Ekonomi İyi Durumda ama Halk Değil: Türkiye’deki Gösterilerin Ekonomik Arka Planına İlişkin Notlar

MrZine.org’da yayımlanan yazımın, translatorsforjustice.wordpress.com gönüllüleri tarafından yapılmış Türkçe tercümesi.

ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in, dönemin Nikaragua diktatörü hakkında, “Somoza orospu çocuğu olabilir, ama o bizim orospu çocuğumuz,” dediği rivayet edilir. Roosevelt’in bu sözü gerçekten sarf edip etmediği tartışmalıdır; ama onun bahsettiği model, –yani bir tür lisanslı diktatörlük– yıllarca Birleşik Devletler’in dış politikası olagelmiştir. 

Bugünlerde ABD, Suriye rejimin devrilmesi gereken bir diktatörlük olduğunda ısrar ederek başka Batı ülkeleriyle birlikte rejime karşı harekete geçiyor. Artık iyice bilindiği gibi, ABD, Türkiye’yi Ortadoğu için bir demokrasi modeli olarak pazarlayarak Suriye yönetimini devirmek için Türkiye’yi etkin olarak kullanıyor. “Arap Baharı” denilen süreçten bile önce, USAID (ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı) raporunda açıkça “Birleşik Devletler Türkiye’nin organize suçlar, uyuşturucuyla mücadele, nükleer silahlanma ve terörle mücadele konularında bölgesel liderlik üssü olması için çalışmaktadır,” denilmiştir (USAID, Kongrenin Bütçe Gerekçelendirme Raporu, 2010, s.386). Türkiye’yi üs edinen teröristlerin Suriye’nin kuzeyinde yaptıkları katliamlara bakılırsa, Türk devletinin organize suç alanında bölgesel bir lider olmayı başardığı açıktır.

Eminim ki Obama ve arkasındaki oligarşi, Türk rejiminin de bir diktatörlük olduğunu ve kendi halkı karşısında birçok suç işlediğini biliyordur. Ama burada asıl önemli olan, ABD’nin bu diktatörlüğün sahibi olup olmadığıdır. Beşar Esad Amerikalı generallerin Suriye ordusunu ABD’nin çıkarlarına göre yeniden düzenlemesine izin vermiş ve Türkiye’nin uzun zamandır yaptığı gibi ülkesini Amerikan askeri üslerine açmış olsaydı, Beyaz Saray’da ağırlanır ve Sayın Obama ile yağmur altında romantik bir basın açıklaması yapabilirdi. Ama olmadı.

 
Eğer halkın huzursuzluğu hükümetin bir diktatörlük olduğunun kanıtıysa, Türkiye’de bir diktatörlük var demektir. Bu yazı kaleme alınırken ülkenin bütün büyük kentlerinde kitlesel halk ayaklanmaları oluyor. Gösteriler ve çatışmalar Ankara’da, İstanbul’un bazı yerlerinde, İzmir, Adana ve daha pek çok başka kentte sürüyor. İçişleri Bakanlığı 67 kentte 200’den fazla olayın meydana geldiğini açıkladı.
 
Neler olduğunu ve her şeyin nasıl başladığını açıklayan birçok yazılı ve görsel açıklama mevcut. Bu yüzden bunları tekrarlamayacağım. Bunun yerine, ucu sadece çok uzaktan seçilebilen buzdağının hiç görünmeyen yüzü hakkında konuşacağım. Çünkü şu anda sokaklarda polisle çatışan insanlar, Türkiye’deki düzenin kendilerinde açtığı bu görünmez derin yaralar nedeniyle sokaktadır.
 
Uzun süredir Türkiye hakkında yabancı medyada çıkan haberler Türkiye’nin “istikrarlı ve büyüyen ekonomisini” vurgulamayı tercih ediyor. Türkiye’deki milyonerlerin sayısının on yılda 10,000’in altından 50,000’in üzerine çıktığı söyleniyor. Ancak kimin ekonomisinin istikrarından ve büyümesinden bahsedildiğini açıklayan makalelerle nadiren karşılaşabiliyoruz.
 
İstikrarlı ve büyüyen ekonomi. Kimin sayesinde? Büyüyen borçlar altında inleyenlerin sayesinde; bütün diğer OECD ülkelerindeki muadillerinden daha ağır ve uzun çalışanlar sayesinde; işsizlik oranları on yılda ikiye katlanan kadınlar sayesinde; sayısı 3.5 milyonu bulan ve yarısı eğitimlerine devam edemeyen Türk ve Kürt çocuk işçilerin sayesinde. Onların ekonomisi hiçbir zaman istikrarlı olmadı.
 
Borçluların sayısı AKP iktidarı döneminde tırmandı. Ekonomist Mustafa Sönmez’in gözlemine göre, “2003’te tüketici kredisi borcu olan 2.4 milyon kişi vardı. Ancak 2012’nin sonunda bankalara tüketici kredisi borcu olanların sayısı 13.2 milyona ulaştı.” Sönmez’e ait olan aşağıdaki grafik Türkiye’nin büyüyen ekonomisinin halka olan etkisini gösteriyor:

 

Türkiye’nin en kötü yaşam kalitesine sahip OECD ülkesi olması talihsiz, ama bir o kadar da şaşırtıcı olmayan bir durumdur. Şaşırtıcı değildir, çünkü Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2011 tarihli bir çalışması Türkiye’deki gelir uçurumunun çok büyük olduğunu göstermiştir. Toplam nüfusun sadece yüzde 1.2’si aylık 3000 dolar ve üstü gelire sahiptir. Alttaki yüzde 60, günlük 35 dolardan daha az kazanmaktadır. En alttaki yüzde onluk nüfusun durumunu sizlerin hayal gücüne bırakıyorum. Brezilya’nın eski devlet başkanlarından birinin (ki kendisi de bir başka diktatördü) bir zamanlar dediği gibi, “Ülkemde ekonomi iyi durumda ama halk değil”. Gerçekten de öyle.
 
Kimin ekonomik büyümesi ve istikrarı, ne pahasına? AKP iktidarı süresince hapishane nüfusunda tarihi rekorlar kırılmıştır. Muhtemelen bunun nedeni, insanların suç işleme dışında hayatlarını kazanma yolu bulamamalarıdır. Ama bir neden daha var: Associated Press’in terör suçlaması nedeniyle verilen mahkûmiyetler (bunların çoğu siyasi muhalifleri engellemek için terörizm bahanesine sarılmanın örnekleridir) üzerine hazırladığı rapora göre AKP döneminde “12,897 ile [dünyadaki] bütün terör mahkûmiyetlerinin üçte birini Türkiye oluşturuyor”. Büyük resmi görmek için aşağıdaki grafiğe bakabilirsiniz:

(Grafik: “Türkiye’de Hapishane Nüfusu: 1980’den AKP iktidarına.” Pembe boyalı alan AKP iktidarı dönemini gösteriyor. Değerler bin kişi üzerinden belirtilmiştir.)

Aynı zamanda Türkiye iş kazaları (ya da aslında iş cinayetleri) sayısında son 12 yılda 12,686 ölümle Avrupa’da bir numaradır. Türkiye’deki gösterilerin sadece bu ekonomik sorunlar nedeniyle başladığını iddia etmiyorum. Hayır, bu indirgemecilik olur. Ama aynı zamanda “siyasi olarak huzursuz ama ekonomik olarak başarılı” biçiminde hayali bir Türkiye imgesi yaratan CNN tarzı “kültür savaşı” teorilerinden de çok sıkıldık ve bıktık. 
Siyaset tamamen ayrı bir konu. Belki daha sonra bunu tartışabiliriz. Şu anda ülkemde yoldaşlar polisle çatışıyor ve mücadelelerinden öğreneceğim çok şey var. Onlardan biri aklımdan çıkmayan bir Facebook durum yazısı paylaştı; ben de, halkın öfkesi ve dayanışma ruhu hakkında bir fikir verebilmek için kendi yazımı onun sözleriyle bitirmek istiyorum: 

 “Görme engelli bir abi arkadaşının koluna girmiş “bana nereye doğru taş atacağımı söyleyin n’olur” diye bağırıyordu. 13-14 yaşlarında iki çocukları arkada tas kırarken, anne ve babaları onların kırdıkları tasları barikatın başında polise atıyordu. 70 yaslarında bir amca “çocuklar benim gücüm tas atmaya yetmiyor keşke ölsem de cesedimden barikat yapsanız” diye ağlıyordu. Tabi bunlar yoğun gaz altında oluyordu. Bizi acıyla mı sınıyorsun Tayyip?”

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s