Çok Çalışanlar ve Çok Kazananlar

Temmuz 1971 tarihli Milliyet gazetesinden.
Brezilya’nın Devlet Başkanı, bir keresinde “ekonomi iyi durumda ama halk değil,” demişti. Şu işe bakın. Nasıl oluyor da, ekonomi iyi durumdayken, nüfusun çoğu demek olan halk kötü durumda oluyor? O zaman bu ekonomi kimin için ve kime göre iyi durumda?

Bu ekonomi, çok çalışanlar ile çok kazananların bambaşka insanlar olduğu bir ekonomi. Çok kazananlar, sahip oldukları fabrikalar, ofisler, makineler sayesinde toplumun geri kalanının emeğini sömürüyorlar.
Dolayısıyla Brezilya Devlet Başkanı haklı, çok kazananlar için işler iyi. Ama bu asalaklar ne zaman ekonominin iyi gittiğini söyleseler, halkın durumunun daha da kötüleşeceği kesindir.

Tarihsel veriler de bunu gösteriyor. İkinci Paylaşım Savaşı’nın (1939-1945) hemen ardından İngiltere’de emekçilerle patronların ne kadar kazandıklarını öğrenmek için bir araştırma yapılmıştı. Yapılan hesaplamalara göre ülkede nüfusun en zengin %2.5’lik bir kesimi ülkedeki toplam gelirin %25’ini alıyordu. Nüfusun en alttaki %50’lik kesiminin payı ise %25’ti.

100 kişilik bir mahalle düşünün. Bu mahalledeki en zengin iki kişi, her gün 25 kişilik yemek yerken, mahallenin en yoksul 50 kişisi ise ancak 25 kişilik yemek yiyebiliyor. İşte kapitalizm 60 yıl önce bu durumdaydı.

Peki mahallenin bu en zengin iki kişisi, acaba her gün 25 kişilik iş yaptıkları için mi bu kadar zengindi? En yoksul 50 kişi, tembel oldukları için mi yarım öğün yiyebilir durumdaydı?

1962 yılından bugüne dek, hem dünyada hem de İngiltere mahallesinde çok şey değişti. Aşağıdaki grafik, mahallenin en zengin bir tek üyesinin kazancının 1918 ile 2005 yılları arasında nasıl değiştiğini gösteriyor:
 


Grafikten de görülebileceği üzere, 1979 yılından sonra İngiltere’de zenginle yoksul arasındaki uçurum tekrar derinleşmeye başlamıştı. Emperyalist ülkeler bir tarihe kadar kendi çelişkilerini yumuşatmak için, gelir uçurumlarını azaltmaya çalışmışlardı. Çünkü Sovyetler Birliği’nden, dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşen devrimlerden ve bunların yaydığı ideolojik etkiden korkuyorlardı.

Oysa soğuk savaş dönemi boyunca güç biriktiren tekeller, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bu gelir uçurumunu tekrar Birinci Paylaşım Savaşı (1914-1918) zamanlarındaki haline geri döndürmeye başladılar.

Kapitalizmin değişmez kanunları vardır: Çok çalışanlar sınıfı çalıştıkça, çok kazananlar sınıfı daha çok kazanır. Emekçinin ekmeği küçüldükçe, ‘ekonomi’ o kadar iyiye gidiyor demektir.

Tabii benim bu ikinci sınıf edebiyat sayılabilecek vecizelerim, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanlarının söyledikleri ile yarışabilecek kalitede değil. Onlar bu konuda Brezilya Devlet Başkanı’nı da geride bırakacak yetenekteler.
Yakın zamanda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, asgari ücretin düşüklüğünden yakınanlara, 800 YTL’nin  “büyük para” olduğunu söyledikten sonra şöyle demişti:
 

Problem şu. Ülkede üretilen mallar işçi ve işverenlerimizin dayanışması içerisinde üretiliyor. Bunların dünya piyasalarında yer bulması rekabet edilebilirliğiyle orantılıdır. Eğer daha pahalı üretiyorsanız dünya piyasalarında satma imkanınız yok. Pahalı üretip satamazsanız içerde de istihdamı engellerseniz, asgari ücreti arar noktasına düşersiniz (Radikal, 6.3.2013).

Demek ki işçilerin birinci sorumluluğu, az yiyerek ve çok çalışarak fabrika sahiplerinin rekabetçiliğini arttırıp, onlarla “dayanışmaktır”. Esasında Bakanın bu konuda endişe etmesine hiç de gerek yok. Türkiye’li işçiler bu sorumluluklarını fazlasıyla yerine getiriyorlar, hem de iş cinayetinde onar onar ölmek pahasına.
Bunu da yine bir başka devlet kurumuna, T.C. Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’na sorarak öğrenebiliriz.

Ajansın görevi yabancı sermayeye Türkiye’nin reklamını yapmak ya da Başbakan’ın veciz sözüyle “Türkiye’yi pazarlamaktan sorumlu”. Yakın zamana kadar ajansın internet sitesinde “Nitelikli ve Rekabetçi İş Gücü” başlığı altında Türkiye’ye ilişkin şu bilgiler veriliyordu:
 

“Haftada 53,9 çalışma saati ve çalışan başına yıllık ortalama 4,6 gün hastalık izni ile Avrupa’daki en uzun çalışma süreleri ve çalışan başına ortalama hastalık izninde en düşük oran (2008, Mercer)”.

Birkaç azılı işkolik dışında, herhalde kimse haftada 53,9 saat çalışıyor olmakla övünmez. Bu insan sağlığını da olumsuz etkileyen bir durumdur. Bu kadar uzun çalışma saatlerine sahip olan bir emekçi, yorulur, tükenir, sosyal yaşantısı biter.

Peki ama ülkenin çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından utanılacak bir şey olan böyle bir durum, Türkiye’yi tanıtmakla sorumlu bir ajans tarafından neden gururla öne çıkartılır? Elbette halka rağmen iyi durumda olan bir ekonomiyi ‘rekabetçi’ kılmak için. 
Emekçi kendisi için ne kadar az yaşar ve sermaye için o kadar çok çalışırsa, ekonomi de o kadar rekabetçi olur.

Kapitalistler çok çalışan insanları niye bu kadar çok sever? Çünkü işçi aynı maaşı alarak daha fazla çalıştığı zaman, daha fazla mal ve hizmet üretir, yani daha fazla sömürülür. Üstelik kapitalistler eski kurtlardır, sömürüyü arttırmanın tek yolunun, işçileri daha fazla çalıştırmaktan geçmediğini bilirler. Durmadan yeni yöntemler icat ederler.

Günümüzde gazeteler ve kimi iktisatçılar gözleri parlaya parlaya serbest piyasadan söz etmeyi çok seviyorlar. Öylesine kalıplaşmış bir düşünce biçimleri var ki, bir avuç şirketin keyfine göre yönetilen dünyada, hala 18. ve 19. yüzyıllardaki gibi bir serbest rekabet ortamı olduğunu izlenimini yaratıyorlar. 
Ya da ben çok iyi niyetliyim, bunun doğru olmadığını biliyorlar ama basbayağı yalan söylüyorlar.

Liberal iktisatçıların bahsettiği anlamda bir serbest piyasa zaten hiç olmamıştı. Patronlar her zaman devletin elini sıkı sıkı tutup, ona kendi işlerine gelen şu ya da bu kanunu çıkartıp, piyasayı düzenletmişlerdi. Hani piyasanın görünmez eli? Bu basbayağı devletin kanlı nasırlı elidir.
Çok uzun zaman oldu ki, artık devletlerle büyük şirketler ayrılmaz bir bütün olarak hareket ediyorlar.

Örneğin, İkinci Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesinde ABD Senatosu bir grup araştırmacıyı işe almış ve ABD ekonomisine dair bir rapor istemişti onlardan. Araştırmacıların raporu, ABD ekonomisinin kontrolünün 200 büyük şirketin elinde olduğunu gösterdi.
Üstelik, ortada doğru düzgün bir serbest rekabet de yoktu. Bu 200 holding, diğer şirketlerden iki-üç kat daha hızlı büyüyor, diğerlerinden çok daha avantajlı koşullarda üretim yapıyordu. Araştırma raporu, “modern şirketin yükselişi, modern devletle aynı şartlarda rekabet edebilecek bir ekonomik güç yoğunlaşması getirdi” diyordu.

Peki bugün? Bugün bu manzara daha da korkunç. Amerikalı yazar Barry C. Lynn bu konuda bir kitap yazdı ve manzarayı kısaca özetledi. Yazarın kitabında verdiği bazı sayılar, tekellerin gücünü açıkça ortaya koyuyor.

Kitaba göre ABD’deki Procter & Gamble isimli kimyevi ve tıbbi maddeler üreten şirket, tek başına ülkedeki
 
  • tıraş bıçaklarının %75’ini,
  • çamaşır ve bulaşık deterjanlarının %60’ını,
  • diş fırçalarının %50’sini,
  • kağıt havluların %45’ini üretiyor.

Yine “From Big Three to Magnificent Seven” başlıklı bir The Economist yazısına göre ABD’deki otomobil piyasasının tamamı sadece 8 şirketin elinde. Bir avuç şirketin kendi arasındaki ‘serbest rekabet’ oyununu, biz küçük insanlık olarak yalnızca seyrediyoruz.

Peki fırsatlar ülkesi ABD’de gelir uçurumu ne durumda? Şu kısa, 6 dakikalık (ne yazık ki) İngilizce videoyu izleyin ve görün bakalım, kapitalizm çok çalışanlar ile çok kazananlar arasında nasıl bir uçurum açmış Amerika’da:


Bu eski masalın hissesi şu: Zenginlikler giderek daha az kişinin elinde, yoksulluk ise giderek daha geniş kitlelerin hanelerinde toplanıyor. Bu kez gidişatı tersine çevirecek, uzaktan gösterdiği devrim sopasıyla tekelcileri korkutup, gelirlerini emekçilerle paylaşmaya zorlayabilecek bir Sovyetler Birliği de yok.

Tekellerin kaybedecekleri şeyler büyüdükçe, çürümüş düzenlerine daha sıkı sarılacakları da kesin. Bu nedenle dünya halklarının kurtuluşu, bu düzenle uzlaşmaktan geçmiyor. Uzlaşmak büyüyen adaletsizlikler karşısında seyirci koltuğuna geçmektir. Kurtuluş her zamankinden daha engebeli, daha sarp yollardan geçmeyi göze almakta, yani devrimde.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s