Patronların Allah’ı

Basbakan_Namaz

“İşçiyi sürekli yoğurmak gerekir.”
Bu söz Konyalı bir sermayedara ait. Yasin Durak’ın Emeğin Tevekkülü isimli kitabında görüşme yaptığı sermayedar, işçilerini nasıl disipline ettiğini anlatırken ağzından çıkıvermiş. Bu dört kelimelik özdeyişle, patron kendi sınıfının yüzyıllara yayılan insan hamuru karma deneyimini somutluyor.
Yasin Durak’ın Konya’daki işçi-işveren ilişkilerini anlattığı kitabı boyunca patronlar işçi yoğuruyor, onlara iş veriyor, maaş veriyor, izin veriyor, anlayış gösteriyor. Kendilerine sorsanız, onlar olmasa hepimiz yanmışız: “İşçi işten çıkarıldığında ertesi günü gider başka yerde işe başlar. Ama burası batsa ertesi günü yeniden kurulmaz. Hem bir sürü kişi de ekmeğinden olur” diyor bir emek sömürücüsü.
E haliyle yedi kapılı Teb Şehrini kurarken, biraz da keyfine bakacak patron: “Sanayicilerin kesinlikle özel şoför de kullanması gerekli… Ben şimdi buraya gelirken bir kaza yapsam n’olcak? Bunca insanın ekmeğini kolluyoruz… Türkiye’nin yükünü biz çekiyoruz.” (s. 54) diye tamamlıyor sözünü.
Patronların bu yüce gönüllülüğü karşısında gözlerimiz kitap boyunca Brecht’in okumuş işçisini aramıyor değil. Ama o da gelse herhalde paparayı yer Konyalı işçiden: “Ayağını yorganına göre uzat arkadaşım! İki yiyeceğine bir ye bugün” (s. 91) diyor örneğin bir tanesi, azla yetinmesini bilmeyen sınıfdaşlarına. Yasin Durak dua eden, şükür eden ve sabreden işçilerin hikayesini anlatıyor bize: “Eğeceksin başını, işine bakacaksın” (s. 89) diyor bir işçi; “patron görmese de işime bakarım, çalışırım. Yarın öte tarafta hesap vereceğiz…” (s. 43) diyor başkası.
Tabii. Hesabı bu yanda patron kesemezse, öte yanda Allah keser. Burjuvazinin düzeninde, Allah bile onu kollar. Bir kere de işçiye “Sen bugün çok çalıştın, yarın biraz dinlen, ben patronu ikna ederim” deyip, rüyasına şu sakallı dedelerden birini sokmaz.
Ama ne yapar? Başka bir işçi anlatıyor: “[Patrona] Allah yardım etmiş zamanında… Zaten namazını kaçırmaz, kul hakkı yemez… Hele o kadar kriz oldu, burada bir sürü yer kapandı… ama onun işi gücü rast gitti… Neden?” İşçi bu soruyu cevaplamak için ekonomik göstergelere, istatistiklere ve benzeri teferruata boğulmak istemiyor besbelli. Bilimsel olarak çözümleyemediği her şeyi doğaüstü güçlere atfeden insanımız için piyasa mekanizmaları da biraz karışık. O zaman her şeyi açıklama gücü olan bir kanaatine başvuruyor: “Çünkü harama el uzatmadı da ondan.” (s. 41).
Besbelli ki AKP iktidarının ekonomi politikasının ülkeye refah getireceğine inananlar sadece liberaller değil (burada işaret parmağımla imalı imalı yukarıyı gösteriyorum).
İşçilerin gözünde patron ve Allah ilişkisi böyle, tamam. Peki işçilerin asıl dostu olan işçiler ne durumda? Yasin Durak, Konyalı işçilere 2009 Aralık ayında başlayan ve 78 gün süren TEKEL direnişi hakkında ne düşündüklerini de sormuş.
Şöyle yanıtlamış bir işçi: “Bunların hepsini amele pazarına göndereceksin, güzel bir çalıştıracaksın, ondan sonra o TEKEL şeyini görecekler. Hakkını verecekler ondan sonra. “Ulan biz grev yapmasaydık keşke” diyecekler” (s. 91). Bir başka Konyalı işçi acı gerçeği çoktan “çakmış”: “Zaten TEKEL işçilerinin yüzde sekseni Kürt… Zaten Doğu’da olup da PKK’yla ilişkisi olmayan çok nadir insan var… Yani aslında amaçları TEKEL’miş, paraymış, pulmuş değil. Tamamen ülkeyi karıştırmak.”
İşçilerin şükür inancı, onları yalnız patronların hakimiyetine sokmakla kalmıyor, direnen işçilere de düşman ediyor. Zaten aynı anda ikisine de dost olmak mümkün değil ki.
Böyle Gitmez
Bu satırları okuyup işçilerin örgütsüzlüğüne değil de, dindar olmalarına hayıflanacak pek çok kişi vardır eminim. “Gördünüz mü bakın, İslam gericiliktir diye anlatıyorduk da inanmıyordunuz” diyeceklerdir.
Fakat, Yasin Durak Emeğin Tevekkülü’nde bu idealizme düşmüyor. Kitabının beşinci bölümünde işçilerin patronlarla hemfikir oldukları meseleleri bir kenara bırakıp, patronlarla çatıştıkları yerleri ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu sayede görüyoruz ki zaten yaşam tarzları ve deneyimleri çok başka olan patron ve işçi sınıfı tümüyle benzer bir din anlayışını benimseyemezler.
Durak, patronlarla işçiler arasındaki bu ayrışmanın en çok “deneyim” sayesinde ortaya çıktığını fark etmiş. İşçiler iş kazası yaşadıklarında, ya da paralarını alamadıklarında çok sağlam görünen dengeler birden bire sarsılıyor. Yazara göre böyle anlarda aynı dili konuşmalarına ve aynı dine inanmalarına rağmen, iki sınıfın dünyaya nasıl farklı baktığı ortaya çıkıyor.
Hele örgütlü mücadele verildiğinde ve işçiler egemenlerle çatışma deneyimi edindiklerinde bu fark daha da derinleşiyor. Öyle ki, eskiden verimli çalışması için işçiyi zorlayan Allah da direnenlerin yanında duruyor artık. TEKEL direnişini hatırlatıyor bize yazar: “İşçiler Türk bayraklarıyla süsledikleri çadır alanında kolluk kuvvetlerine karşı durmakta ve dindar-muhafazakar iktidara karşı, kendi savlarını aynı retorikle sunabilmekteydi.” (s. 121).
Böylece egemen ideolojinin salt tepeden dayatılan, ezilen ve sömürülen sınıfların mekanik olarak kabul edip ezberledikleri bir düşünceler silsilesi olmadığını söylüyor Durak. Aksine, tabandaki işçiler egemen ideolojiyi sürekli olarak yeniden yorumluyor ve yaşam koşullarına uyarlıyorlar. Eğer yaşamları direnişle, örgütlü mücadeleyle harman olsaydı, Allah’ın adaleti bu insanlar için başka bir anlama gelecekti. Dindarlık bu kez patrona itaat etmenin değil, direnmenin bir aracına dönüştürülecekti. Dolayısıyla burada sorun işçilerin Müslüman oluşları ya da Allah’a inanmaları değil, örgütsüz oluşlarıdır.
Biraz da şiirsel bir dille şöyle ifade ediyor bunu yazar: “Ağır koşullar karşısındaki “Eyüp sabrının”, adaletsizliğe karşı “Ömer öfkesine” dönüşmesi belki de sadece “an” meselesidir” (s. 125).
Sık Düşülen Bir Hata
Yasin Durak 130 sayfada başarılı bir Konya Organize Sanayi Bölgesi profili çiziyor bize. Fakat kitapta bazı sorunlar da yok değil.
Bu sorunlar içinde en dikkat çekenini ele alalım: Kitabın Türkiye’deki İslamcı hareketi anlatan tarihsel özet bölümünden Türkiye solunun tamamen dışlanmış olması. Bu ne yazık ki akademisyenler arasında genel bir eğilim. Ve Türkiye solundan çok, yine bu akademisyenlerin araştırmalarına zarar veren bir yaklaşım bu.
Çünkü 90’lardaki ve 2000’lerdeki Türkiye solunu anmadan, İslamcıları siyaset alanında doğru bir yere konumlandırmanın imkanı yok. Bu da araştırmanın niteliğine olumsuz etkide bulunuyor. Durak, Cihan Tuğal’ın Pasif Devrim kitabından alıntıyla İslamcılık için “80’lerden sonra Türkiye’de kapitalizme karşı tek kitlesel direniş noktası” diyor. Bu çok şüpheli.
Türkiye’deki İslamcılığın anti-kapitalizminin ne kadar tutarlı olduğunu tartışmıyorum bile. Ama, 80’ler ve 90’lar boyunca infaz edilenleri, tutuklananları, kaybedilenleri toplasak; İslamcılar ve Türkiye solunun örgütleri tarafından yapılmış bütün kitlesel eylemleri, protestoları, isyanları, çatışmaları tek tek listelesek ve karşı karşıya koysak, sizce nasıl bir görüntü çıkar ortaya?
Kitabının bir yerinde Durak Refah Partisi’nin “1990’larda CHP’nin 1970’lerde oynadığı role benzer bir niteliğe” (s. 24) büründüğünü ve yoksullara ulaşmaya çalıştığını söylüyor. Fakat bunun niye böyle olduğu hiç sorgulanmıyor. 1970’lerde ne olmuştu da, CHP “sola çekmişti”? 1990’larda ne olmuştu da RP, CHP’nin rolünü üstlenmiş ve “anti-kapitalist” olmuştu? Anti-kapitalizmin dünya çapındaki prestijinin sarsıldığı 1990’larda Türkiye’de kimler vardı da İslamcılar rol çalmak için “anti-kapitalist” oluvermişlerdi? Bu soruların cevabı belli: Türkiyeli devrimciler ve yurtseverler.
İçeriğe ilişkin böylesi bir sorun yanında belki daha az önemli görünmekle birlikte, Yasin Durak’ın zaman zaman “nükseden” aydınca üslubunun da okumayı kesintiye uğrattığını belirtmek gerek. Burada aydınca üslup derken, çok daha duru ifade edilebilecek kimi durumların Osmanlıca kavramlar, “post-yobaz yaşam tarzı” gibi ifadelerle gereksiz bir akademikliğe büründürülmesinden bahsediyorum. Esasında kaygım da şu: Biz işçilerin dertlerini onların da anlayabileceği bir forma getirip anlatmadığımız sürece, patronlar onları, onların anladıkları diller ve dinler aracılığıyla yoğurmaya devam edecekler.
Bütün bu tartışmalar bir yana. Emeğin Tevekkülü’nde Yasin Durak odasında oturup teorik gevişler getirmektense, yollara düşüp, işçileri ve patronları gözlemleyip, onlarla uzun söyleşiler yaparak gerçek bilgiye ulaşmayı yeğlemiş. Üstelik sadece bu gözlemler ve söyleşilerle kendini sınırlamayıp, elde ettiği verilerin arkasına bakarak, onları farklı teorilerin merceğinden titiz bir şekilde yorumlayarak çalışmasını derinleştirmiş de.
Umuyorum ki yazarın bundan sonraki bilim yolculuğu da emekçilerin hayat yolculuğuyla hiç ayrılmaz ve bizi bilgilendirmeye devam eder.
* Daha önce Haber Fabrikası’nda yayımlandı.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s