Education 17, no. 2 (1997-1998), s. 111.
  • WHO, “The Health Conditions of the Population in Iraq since the Gulf Crisis”, s. 9.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s