Mücadelemizin Tiyatroları 4: Ezilenlerin Tiyatrosu ve Güney Amerika’daki Etkisi

Şimdiye kadar dünyadaki devrimci tiyatro deneyimlerini aktarmaya çalıştığım üç yazı yazdım. Bu yazılarda Sovyetler Birliği ve Almanya’ya odaklandım. Zira bu ülkeler Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı arasında, ve savaştan sonra bir süre daha dünyadaki devrimci tiyatronun öncülüğünü yaptılar.

Bu durum 1950’lerin ortalarından itibaren değişmeye başladı. Önce 1949 Çin ve daha sonra 1959 Küba Devrimi dünyadaki başat çelişkinin yeni öznelerine dikkat çekiyordu. Dünyadaki devrimci mücadelenin ekseni artık yeni-sömürge ülkelere doğru kaymaya başladıkça, devrimci kültürün ve sanatın öncüleri de mevcut sosyalist devletlerden ve gelişmiş kapitalist ülkelerden değil, daha çok ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelesi veren coğrafyalardan çıkmaya başladı.

Bu dönem sınıf mücadelesini yürütmenin biçimlerinin de değiştiği bir dönem oldu. Mahir Çayan’ın deyişiyle evrim ve devrim süreçleri iç içe geçmişti artık. Silahlı mücadele yalnızca devrim anında devreye sokulacak bir araç değil, bütün mücadele sürecini belirleyen, diğer bütün demokratik, kültürel, ekonomik ve politik mücadelenin tabi olduğu bir strateji biçimini almıştı. Çin Devrimi Mao’nun geliştirdiği “halk savaşı” stratejisiyle gerçekleşmişti.
Continue reading