Neye Devrim Deriz?

Fidel Che

“Obama Mısır devrimini övdü” diyor bir CNN haberi: “Obama, Mübarek’in 30 yıllık iktidarının birden sonlanmasının ‘Mısır’daki dönüşümün sonu değil, başı’ olduğunu söyledi” diye de devam ediyor. “Devrim televizyondan yayımlanmayacak” zamanları tarih oldu, artık emperyalizmin başındaki adam CNN’e “devrimleri” övüyor. Demek biz görmeyeli emperyalistlerin devrimlere bakışı hayli değişmiş.

El Cezire televizyonuna verdiği mülakatta, Ahmet Davutoğlu şöyle diyor:

“Artık umutlu ve çok iyimseriz, çünkü Mısır halkı tarihsel bir dönüşüme ve değişime karar verdi ve şimdi kaosa yol açacak bir değişim değil, istikrarla birlikte bir değişim gerçekleştirilebilir. İstikrarın yok edilmediği bir dönüşüm olacağı konusunda umutluyuz. Değişim ve istikrar birlikte olacaktır. Ve Mısır bunda başarılı olursa, diğer ülkelere de iyi bir örnek teşkil eder.”
İstikrarı koruyan devrim. Hımm. Demokratik faşizm, eşitlikçi kapitalizm gibi bir şey olsa gerek bu. Marksist-Leninist safsata alıcılarım sinyal veriyor: Devrim nasıl istikrarı koruyor, hangi sınıfın iktidarı, hangi üretim düzeninin istikrarı bu Lenin amca?

Kafalar karışık. Emperyalist medya Bahreyn’deki halk hareketinin bastırılmasına sessiz kalmıştı. Hindistan’daki silahlı halk hareketine ilişkin Obama’nın bir övgüsünü de okumuş değilim. Ama emperyalist medyanın sayfa sayfa “Mısır Devrimi” haberi yapmasından da mı şüphelenmez insan?

Hayır, şüphelenilmiyor. Aksine Lenin’in devrim konusundaki görüşlerinin “mealen özetleri” yapılıyor. Titizlikten araştırmacılıktan uzak bir tavırla, bir zamanlar okunmuş Lenin ciltleri ve tarih kitapları üzerinden eksik karşılaştırmalar yapılıyor.

Peki ama Marksist-Leninistler neye devrim der? Örneğin bir ayaklanmayla hükümetin değişmesi devrim midir? Bir ayaklanmanın ardından ordu iktidarı alıp, bir işbirlikçinin yerine bir başkasını geçirirse bu devrim midir?

Biz iktidar mücadelesini sınıflar arasında gerçekleşen bir mücadele olarak görürüz. Özü emek sömürüsüdür ama onlarca farklı biçim alır. Devrim her alanda süregiden bu mücadelenin niteliksel bir dönüşüme uğradığı, yani mevcut iktidarın bir sınıftan diğerine geçtiği anlara denir. “Şubat devrimi burjuvazinin toplumsal devrimidir”, diyor Lenin, “iktidarı II. Nikola’nın önderliğindeki feodal toprak ağalarından almış ve burjuvaziye vermiştir.”

İşte bu yüzden, bir ülkedeki toplumsal hareketin devrim olarak nitelenip nitelenmeyeceğini anlamak için, o ülkedeki sınıfların emperyalizme karşı aldığı tutumunu, sınıflar dengesini, devlet kurumlarının durumunu incelemek gerekir. Bu bilgiler olmaksızın bir ülkede hükümet değişikliğini zorlayan her ayaklanmayı devrim sanabiliriz.

Mesela, Mısır’da iktidar kimden kime geçmiştir? Hangi sınıfın iktidarının yerine, hangi sınıf gelmiştir?

Emperyalizmin ve uşaklarının Mısır’daki isyanın vardığı yer karşısında aldıkları tavırdan da anlaşılacağı üzere, Mısır’da iktidar işbirlikçi burjuvaziden, hımm, işbirlikçi burjuvaziye geçmiştir. Daha doğru bir deyişle, bir iktidar değişikliği filan olmamıştır. Bir devrim yoktur.

“Halk devrimi” diyeceksek, onun Marx ve Lenin’deki tanımı bellidir: “Askeri ve bürokratik devlet makinesinin parçalanması, bütün gerçek halk devrimlerinin ilk koşuludur.”

“Burjuva devrimi” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce feodalizmin olduğunu ve iktidarın artık burjuvaziye geçtiğini kanıtlamamız gerekir.

“Milli demokratik devrim” diyeceksek, Mısır’da devrimden önce işbirlikçi burjuvazinin iktidarda olduğunu, ancak ayaklanma sonucunda iktidarın milli burjuvaziye geçtiğini kanıtlamak gerekiyor. Bilimsellik ancak böyle olabilir. Gerisi safsatadır ya da kulağa hoş gelen retoriktir.

Eğer Mısır halkının ayaklandığını, örgütlendiğini, iktidarın baskı aygıtlarının direniş karşısında duraksadığını ve iktidarın eski yönetme biçimleriyle artık devam edemediğini kastediyorsanız bu ayaklanmanın, Lenin’e göre de devrimci durumun tanımıdır, devrimin değil. Devrim karşısında baskı aygıtları duraksamaz, devrimi yapan sınıfın eline geçer. Çok basit değil mi?

Mısır’daki Müslüman Kardeşler ile İran’daki 1979 devrimi arasında bir benzerlik kurulduğuna da tanık oluyorum. Böyle iddialar şaşırtıcı çünkü bu ikisi arasında emperyalizme ve mücadeleye yaklaşımları bakımından bir benzerlik yok. İran’daki devrimin anti-emperyalist niteliğini, küçük-burjuva milliyetçi ve İslamcı yönünü bilmeyeni dövüyorlar neredeyse, artık genel kültüre girmiş, sıradan bir bilgi bu. İran devrimi iktidarı işbirlikçi burjuvazinin başı Şah’tan alıp, küçük-burjuva radikallere verdi, dolayısıyla devrimin siyasi boyutu vardı.

Daha önceki yazılarımda Mısır ordusunun ABD’den yardım ve talimat almaktaki köpekçe sadakatini anlatmış, egemen sınıfın kurumlarının ABD ile nasıl iç içe geçtiğinden kısaca bahsetmiştim: “Mısır’da İsyan”, “Mübarek’ten Sonra”.

Amerikancı Ordu Mısır’daki ayaklanmanın devrime dönüşmeden bastırılmasını garanti altına aldı. Şu anda devleti çekip çeviren de ABD’den yıllık 1.3 milyar dolarlık bir yardım alan Mısır Ordusu’dur. Belli ki Müslüman Kardeşler demokrasicilik oyununun sürdürülmesi için öne çıkarılıyor ve orduyla uyum içerisinde hareket ediyor. Başka bir genel kültür bilgisi: Emperyalizmin ajanları ve AKP Müslüman Kardeşler ile masaya oturdular işbirlikçilik bayrağını onlara teslim ettiler.

İşin sosyal devrim boyutuna da bakalım: İran’da 1979’dan sonra ekonomi devletleşir ve emperyalist şirketler kapı dışarı edilirken, Mısır’da “devrimden” sonra Dünya Bankası ve IMF’nin muslukları açtığını, ülkenin emperyalizme peşkeş çekilmesinin kaldığı yerden değil, daha azgınca devam ettiği de ortada. Ortadoğu uzmanı Adam Hanieh’in yazısı muhakkak okunmalı: “Mısır’da Düzenli Geçiş”.

Burada sınıfsal bir dönüşüm, iktidarın bir sınıftan diğerine el değiştirmesi diye bir şey yoktur. İşler emperyalizm ve işbirlikçileri açısından yolunda gidiyor. Davutoğlu işte bu yüzden “istikrar bozulmadı, kaos ortamı oluşmadı” diye göbek atıyor. Bozulmayan istikrar, değişmeyen iktidar işbirlikçi burjuvaziye aitti, hala öyledir.

İktidarın bir sınıftan diğerine geçmediği devrim olmaz.

Fakat örneğin Libya’da bir devrimden bahsedebiliriz: Karşı-devrim. Libya’da Kaddafi’nin iktidarı ve tutarsız bir şekilde olsa da uyguladığı bağımsız politikalar alaşağı edilerek, yerine tam bağımlı, işbirlikçi bir iktidar ve toplumsal düzen geçirilmiştir. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı Birleşmiş Milletler ve NATO eliyle ihlal edilmiştir. Suriye ve İran’da da yapılmak istenen de budur.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki ayaklanmalara nasıl baktığımız, emperyalizmin bölgedeki politikalarına nasıl baktığımızı belirliyor. Bu nedenle iki kat dikkatli olmak, iyice ölçüp tartarak, ülkelerin özgünlüklerini araştırmak gerekiyor. Yoksa kendimizi emperyalistlerle aynı kavramları kullanır, aynı şeylere sevinirken buluruz, yani ideolojik bağımsızlığımızı yitirerek çürümeye başlarız.

* Daha önce Haber Fabrikası’nda yayımlandı.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s