90′lara Dönmeyelim, 90’ları Aşalım

“12 Eylül öncesine dönmek mi istiyorsunuz?”

Sanki 12 Eylül sonrasında çok matah şeyler olmuş gibi, 1990’larda insanları korkutmak için böyle diyordu kimi aydınlar ve devlet. Kendi çağına kör olmak böyledir. Onlar bunu sayıklarken toplu mezarlar, işkenceler, yargısız infazlar 1990’larda almış başını gitmiş, 12 Eylül’ü mumla aratır olmuştu.

Fakat bunların akılları bir korku filmine takılıp kalmıştı: “12 Eylül öncesi”. Oligarşi ve onun küçük-oligarşik aydınları yıllarca etkisinden kurtulamadılar bu filmin. Çünkü çok kötü şeyler oluyordu bu filmde.

Film 1970’ler Türkiye’sinde geçiyordu. İstikrarsız Milli Cephe hükümetleri derde deva olamıyor, yükselen solun önünü kesmek için öne sürdükleri “solcuEcevit bir türlü mayayı tutturamıyordu. Örgütlü halk hesap soruyor, faşizm ardı ardına gelen eylemlerle teşhir oluyordu. Devlet halkı seçim, demokrasi, hukuk diye kandıramaz olunca, kontrolü sağlamak için morgları devrimci öğrencilerle doldurmaktan, Alevileri kesmekten başka bir yöntem bulamayacak kadar çaresiz kalıyordu.

Bu korku filminin bir de şişman ve gözlüklü kurbanları vardı: Küçük-burjuva entelektüeller. Devrimci şiddet ve faşist baskı yükseldikçe, bunların devrimcilere ve devlete akıl verme zeminleri kayıyordu altlarından. Onlara göre devrimle faşizmin çatışmasından doğan şiddet sağlıklı düşünmeyi sakatlıyordu, ‘akıl tutulması’ yaratıyordu…

Ne de olsa akıllı olan, Marksizmi ve geri kalan her şeyi bilen sadece onlardı. Doğal olarak, onlar konuşamayınca akıl da susmuş sayılıyordu. Ne o safta ne bu safta kalıp, “kardeş kardeşi neden vuruyor, bize ne oluyor” diye feryat ediyorlardı. Tamam sağcılık çok kötüydü ama, solcular da devleti şiddet kullanması için tahrik ediyorlardı adeta!

Filmin seyirciyi rahatlatmak için konulmuş komedi ağırlıklı sahnelerinden birinde, devletle uzlaşma hastalığına tutulmuş sol siyasi yapılar “faşizm geliyor” diyerek (ki ne gelmez bir faşizmmiş bu da) 1977 genel seçimlerinde Milli Cephe’ye karşı CHP’yi desteklemeye, ona oy toplamaya karar veriyorlardı.

Fakat senaryo çok kuvvetliydi. Daha seyirci doya doya gülüp rahatlayamadan CHP Kürt illerinde sıkıyönetim uygulamasına başlıyor, Maraş, Çorum ve Malatya katliamları filmin şiddet dozunu bir hayli arttırıp seyirciyi dehşete düşürüyordu.

“90’lara mı dönüyoruz?”

Şimdi bir devam filmi çekiliyor. Adı da bu. Faşist iktidar özel harekâtçıları yeniden canlandıracağını açıktan ilan etmiş, Hürriyet gazetesi yeni yetişme katillerin ‘mezuniyetini’ baş sayfadan veriyor. Devletin sırtında yük diye halkın iki gıdım kıdem tazminatına göz koyarken, polise 100 milyon TL’lik zırhlı araç bütçesi ayrılıyor. Bir hafta boyunca indirip kaldırdığı uçaklarla 160 gerillayı katlederken, “devletin gücünün üstünde güç olmadığını gösterdik” diye Mussolini’den çalıntı nutuklar çekiyorlar.

Ama kafaları burjuva ideolojisinin çöplüğüne dönmüş sağlı sollu köşe yazarları, sakin olmaya, iyice düşünmeye, konuşup anlaşmaya çağırıyorlar.

Çünkü 90’lara dönülmemeliymiş…

Lenin’in mumyası dirilip şunların yazdıklarını okusa, “herhalde Türkiye halkları 2000’ler boyunca halk savaşıyla emperyalizmi püskürttü, demokratik hak ve özgürlükleri sağlamlaştırdı, Kürt halkının kaderini tayin hakkını kazandı da, ondan geçmişi böyle korkuyla anıyorlar” diyecek.

Aman yanılmayasın Lenin amca. Sen yokken emperyalizmin ülkedeki hakimiyeti derinleşti, emekçi hakları daha arsızca gasp edilir oldu, kadın cinayetleri tırmandı, F-Tipi işkence bir norm haline geldi, Kürt yurdu hala ilhak altında. Değişen bir şey yok mu diye sorarsan, var elbet: 1990’larda aydınlarımız Madımak’ta cayır cayır yakılırken, artık Dolmabahçe’de açılım kahvaltılarında güleç pozlar veriyorlar! Eskiden onları yakan Hızır Paşa, artık önlerine kahvaltı tabağı koyuyor. 90’lara dönmeyelim, çünkü biraz da şu peynirden tatmak istiyorum.

Ama bugün bir emekçiyi, 90’ları yaşamış bir devrimciyi zaman makinesine bindirip tekrar 90’lara gönderseniz, telaşla “aman yoldaşlar, gözünüzü seveyim daha çetin savaşalım, 2000’lere dönmeyelim” diye silahına davranır.

Bu “90’lara dönmeyelim”cilerin görmediği bir şey var: Bizim için 90’lar sadece ülkenin toplu mezarlığa çevrildiği yıllar değildi. 90’larda yalnızca yargısız infazlar yoktu. 90’lar hesap sormanın, umudu büyütmenin, cezaevlerinde direniş destanlarının on yılıydı aynı zamanda. Bütün dünya solu sosyalizme, ezilen halklara sırtını dönmüş ve çürümeye hazırlanırken, Türkiye’de ve Kürdistan’da başımızı kaldırmanın yıllarıydı. Bugün AKP’nin yağmasından kurtarabildiğimiz hangi hakkımız, hangi değerimiz varsa, bugün Kürt halkı diye bir gerçekten göğsümüzü gere gere bahsediyorsak, hepsini bu yıllarda meydan okuyan ve bedel ödeyenlere borçluyuz.

Kendinize gelin, ne 12 Eylül öncesini, ne de 90’ları öcüleştirmeye, şeytanlaştırmaya hakkınız var. Bu tarz düşünme biçimi sinsi bir yılandır. Coşkuyla ve öfkeyle hatırlanması gereken, özlenmesi gereken direniş zamanlarını karanlık, istenmeyen çağlar olarak gösterip, konformizmi yayan, kurtuluşu sonsuza erteleyen bir psikolojik savaş numarasıdır bu.

Dahası, bilerek ya da bilmeyerek o ‘korkulu’ süreçleri sona erdirenlere duyulan bir şükran gizlidir burada. Bunun en iyi örneği Ümit Kıvanç denilen Birikimcinin şu sözlerinde: “Allah saklasın, devrim yapsaydık biz en az 5 milyon kişi öldürürdük. 12 Eylül kaç kişi öldürdü? Birkaç yüz kişidir yani.” Erdal Eren’in yaşını büyütüp asan Paşasının eline sarılıp, “halkı bizden kurtardığınız için teşekkür ederiz” demediği kalmış.

Öyle ya, ne 12 Eylül öncesi, ne de 1990’lar kendi kendine bitiverdi. Oligarşinin ve bu kalp aydınların korkuları “yatışsın” diye “benzinli battaniyeyle devrimci yakmak” gibi fikirler bulunduğunu, toplu mezarlarla gecekondu mahalleleri arasında beyaz Renaultların taksi-dolmuş yapmaya başladığını hepimiz biliyoruz. İşte her devrin aydınlarının tadına doyamadığı 12 Eylül ve 2000’ler sonrası ‘özgürlüğün’ bedeli de bunlardı. Artık keyfinize bakın.

90’lara dönmek nasıl laf arkadaşlar; halklar 1959’a, 1917’ye dönmek, 90’ları kat kat aşmak zorunda. Diri diri gömseler de, canlı canlı yaksalar, 150.000 kontrgerilla eğitseler de bu işin önünde sonunda varacağı yer belli.

1 milyar insan aç. 1 milyar insanın temiz su kaynaklarına erişimi yok. Milyonlarca insan depresyonda, milyonlarca kadın ve çocuk köle. Ekonomik sistem on yıllardır krizde. Bu düzeni mükemmel, değişmez, ağzınıza layık filan sanmayın. Hele onunla uzlaşılabileceği, konuşulursa anlaşılabileceği zannına hiç kapılmayın derim.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s