Suriye ve Biz

ABD 1991 yılında Irak’ı 40 gün 40 gece boyunca bombaladı. Bütün hatalarına karşın o sıralar ekonomik refah bakımından Ortadoğu’nun en iyi durumdaki ülkelerinden biriydi Irak. Örneğin kişi başına düşen kalori miktarı açısından bölgedeki diğer ülkeleri geride bırakmıştı.

ABD’nin bombalarını, Birleşmiş Milletler aracılığıyla uygulamaya başladığı ambargo izledi. Emperyalistler titiz bir çalışmayla Irak’a salça hammaddesi, konserve kutusu ve ilaç sokmayı bile yasakladılar. O yıl Irak’ta gıda fiyatları %4500 arttı. Beş yaşındaki çocukların %18’i yetersiz beslenmeyle karşı karşıya kaldı. 1990-2003 yılları arasında Irak’ta 500.000 çocuk açlıktan öldü.

O sıralar Türkiye’deki bazı sol çevrelerin izlediği politikanın sloganı şuydu: “Ne Sam Ne Saddam”. Öyle ya Saddam bir diktatördü, emperyalistler de adı üstünde emperyalistti. Sosyalistlere bu ikisi arasında bir tercih yapmak yakışır mıydı? Teorilerinin temizliğini korumuşlar, ne kokmuş, ne bulaşmışlardı. Emperyalizmin bir halkı terk ettiği ölüm çukuruna dışarıdan bakıp, zorbalara destek olmamanın kıvancıyla “dünya devrimi”ne önderlik ediyorlardı onlar. Bravo doğrusu.

Emperyalizm durmadı. Sömürgeleştirilecek yeni ülkenin adı şimdi Suriye. Obama’nın açıktan “Suriye’nin boynundaki ilmiği sıkıyoruz” dediği, emperyalizmin Türkiye’de ve Suudi Arabistan’da yetiştirilen kontralarla Suriye’yi terörize ettiği bir dönemdeyiz.

Suriye kendine “Özgür Suriye Ordusu” diyen bir katliamcı çete tarafından terörize edilmekteyse de, bu çetenin arkasındaki asıl güç ABD’nin önderlik ettiği bir grup emperyalisttir. Suriye’de patlayan bombalar, Amerikan ve İsrail bombasıdır. Ama emperyalizmin doğrudan müdahalesinin olmadığına ilişkin yaratılan bu yanılsama, kısmen de olsa amacına ulaşıyor.

ABD emperyalizmi Suriye’yi diplomatik olarak tecrit etmeye uğraşırken, içeride isyancılara eğitim, lojistik destek, para sağlıyor. Suriye rejimi gerek İran gibi bağımsız bir ülkeyle kurduğu ilişkiler, gerekse de İsrail karşıtlığının merkezlerinden biri olması dolayısıyla Amerikan emperyalizminin önünde bir engel. Topraklarında tek bir Amerikan üssü yok, Esad’ın dediği gibi Amerika’nın ve İsrail’in hizmetine koşulmuş füze kalkanları yok.

Sosyalistler hiçbir zaman bir ülkenin emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından işgal edilmesine, bu işgalin zemininin şu ya da bu araçlarla oluşturulmasına tarafsız kalmadılar. Safımız belli olmalı. Emperyalistlerin ve işbirlikçilerin karşısına dikilen herkesin yanındayız; herkesi direnmeye, Amerikan yalanlarına inanmamaya çağırıyoruz. Emperyalistlerin Suriye’ye uzanan elinin kesilmesi şarttır ve bunun için uğraşan herkes meşruluk kazanır.

Anti-emperyalizm cephesini mümkün olduğunca genişletmek, emperyalizm cephesini ise mümkün olduğunca daraltmak için uğraşmak gerekiyor. ABD’nin katliamcı askerlerine ve onların işbirlikçilerine karşı direnenlere bir dilim ekmek bile vermeye razı herkese seslenmeliyiz. Yoksa emperyalizm bu kitleleri Suriye halklarına karşı örgütleyecek ya da tarafsızlaştıracak. Sonuç, ikinci ve daha beter bir Irak olacak.

Evet, ne Suriye halkı bizim arzu ettiğimiz türde bir rejimle yönetiliyor, ne de Esad bizim istediğimiz tarzdaki bir anti-emperyalist politikanın savunucusu. Aynı şey Saddam Hüseyin için de geçerliydi. Fakat bu rejimler bizim istediğimiz gibi olsaydı, o zaman Marksist-Leninist düşünceye, mücadeleye ne gerek vardı? Anti-emperyalizm ve sınıf mücadelesi, zaten tarihin hiçbir anında ideal koşullar altında verilen bir mücadele olmadı. Bir sürü karışıklığın, dost mu düşman mı belli olmayan grupların, tutarsız düşünen liderlerin ortasında verilen bir var olma mücadelesi bu.

Vietnam Savaşı sırasında Leninist partinin izlediği karmaşık ittifaklar politikası Vietnamlı komutan Giap’ın kitabında şöyle anlatılıyor:

Partimiz toprak ağaları sınıfı içinde, o toprak ağasının, topraktaki feodal mülkiyet rejiminin tasfiyesine karşı gösterdiği siyasi tavra göre, kendisine her tip toprak ağasına karşı farklı bir siyasi çizgi uygulama imkanını veren bir ayrım politikasını göz önünde tuttu…

Ulusal Birleşik Cephe, birleştirilebilecek olanların hepsini birleştiren, tarafsızlaştırılabilecek olanların hepsini tarafsızlaştıran, saldırıyı devrimin baş düşmanına, istilacı emperyalizme yöneltmek için bölünebilecek olanların hepsini bölen geniş bir meclis gibiydi.” (Halk Savaşının Askeri Sanatı, s. 81)

Şu titizliğe, ince düşünceliliğe bir bakın. Gerici sınıfları “bunlardan iş çıkmaz” diye silip atmak, karşısına almak yerine Ho Amca her birini tek tek değerlendiriyor, her biri için tek tek politika üretiyor. Bu, zafere ulaşmak isteyenin, bütün bir halkın sorumluluğunu omuzlarında hissedenlerin titizliği.

Elbette emperyalizme karşı en tutarlı mücadeleyi Marksist-Leninist düşüncenin önderliğinde, halk verir. Ulusal diktatörler anti-emperyalizm konusunda tutarsız davranırlar, sallantılı, taviz vermeye meyilli politikalar benimseyebilirler. Sosyalistlerin örgütlenmelerini her fırsatta engellemeye çalışarak, şiddete başvurarak düzenlerini sürdürmeye, anti-emperyalist cephenin tekelini ellerinde tutmaya çalışırlar. Sınıfsal özellikleri gereği bu doğal.

Ancak Marksizm-Leninizmin tarihi tutarsız da olsalar, güvenilir olmasalar da, yarı yolda bırakabilecek, sonrasında tekrar devrimcilere karşı dönecek olsalar da, emperyalizme karşı tavır alan herkesle ittifak yapabilmenin örnekleriyle doludur. Gerekirse her kesime ayrı bir politika geliştirilmiş, bu kesimlerin halkla olan çelişkileri tali, emperyalizmle olan çelişkileri başat hale getirilmiş ve zaferler böyle kazanılmıştır.

Lenin bu konuda şöyle diyor:

Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son dereceye varan bir kuvvet gerilimi pahasına ve düşmanlar arasındaki en küçük “yarığı”, ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiği kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabilir. Bu gerçeği kim anlamadıysa, ne Marksizmin, ne de genel olarak çağdaş bilimsel sosyalizmin zerresini anlamamıştır.” (Devlet ve Devrim)

Suriye örneğinde cephe politikası, Esad’ı, temsil ettiği sınıfları ve grupları emperyalizme karşı pratik olarak direndikleri, işbirliğine yanaşmadıkları sürece meşru bir müttefik olarak görmektir.

Dahası, Suriye ve İran’a yönelik tehditler bizim dışımızdaki bir güce yöneltilmiş değil, dünya halklarına yöneltilmiş bir meydan okumadır. Şüpheniz olmasın, Suriye’den sonra İran, İran’dan sonra Filistin kurtuluş hareketi, Venezüella ve Küba, Kuzey Kore gibi ABD’nin henüz güdümüne alamadığı, aralarındaki dayanışma nedeniyle yok edemediği kimisi bağımsız, kimisi sosyalist güçler var sırada. Suriye’nin düşmesi halinde emperyalizm daha cüretlenecek, daha saldırganlaşacak. Emperyalizm başarısız olursa, güç ve prestij kaybedecek, krizi derinleşecek, teşhir olacak. Bu durumda İsrail’in Filistin halkına yönelik zulmünü zayıflatmanın, Irak’taki anti-emperyalist mücadeleyi derinleştirmenin olanakları çoğalır.

Anti-emperyalist güçleri müttefik olarak görmekle, işçi sınıfının örgütsel ve ideolojik bağımsızlığını korumak arasında bir çelişki var sanılır. Bu metafizik düşünmenin bir sonucu. İşçi sınıfının bağımsızlığının kazanılması mücadelesi, anti-emperyalist cephenin oluşturulması mücadelesinden ayrılmaz. Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı etkin bir savaş vermek ve diğer savaş verenlerle ittifaklar kurmak aynı bütünün parçalarıdır.

Sosyalistler ancak bu sayede bir mücadele, savaş ve diplomasi deneyimi edinebilirler. Zamanı geldiğinde küçük-burjuva diktatörlerle de hesaplaşmaya hazır bir mücadele örgütü yaratmak ancak böyle mümkün olur. Kim daha güçlü bir anti-emperyalist mücadele verirse, onun daha güçlü bir savaş aygıtı, daha deneyimli kadroları ve sağlam bir mücadele birikimi olur. Ama her çelişkinin çözülme zamanı ayrıdır.

Suriyelilerin emperyalizmin yeni-sömürgesi olmaya direnme hakları var ve nesnel olarak bu direniş dünya halklarının emperyalistlere karşı yürüttükleri mücadelenin bir parçasıdır. Bu durum, tekelci medyanın olaylara bakışından, Suriye’ye ilişkin yaydıkları dezenformasyondan bile anlaşılıyor. Dünyanın dört bir yanındaki halk hareketlerine karşı en aşağılık iftiralara girişen, “terörist” damgasını yapıştıran medya organları, Suriye’deki bombalamaları, saldırıları yapanlara “isyancı” adını taktı. Ortadoğu’da monarşiyle yönetilen Amerikan kuklası faşizan baskı rejimlerinin “demokrasisi” ve insan hakları ihlalleri tartışma konusu bile yapılmazken, Suriye halklarının etrafı yalanla, iftirayla örülüyor.

Durmayın haykırın: Emperyalistler bağımsız ülkelerdeki insan hakkı ve demokrasi ihlallerine karşı çıkamazlar. Çünkü katliam tekniklerinde ve teknolojilerinde ustalaşanlar yine kendileridir. Emperyalistler bağımsız ülkelerin nükleer faaliyetlerine karışamazlar, çünkü kendileri en büyük nükleer silah depolarına sahiplerdir. ABD hükümeti bir katliamcı çetesinin resmi ismidir.

Emperyalizme direnen bütün Suriyelilerin ve onların öncülerinin yanında, emperyalist yalanların karşısındayız.

Advertisements

Dünyalarımızı Büyütelim

İnsanın diğer insan kardeşleriyle iletişim kurabilmesi için sonsuz imkanların olduğu bir çağdayız. Binlerce insan tanıyabilir, yüzlerce şehirde yüzlerce insanla yoldaş olabilirdik. Oysa küçük evlerimize, küçük dünyalarımıza hapsettiler bizi. İşimiz evimiz, ailemiz ve iki üç arkadaşımızla bütün ömrümüzü geçirmeye razıyız. Diğer insanların dertlerini kapının önünde bırakıp içeri girmeyi öğrenmişiz. Karakollar ve hapishaneler insanların kafalarına, gündelik yaşamlarına kurulmuş.

Küçük dünyaların sevinçleri de dertleri gibi. Göğsünü doldura doldura çarpan kalbi bilmez, şehit düşen yoldaşın ardından hırsla sıkılan yumruklara kan oturur, bunu da bilmez. 1 Mayıs’ta ağız dolusu sloganı, tecrit hücresinde okunan mektubun kıymetini bilmez bu dünyanın insanları. Yeni aldığı cep telefonuyla mutlu olur ama, zor zamanlarında arayıp yardım isteyebileceği insan sayısının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini düşündükçe küle döner sevinci.

Ne tuhaf, dünya nüfusunun en kalabalık olduğu çağ, aynı zamanda yalnızlığın en büyük olduğu çağ. Küçük çekişmeler, tahammülsüzlükler, rekabetler ve çalımlar arasında yavaş yavaş öğütüyoruz birbirimizi. Bizi sömürenlere ve ezenlere karşı birlik olmak gerekirken, birbirimizi yiyip duruyoruz. Kimisi komşusundan nefret ediyor, kimisi iş arkadaşının rezil olacağı o anı görmek için küçük planlar yapıyor, kimisi de okuldaki o adamın kuyusunu kazmak için uygun anı kolluyor. Küçük hayatların savaşları da hesapları gibi küçük; düşmanlarımızı da yine bizim gibi küçüklerden seçiyoruz. Diş geçiremeyeceğimizi anladıklarımız karşısında ise cüretsiziz, oysa asıl düzenbazlık onlarda. Elimiz kolumuz bağlı hissediyoruz. Bu yüzden mutsuzuz.

Daha da kötüsü var. Kapitalizmin yarattığı küçük dünyalar, küçük hayaller sadece apolitik insanları değil, kendini solda sayan, politik bilince sahip insanları da etkisi altına alıyor. Solun, sosyalizmin, Marksizm-Leninizmin tek bir varolma sebebi var oysa: Eski düzeni iyice anlamak, onun kanunlarını kavramak ve bunları kullanarak onu devirmek; yerine daha iyi, daha adil bir düzenin kurulması. Bunun dışındaki bütün küçük hesaplar, mesela halk iktidarını kurmaya değil de, alan kapmaya, “ben senden ilerideyim, benim boyum senden daha uzun” demeye yarayan bütün iddiasızlıklar düzeni güçlendirmekten, ömrünü bir gün daha uzatmaktan başka bir işe yarıyor mu?

Böyle küçük dünyaların var olmasının bir nedeni yok mu, elbette var. Halk sınıfları içerisinde aydınından öğrencisine, işçisinden memuruna düzenin propagandasından, eğitiminden etkilenmiş milyonlarca insan var. Bu propaganda “beş parmağın beşi bir değil” diyor, “her koyun kendi bacağından asılır”, “babana bile güvenmeyeceksin” diyor, “düşenin dostu olmaz” diyor. Kendini kurtaracak, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksın diyor. İnsanlar daha ilkokuldan başlayarak küçük insanlara diş geçirmenin, onların sırtına basmanın, ama devlet karşısında iki büklüm olmanın “eğitimini” alıyorlar.

İşte bu yüzden, mücadele düşmana karşı savaşmak ve ona darbeler vurmak kadar, halk sınıfları arasındaki bu yanılgıları gidermenin, sahte çelişkileri çözmenin, hemen çözülemeyeceklerin de tali hale getirilmesinin mücadelesidir aynı zamanda.

Çoğunlukla bu ikilinin birliği görmezden gelinir. Oysa insanları düzene itmemek, mümkün olduğunca kapsayıcı olmak için elimizden geleni yapmalıyız. Halk sınıflarında gördüğümüz kimseyi düzene bırakmayız. Karşı taraf ne kadar densiz, cahil ve küçük hesaplara gömülmüş olursa olsun bizim dışımızda değil. Onun densizliği ve çıkarcılığı bizim yokluğumuzun, ona ulaşamamış olmamızın yarattığı bir sonuçtur. Çünkü kimse bize hazır gelmez, insanlar düzenden getirdikleri egoları, yanlışları, düzen özlemleriyle solda dururlar. Burada önemli olan olumsuzlukları değil, solda duruyor olmalarıdır. Düzen kıyıcıdır, kaldırıp atar, halk sınıfından insanların üzerini bir kalemde çizer; biz ise sabırla emek harcar, aramıza alır, eleştirir, dönüştürürüz.

Şu gerçeği unutmamak gerek: Düşmanlarımıza gösterdiğimiz acımasızlık, kin ve öfkeyle, dostlarımıza gösterdiğimiz sabır, özen ve sahiplenme duygusu birbirinin tamamlayıcısıdır, çok hassas bir dengede dururlar. Düşmana duyulmayan her kin, dostlarımıza gösterdiğimiz vefada ve sevgideki azalmanın işaretidir. Dostlarımıza gösterdiğimiz her sabırsızlık ve kıyıcılık, düşmanlarımızın rahat soluk almasını sağlayan bir iddiasızlaşmadır.

Eleştireceğiz, ama eleştirimiz ve öfkemiz dostlarımızın aklına sızan düşmanlara yöneliktir, onlara duyduğumuz, duymamız gereken sevgiden ayrılmaz.Dostlarımızın düştüğü yanlışları yok etmek, mücadeleyi büyütmek amacındayız; onların kişiliklerini ezmek, hiçleştirmek, yaptıklarını değersizleştirmek için eleştirmiyoruz. Çözümün parçası olmak, insanları yanımızda tutmayı başarmak demektir. Bunu yapmayanlar düzenin, sorunun parçasına dönüşürler. Kendilerinin eleştirilmeye ihtiyacı vardır.

Hedefinde devrim olmayanların, iktidar hedefinden uzaklaşanların kendi aralarında sürekli didişmesi bundandır. Öncelikleri değişmiştir, dostlar ve düşmanlar yeniden tanımlanmıştır. Dünyaları küçülmüştür, dolayısıyla düşmanları da küçülür. Oysa kendisine güvenenlerin, hayalleri, dünyası, hedefi büyük olanların dertleri ve çelişkileri de büyük olur.

Dünyamızı büyütelim, düşmanlarımızı büyütelim. O zaman göreceğiz ufkumuz daha da genişleyecek, halkı daha çok sevecek, öfkeyi daha derinden yaşayacağız. Zaferlerimiz büyüyecek.