Mücadelemizin Tiyatroları 2: Sovyetler Birliği

Birileri heves edip de politik tiyatro tarihinin belgeselini çekmeye girişirse, neredeyse bütün dünya tarihini şöyle bir gözden geçirmesi gerekecek. Dünya tarihinde politik olmayan bir an, tiyatro tarihinde politik amaçlara hizmet etmemiş tek bir eser var mı ki? Fakat her alan tarihinde olduğu gibi, tiyatro tarihinin de belirleyici bazı anları var. Özellikle çağdaş politik tiyatronun izini geçmişe doğru süreceksek bu işe belki de Fransız Devrimi’nden başlamak gerekebilir. 1848 devrimi ve sonrasında Avrupa’da başlayan girişimler ya da Birinci Paylaşım Savaşı’nın entelektüeller üzerindeki etkileri, aslında ilerici ve devrimci politik tiyatronun tarihinde belirleyici anlardır.
Ancak tarihsel bir dönemeç var ki, geçmişin bütün tiyatro deneyimi burada kristalleşir ve farklı bir düzeye geçer artık. Bu dönemeç Ekim Devrimi’dir. Devrim sonrasındaki tiyatro önceden atılmış bütün adımların birikimine yaslanır ve onların ötesine geçer. Üstelik Sovyet tiyatro hareketinin devrimin gücünü arkasına alarak yaptığı yenilikler, uluslararası alanda da çok yaygın ve derin bir etki yarattı.
Bütün bu önemine karşın, genel eğilim Sovyet tiyatrosuna hak ettiği ilgiyi göstermemek yönünde. Örneğin, Sovyetler Birliği’ndeki tiyatronun aynı dönemde farklı ülkelerde ortaya çıkan politik tiyatro hareketlerine yaptığı etkiden pek bahsedilmez. Oysa Sovyet Devrimi’nin ve onu izleyen sanat hareketinin, örneğin Almanya’daki hegemonyası olmasa bugün ne Piscator’dan ne de Brecht’ten bahsedebilirdik. Çünkü özellikle 1920 sonrasında giderek artan gücüyle Almanya’daki entelektüelleri etrafında toplamayı başaran Alman Komünist Partisi, Sovyetler Birliği’nin etkisi olmaksızın bu kadar genişleyemeyecek ve devrimci politik tiyatroyu geçerli bir alternatif olarak entelektüellerin gündemine sokmakta zorlanacaktı. Almanya örneğinde de göstereceğim üzere, Piscator’un ve Brecht’in gelişiminde Sovyet devriminin ve sanatının etkisi küçümsenemez boyutlarda.
Sovyet tiyatrosuna yönelik bakışın ikinci sorunu da konunun özellikle Türkçedeki sınırlı kaynaklarda belli başlı isimlere indirgenmiş olması. Neredeyse Meyerhold ve Stanislavski çelişkisine hapsedilen Sovyet tiyatro tarihi anlatısında, tarihçilerin bireylere yaslı burjuva tarih anlayışından tam olarak kurtulamadıkları görülür. SSCB’deki farklı kurumlarda örgütlenen binlerce amatör tiyatro kumpanyasının biçimde, içerikte yaptığı yeniliklere pek değinilmez.
Bu yazı dizisinin sınırları içerisinde bütün bu yanlışların yerine doğruları koymak mümkün değilse de, hiç değilse gelecekteki araştırmacılara Sovyet tiyatrosunun uluslararası önemini hatırlatmak ve onları hazır kanaatlerden uzak durmaları konusunda uyarmak yararlı olabilir.
Devrim Öncesi Tiyatro
Rusya’da kapitalizm ve kentleşme 1880’den başlayarak hızlanmış, özellikle St. Petersburg ve Moskova gibi büyük şehirleri kalabalıklaştırmış, buralardaki sınıf ve katmanların sayısını arttırmıştı. Dostoyevski romanlarının derbeder karakterleri olacak katil öğrenciler, ezik ruhlu memurlar, güzel giyimli subaylar işte bu dönüşümün ürünüydü. Kentler artık işçisinden burjuvasına, birbirine düşman sınıfların yaşadığı yerler haline gelmişti. Böyle bir ortamda elbette her sınıf kendi kültürünü, kendi eğlence biçimini talep edecekti. Hiç Vronski ile Alyoşa’nın aynı eğlence mekanında buluşacağı düşünülebilir mi? Olmaz, çünkü ikisi ayrı romanların insanlarıdır.
Kalabalıklaşan ve pek çok sınıfa ev sahipliği yapan bu şehirler özel tiyatroların gelişimi için uygun ortamı yaratıyordu. 3. Aleksandr 1882 yılında tiyatroların üzerindeki imparatorluk tekelini kaldırdığında, St. Petersburg ve Moskova’daki özel tiyatro sayısı birden bire çoğaldı. Rus tiyatro tarihinin ilginç bir ayrıntısı da, Petersburg ve Moskova’da kadın patronlar tarafından idare edilen tiyatroların çağına göre şaşılacak derecede fazla olmasıdır. Ancak bu dönemde entelektüeller üzerindeki baskı arttığı ve henüz halk mücadelesi örgütlü bir biçimde yaygınlaşmadığı için, devrimci-ilerici tiyatrolardan söz etmek pek mümkün değildi.
Yine de Rusya’daki devrimci mücadelenin tırmanışını izleyen 1890 sonrasında halk tiyatrosu önemli bir sanat alanı oldu. 1898’den başlayarak liberal entelektüellerin yönetiminde köylüleri cehaletten kurtarmak ve onların kültür düzeylerini yükseltmek iddiasında olan bir tiyatro hareketi Rusya kırsalında gelişmişti. Bu tiyatro halkın yoksulluğunun maddi temellerini anlamaktan yoksun olduğu için, sorunu halkın cahilliğinde, kültürsüzlüğünde arıyor ve bu sorunu devletle ve çarlıkla çatışmadan halletmeye çalışıyordu. O çok bildiğimiz “eğitim şart” mavrası.
Öte yandan yine şehirlerde daha ziyade kentli ve eğitimli izleyiciye seslenen çok sayıda tiyatro açıldı. 1905 Devrimini izleyen dönemde devrimin etkisiyle pek çok fabrikada işçi tiyatroları kuruldu ama bunların doğrudan devrimci ve ilerici temaları işlediklerine dair bir bilgi yok.
1905 Devrimi Rusya’da çarlığı devirdi ve iktidara burjuvazi geçti. Daha liberaller “burjuva demokrasisi geliyor!” diye votka kadehlerini tokuşturamadan –Na Zdarovye!- burjuvazi yeni bir baskı dalgası başlatarak çarlık dönemini aratmayacağını belirtti. Lenin önderliğindeki sosyalist hareket gerilerken, tiyatroların devrimci mücadeleyle kurduğu ilişki de bir hayli sekteye uğradı. 1905 yılının Şubat ayında toplanan bir sansür komitesi, tiyatronun giderek yayılmakta olan ve insanları etkisi altına alan bir sanat olduğunu endişeyle dile getiriyor, buna karşı önlemlerin alınmasını talep ediyordu. Tüm pasifliğine rağmen, bu halk tiyatrosu hareketi pek çok aydının ve tiyatrocunun halkla tanışmasına ve halka yakın bir sanat üslubunun geliştirilmesine katkıda bulundu. Bu tiyatro sendikalar tarafından desteklenen “Halk Evleri”nde yapılıyordu ve ve sayıları 1909 yılında 420’ye çıktı.
Halk tiyatroları 1. Paylaşım Savaşı’nın öncesinde ve savaş boyunca giderek artan bir yaygınlığa ulaştılar. Bu tiyatroların ideolojisi de savaşla birlikte değişmeye başladı. 1915 yılında Moskova Tiyatroseverler Birliği kuruldu, aynı yıl Rus Tiyatro Topluluğu da bunlara katıldı ve halk tiyatrosu hareketinin sorunlarının tartışılması için Aralık 1915’te Tüm Rusya Halk Tiyatrosu Kongresi yapıldı.
Sovyetler Birliği öncesi tiyatrolar sadece bu halk tiyatrolarından ibaret değildi elbette. Moskova ve St. Petersburg gibi büyük şehirlerde Stanislavski, Çehov ve Meyerhold gibi yazar ve yönetmenler farklı tiyatro denemeleri yapıyorlardı. Avrupa’da 1. Paylaşım Savaşı’yla birlikte gelişmeye başlayan “Avangard Sanat” denemeleri de devrim sonrasını etkileyecekti. Ne var ki 1917 devriminin öncesinde sosyalistlerle ve işçi hareketiyle güçlü bağları bulunmayan entelektüellerin elinde bu avangard sanat, daha ziyade idealist ve seçkinci bir tona büründü.
Ancak bu yeni biçim arayışları, Stanislavski ve Meyerhold gibi tiyatro insanlarının devrim öncesinde şekillendirmeye başladıkları teoriler, Ekim Devrimi’yle birlikte devrimci bir yaklaşımla ele alınarak Sovyetler Birliği’ni 1920’den sonraki politik tiyatronun öncü üssü haline getirdi. Avangard sanat Sovyetler Birliğinde devrimci bir içerik kazandı.
Devrimden Sonra
Sovyet Devrimi’nin zafer kazanmasının ardından, sanatta devrimin propaganda edilmesi konusunda kararlı bir politika benimsendi. Siyasi iktidar devrimle alınmıştı ama sosyal devrimin gerçekleşebilmesi için uzun, karanlık ve kanlı bir tünelden geçmesi gerekiyordu ülkenin. Yüzyıllardır sürmekte olan sınıflı toplumun ve çar zulmünün yoksul ve eğitimsiz bıraktığı kitleleri eğitmenin, iç savaş için seferber etmenin ve hatta eğlendirmenin sosyalist ve devrimci yolları bulunmak zorundaydı. Sanatçıların “yoo, ben sanatta propagandaya karşıyım” deme lüksleri yoktu, iç savaş ya kazanılacaktı, ya da karşı-devrimin orduları gelip hepsinin işini bitirecekti.
İşte tiyatro sanatı bu kültür seferberliğinde devrimin bir uzantısı oldu. Ve sanatın yalnızca yetenekli azınlıkların işi olduğunu ileri süren burjuva sanat anlayışına karşı, yüzbinlerce işçiyi birer tiyatrocuya dönüştürdü.
Devrimden sonra Bolşeviklerin saflarına Mayakovski, Tretyakov, Meyerhold ve Eisenstein gibi sanatçılar katıldı ve devrimin sanatının da devrimci olması için çaba sarf ettiler. Ekim Devrimi bu sanatçılara yeni görevler dayatıyordu: Yeni toplumun inşasında insanlar eğitilmeli, devrim bütün hızıyla sürdürülerek sosyalizm güçlendirilmeliydi. Mevcut propaganda araçlarıyla, yalnızca dergiler ve kitaplar basılarak bunun yapılamayacağı besbelli olduğu için Sovyetler Birliği tiyatroya ve diğer sanatlara yöneldi. Parti bir ajitasyon ve propaganda departmanı kurarak, devrimin ihtiyaç duyduğu araçları bulmaya çalıştı ve devrime yakın olan tiyatrocular bu süreçte etkin rol oynadılar.
Devrim öncesi Moskova’daki canlı tiyatro ve sanat yaşantısı sayesinde ülkede pek çok tiyatro kumpanyası ve tiyatrocu vardı. Tiyatrolar yeni biçim ve seyirci arayışındaydı, devrim ise kendi propagandasını yapacak birilerini arıyordu. Bu iki talebin kesişmesi, kısa süre içerisinde bir proleter kültür hareketinin yaratılmasına imkân tanıdı.
Tiyatronun devrimci mücadele içerisindeki en etkin kullanımlarından biri devrim sonrasında Sovyetler Birliği’nde yapılan ve yüz binleri kapsayan kitle gösterilerindeydi. Dünya tarihinin en kalabalık tiyatro oyunları bu dönemde oynandı. “Üçüncü Enternasyonal Oyunu”, “Özgür Emeğin Öyküsü”, “Dünya Komününden Yana”, “Kışlık Saray Kuşatması” gibi oyunlarda on binlerce seyirci-oyuncu rol alıyordu. Bu oyunların oyuncu kitlesi o kadar kalabalıktı ki, sahnenin farklı yerlerinde aynı anda dört yönetmen çalışıyor, bir yönetmen de resmin bütününü değerlendiriyordu. Bu oyunların provaları bir askeri talim havasında yapılıyordu. Bugün tiyatrolarımızda 8-10 oyunculu oyunların bile en pespaye şekillerde yönetildiğini düşünecek olursak, komünistler bu işi besbelli daha iyi yapıyorlardı.
Örneğin 7 Kasım 1920 tarihinde, Ekim Devrimi’nin 3. yıldönümünde sahnelenen “Kışlık Saray Kuşatması” adlı oyun 8000 oyuncu, 500 orkestra üyesi, 4 yönetmenle sahnelenmiş ve 100.000 izleyici tarafından izlenmişti. Ekim Devrimi’nin tarihsel anlarından biri olan Kışlık Saray’ın Bolşevikler tarafından kuşatılması ve iktidarın ele geçirilişi adeta bir kez daha gerçekleşmişti.
“Kışlık Saray Kuşatması” gece saat 10’da, karanlıkta başladı. Kışlık Saray’ın ışıkları söndürülmüştü. Biri sarayın önüne, diğeri de saraya yakın olan genelkurmay binasının karşısına iki sahne kurulmuştu ve bunlar çeşitli platformlarla birbirine bağlanmıştı. Bu iki sahnede iki dünya temsil ediliyordu: Burjuvazi ve işçiler, kapitalizm ve sosyalizm, karşı-devrim ve devrim. Hugo Varlich’in yönettiği 500 kişilik orkestra genelkurmay sahnesinin arkasındaydı. Seyirciler ise meydanın ortasında iki grup halinde bulunuyordu ve aralarından iki sahneyi birbirine bağlayan bir yol geçiyordu. Meydanın ortasına kurulmuş bir başka platformda oyunun yönetmeni yanında radyolar ve ışıklarla 8000 oyuncuyu yönetmeye hazırlanıyordu.
Saat 10’da Kışlık Saray önündeki 150 spot ışık yandı: Sahne üzerinde halk düşmanı Kerensky, onun hükümeti, önde gelen bürokratlar, patronlar, toprak sahipleri, bankacılar, askerler vardı. Henüz karanlıkta olan devrim sahnesinden homurtular yükselirken, Kerensky ve Rus egemen sınıfları 1. Paylaşım Savaşı’na devam etme kararı alıyordu.
Kızıl sahnede ise işçiler önce örgütsüz, dağınık ve ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Oyun ilerledikçe daha faal, daha iyi örgütlü ve güçlü hale geliyorlar ve en sonunda da kızıl bayraklı bir orduya dönüşüyorlardı. İki sahne arasındaki mücadele devrimin karşı-devrimin üzerine yürümesiyle son buldu. Kışlık Saray’ın yanındaki limanda bekleyen Aurora savaş gemisinin spot ışıkları sarayı aydınlatıyor ve devrimin kızıl bayrağı göndere çekilirken oyun son buluyordu.
“Özgür Emeğin Öyküsü” adlı oyun da seyirciler üzerinde büyük bir etki bırakmış, seyirciler oyunun son sahnesinde söylenen Enternasyonal Marşı’na katılmak için, sahneyi çevreleyen çitleri aşarak sahneye çıkmış ve marş söyleyenlere katılmışlardı.
Devrim sonrasında oynanan bu türden kitlesel oyunların dışında, daha yerel düzeyde işleyen tiyatrolar da vardı. Sovyetler Birliği devrimin ilk yıllarının sarsıntısını ve iç savaşlarını atlatıp güçlendikçe, profesyonel tiyatro gruplarının yanında bir amatör tiyatro hareketi oluştu: “Her mahallenin, her bir ordu biriminin, her fabrikanın kendi ‘tiyatro çevresi’ vardı ve bunlar büyük bir özen ve dikkatle izleniyor ve geliştiriliyordu.” 1920’lerin sonlarına doğru ise yalnızca sendikaların desteklediği ulusal tiyatrolar ağında yaklaşık 12 bin amatör sahne vardı. Bugün ülkemizde prova yapacak bir alan bile bulamayan amatör tiyatroların aksine, sosyalizm halkı hiç olmadığı kadar kültürle ve sanatla iç içe geçirmiş, adeta onu sanatçılaştırmıştı.
Bu tür grupların en ilgi çekicilerinden biri Mavi Gömlek adlı tiyatro kumpanyasıydı. 1923 yılında Gazetecilik Enstitüsü’nde kurulan bu grup, önce Moskova Sendikası Örgütü’nün lokalinde oyunlar yaparak yaşamına başladı. Daha sonra da işçi kulüplerinde oyunlar sahneledi ve daha ilk iki ayında 80.000 seyirciye ulaşmayı başardı. “Bu kadar kısa sürede bu sayıya nasıl ulaşılır?” diye soran okura yanıtım hazır: O sıralar Sovyet halkının hemen hiçbir üyesi akşamlarını Facebook’da geçirmeyi pek tercih etmiyordu.
Mavi Gömlek günlük siyasi ve toplumsal gelişmeleri seyircilerine ajitatif ve propagandif bir dille ve görselliğin ağır bastığı bir üslupla sunuyordu. Halktan seyirciye daha kolay ulaşabilmek için halk tiyatrosunun geleneklerinden yararlanıyor, Rus halk tiyatrosunun kimi tanıdık figürlerini ve halk türkülerini sahneye çıkarıyorlardı. Daha sonra bu canlı gazete çizgisi, Moskova’daki 153 işçi kulübünün daha benimseyeceği bir çizgi haline gelerek, buralardaki tiyatronun seyrini tümden değiştirdi.
SSCB’deki tiyatro hareketi sadece sendikalar tarafından desteklenmedi. Her şehir sovyetinin, her kooperatifin, Komsomol ve Komünist Parti örgütünün de çeşitli tiyatro faaliyetleri, kendi tiyatro grupları vardı. Komsomol örgütlerinin desteklediği en başarılı tiyatro grubu örneklerinden biri de 1922 yılında kurulan TRAM, yani İşçi Gençlik Tiyatrosu’ydu. 1928 yılında profesyonelleşinceye kadar TRAM oyuncuları sadece tiyatroyla uğraşmayı reddettiler. TRAM üyeleri çağdaş gençliğin diline ve sorunlarına yakın kalmak için fabrikadaki işlerine devam ediyordu. Tiyatroya katılım için başvuran kişinin fabrikada çalıştığını ve sendikaya üye olduğunu göstermesi gerekiyordu: “Her sabah makinelerimizin başındayız, ama akşam olunca işimiz TRAM’dır!” diyorlardı. TRAM bir yandan Stanislavski’nin Moskova Sanat Tiyatrosu gibi profesyonel tiyatroları reddetmesiyle, diğer yandan da tarihsel avangarda yönelik eleştirel yaklaşımıyla kısa süre içerisinde SSCB çapında ün kazandı. SSCB’deki tiyatrodan bahsederken, Vsevolod Meyerhold’du da mutlaka anmak gerekir. Meyerhold sanat yaşantısına Moskova Sanat Tiyatrosu’nun (MST) kurucularından biri olan Danchenko’nun okulunda başlamış, daha sonra uzun yıllar MST’de ünlü yönetmen Stanislavski ile çalışmıştı.
Ancak Meyerhold ile Stanislavski arasında sanata bakışları yönünden bir fikir ayrılığı vardı. Stanislavski’nin natüralizme yönelik eğilimine karşın, Meyerhold sahnede daha fazla atmosfer ve görsellik yaratabileceği imkanlar arıyordu. Aralarındaki çelişki oyunlara da esprili bir biçimde yansıyordu. Örneğin Mayakovski’nin yazdığı ve Meyerhold’un yönettiği “Mystery Bouffe” adlı Ekim Devrimi’ni anlatan oyun şöyle açılıyordu:
Diğer tiyatro kumpanyaları için
Gösterinin bir önemi yoktur
Onlar için
Sahne
Anahtarı olmayan anahtar deliğidir.
Baksanız ne görürsünüz?
Vanya Dayı
Manya Teyze
Kanepeye kurulmuşlar laflıyorlar.
Amcalar ve teyzeler
Umrumuzda değildir bizim:
Sizin evde de vardır bunlardan!
Biz size hayatı gerçeği göstereceğiz!
Billahi!
Ama tiyatronun en sıra dışı olanından bir seyirliğe dönüştürdüğü hayatı!
Meyerhold ve Mayakovski’nin “Vanya Dayı, Manya Teyze/Kanepeye kurulmuşlar laflıyorlar” diyerek gönderme yaptığı oyun Çehov’un yazdığı ve Stanislavski’nin yönettiği “Vanya Dayı” adlı oyundur.
Devrimden sonra Meyerhold’un sosyalizme yönelik ilgisi arttı ve Bolşeviklere katıldı. Bu dönem daha sonraları hep kendisiyle anılacak “Biyomekanik” oyunculuk dediği teknik üzerine çalıştı. 1920’ler boyunca Meyerhold’u etkileyen belli başlı dört kaynaktan bahsedebiliriz: Ekim devrimi, Pavlov’un psikoloji teorileri, Taylor’un işçilerin bedenleri ve hareketleri üzerinde gerçekleştirdiği zamanlama deneyleri ve Eisenstein’ın montaj teorisi.
Meyerhold Pavlov’dan “davranışın dış dünyaya yönelik bir tepki olduğu” fikrini aldı. Bu Stanislavski’nin iç dünyaya öncelik veren teorisinden farklı, önceliği eylemlere, tepkilere veren bir yaklaşım demekti.
Fabrikalarda çalışan işçilerin verimliliğinin nasıl arttırılabileceği üzerine teoriler geliştiren Amerikalı mühendis Taylor ise Meyerhold’u ritmik ve ekonomik hareketler teorileriyle etkilemişti. Tam da Sovyet Devrimi’nin üretime, verimliliğe, sanayileşmeye yaptığı vurguya paralel şekilde, Meyerhold da oyuncunun bedeninin mükemmel işleyen çevik bir makineye dönüştürülmesi yönünde çalışmaya başladı. Oyuncu sadece güzel konuşan, iyi rol yapan biri değil, tıpkı fabrikada çalışan bir emekçi gibi bedenini eğitmeye ayrı bir çaba sarf etmesi gereken biriydi. Ancak bu sayede ki “Bir dizi fiziksel pozisyondan ve durumdan bazı belirli duygularla yüklü uyartılar doğar,” diyecekti Meyerhold. Yani ona göre duygu öncelikle aklın iç işleyişlerinden değil, dış bir itkiden doğardı. Duygu bir tepkiydi.
Eisenstein’ın montaj teorisi ise natüralist tiyatronun süreklilik arayışını kıran, aynı anda farklı yönlere odaklanmayı, bir oyunu farklı parçalara bölmeyi sağlayacaktı. Böylece farklı parçaları birleştirmeye zorlanan seyirci düşünmeye itilecekti.
Meyerhold’un biyomekanik oyunculuk yöntemi işte bunların bir sentezi olarak doğdu. Oyunculuğun gereksiz süslerinden kurtul, bedenini tezgah başındaki bir işçi gibi ustalıkla kontrol et, hareketlerini içten gelen duygu yerine, dış dünyaya verilmiş bir dizi tepkiye dönüştür.
Ancak Meyerhold’un yazıları tiyatronun içeriğinden ve sınıf mücadelesindeki rolünden ziyade, biçime, üsluba ve tekniğe odaklıdır. Devrim öncesi alışkanlık ve yönelimlerinin de etkisiyle politik tiyatronun içeriği konusunda Piscator, Brecht ya da Boal kadar kafa yormadı. Hatta 1920’lerin sonunda tiyatrosuyla Almanya’ya yaptığı bir turnede oyunu Almanya’da devrimci tiyatro yapanlar tarafından izlenmiş ve fazlasıyla “apolitik” bulunmuştu. Meyerhold’un Mayakovski’yle yaptığı işbirliğinden doğan ve Ekim Devrimi’ni anlatan ve kısa süre içerisinde 120.000 seyirciye ulaşan Mystery Bouffe adlı oyun ve Mayakovski’nin bürokrasiyi eleştirdiği iki oyunu belki de Meyerhold’un en politik oyunları oldu.
Meyerhold ne yazık ki 1939 yılında tutuklandı ve ajanlıkla suçlandı. Tutuklandıktan bir ay sonra eşi Zinaida Raikh dairesinde ölü bulundu. Meyerhold da birkaç ay sonra idam mangasının karşısına çıkarılarak öldürüldü.
Belirttiğim üzere Sovyetler ile çok yakın bağları bulunan Almanya’daki ajit-prop topluluklarının şekillenmesinde ve Brecht gibi önemli tiyatrocuların sanat anlayışının oluşmasında Almanya’yı ziyaret eden Sovyet tiyatro topluluklarının büyük önemi vardı. Bu anlamda Ekim Devrimi yalnızca siyasi ve toplumsal önderlik değil, kültürel ve sanatsal önderlik rolünü de üstlenmişti.
Sovyetlerin bu önderlik rolünü neden devam ettiremediği; kültür ve sanat alanında İkinci Paylaşım Savaşı sonrasına dek devam eden dinamizmin, neden sonraki dönemlerde aynı derecede etkili olmadığı önemli bir tartışma konusudur. Fakat kısaca denebilir ki, Sovyetler Birliği’nin savaşın ağır kayıplarının ardından Doğu Bloku ülkelerinde yeterince halklaşamaması ve sosyalizmin sorunlarını çözmek için yine halka dönmekte yetersiz kalışı; 1950’lerle birlikte tırmanışa geçen ulusal halk kurtuluş savaşlarına yönelik çekimser bakışı devrimci mücadelenin ve devrimci sanatın merkezini Sovyetler’den Latin Amerika’ya, Afrika’ya ve Güneydoğu Asya’ya kaydırdı.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin egemenliği altındaki partilerin devrim ve silahlı mücadele yerine barışçıl, yasal ve parlamenterist bir çizgi izlemesi ve burjuvaziyle uzlaşmak için fırsat kollar olması, Sovyetler çıkışlı sanatın halkın çıkarlarından ve devrim arzusundan uzak, coşkusuz, şabloncu ve yılgın bir hal almasına neden oldu ve bu elbette tiyatroya da yansıdı.
Tiyatro uzun bir süre Sovyetler Birliği’ndeki devrimci mücadelenin, sosyalist “Yeni İnsan”ın yaratılmasının ayrılmaz bir parçasıydı. Bugün dünya ve Türkiye tiyatrosunun durumunu Sovyetlerdeki durumla karşılaştırdığımızda, tiyatronun devrimle ve halkla arasındaki mesafenin ne kadar açıldığını, gerilemenin boyutunu daha rahat görebiliriz. Oysa sanatta hep peşinde koşulan yeniliğin de, parlak fikirlerin de, değişimin de kaynağı yine halktır, yine devrimdir.
* Bu yazı daha önce Tavır dergisinde yayımlandı.
Yararlanılan Kaynaklar
  • Fischer-Lichte, E. (2005). Theatre, Sacrifice, Ritual: Exploring Forms of Political Theatre. Routledge.
  • Jonathan Pitches. (2003). Vsevolod Meyerhold. Routledge.
  • Leach, R. (1994). Revolutionary Theatre. Routledge.
  • Leach, R. (1999). Revolutionary theatre, 1917-1930. In R. Leach, & V. Borovsky (Eds.), A History of Russian Theatre. Cambridge University Press.
  • Mally, L. (2000). Revolutionary Acts: Amateur Theater and the Soviet State. Cornell University Press.
  • Ostrovsky, A. (1999). Imperial and private theatres, 1882-1905. In R. Leach, & V. Borovsky (Eds.), A history of Russian theatre. Cambridge University Press.
  • Stourac, R., & McCreery, K. (1986). Theatre as a Weapon. Routledge.
  • Thurston, G. (1983). The Impact of Russian Popular Theatre, 1886-1915. The Journal of Modern History , 55 (2), 237-267.
Advertisements

Sivilleşme?


İşte size aklımızı çelmek için ortaya atılmış içi boş kavramlardan biri daha.

Çok şey der gibi, iyi şeyler söyler gibi bir sesi var. Ama aslında kandırıyor. Gerçekleri açıklamaktan ziyade, örtmek için kullanılıyor.
Düzen kavramları da kendi malı yapmış. Onlar aracılığıyla düşüncelerimizi sömürüyor. Kavramlar da sadece onun işine yarıyor.
Düzen bizi yıllardır kendi askeriyle terbiye ediyor. Darbelerini askerle yapıyor, işgallerinde asker kullanıyor. Askeri harcamalarını yıl yıl çoğaltıyor.
Önce bizde askere ve silaha karşı bir korku ve nefret yaratıyorlar. Sonra biz silahtan huzursuzlanmaya başlayınca, bir iki general tutuklayıp, “aa, bak silah milah kalmadı!” diyorlar. Biz de seviniyoruz.
Çünkü düşünmemize izin vermiyorlar.
Asker.. Silah.. Sivil..
Bu üçünden hiçbiri bizim için her zaman kötü ya da her zaman iyi değildir. Bizler insanlar üniforma giyiyor diye ve silah taşıyor diye onlara düşman olmayız. Kravat takmış ve ceket giymiş diye askerden iyi de bellemeyiz.
Sorarız: Üzerindeki üniforma, kravat ve elindeki silahla kime hizmet ediyor? Hangi sınıfın çıkarlarını kolluyor? O silahla kime karşı savaşıyor?
Askere, silaha ve sivile karşı tavrımızı belirleyen budur.
Biz burjuvazinin askerini sevmeyiz. O da bizimkini. Biz burjuvazinin elinde silah istemeyiz. O da bizim elimizde. O sadece kendisinin asker sahibi olabileceğini düşünür, biz de sadece kendi askerlerimizin meşru olduğunu savunuruz. Şöyle diyor Engels: “İktidarda bulunan burjuvalar için işçilerin silahsızlandırılması birinci görevdir.”
Neymiş sivilleşme?
İktidarın askerden alınıp, seçimle gelmiş hükümete verilmesi…
Biz Marksist-Leninistler olaylara böyle sığ bakabilir miyiz? Yüzeydekiyle yetinip çabucak ikna olabilir miyiz? İnsanlık yüzyıllardır değil, bin yıllardır kandırılıyor. Küçük yalanlar birleşip, büyük düzenleri ayakta tutuyor. Tek tek eğilen başlar, başı eğik bir toplum ediyor.
Ne diyordu Marx: “Radikal olmak meseleyi kökünden kavramaktır.” Meseleyi kökünden kavrayıp soralım o halde: Hangi sınıf sivilleşiyor?
Bütün dünya egemenlerinin geleceğe korkuyla baktığı, savaş güçlerini arttırdıkları bir kriz döneminden geçiyoruz.
Ülkeler sadece işgale değil, iç savaşa hazırlanıyorlar.
ABD’de çıkan The Atlantic dergisi şöyle soruyor: “Polis Askerleşiyor mu?”
“Ülke çapındaki polis güçleri askeri ekipman satın aldı, askeri eğitim yöntemlerini benimsedi ve bir “askeri mantığı” saflarında işletmeye başladı. Amerikan polisi terörizmle mücadele etmek için askeri ekipmanların kullanımını arttırdı, zırhlardan saldırı helikopterlerine kadar her şeyi benimsedi.
Bu silah “enflasyonu” yalnızca güçlü tüfeklerden ibaret değil. Son yıllarda polis büroları yurtiçi işlerinde kullanmak için bazukalar, makineli tüfekler ve zırhlı araçlar (mini tanklar) satın aldılar.”
Bu hazırlık kimin için? Daha özgür bir dünya için mi?
Yine ABD’de Washington Post’tan bir haber: ABD yıllar önce özel eğitimli katillerden oluşan bir ekip kurmuş, adına da “Birleşik Özel Harekat” demiş. Görevi dünyanın neresinde olursa olsun direnişçileri, insan kardeşlerimizi bulup katletmek olan bu timde 2001 yılından önce 1800 asker varken, şu anda 25.000 asker var. 10 yılda 10 kattan fazla bir artış.
Kimin çıkarına?
Baş emperyalist kendi iç savaş ordusunu böyle güçlendirir de, yeni-sömürgesi Türkiye durur mu?
Star gazetesinde bir haber:
“Terörle mücadelede polisin daha etkin olmasını isteyen hükümetin özel harekatçı sayısını iki kat artıracağı öğrenildi. Sayıları yaklaşık 15 bine çıkacak özel harekatçılara ağır silahlar da verilecek.”
Radikal’in haberi ise daha açık sözlü, sivilleşmenin boyutunu ortaya koyuyor. “Polise 100 milyon TL’lik zırhlı araç” haberi şöyle diyor:
“Cobra, Shortland, kameralı Shortland, Dragon panzer, TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) ve zırhlı personel otobüsleri, ihtiyaca göre öncelik özel harekat birimlerinde olmak üzere illere dağıtılacak.
2012 bütçesine de benzer büyük çaplı alımlar için ödenek konulacak. Halen emniyet envanterinde bulunan ve çeşitli birimlerde kullanılan zırhlı araçların da modifiye edilmesine başlandı. Bu kapsamda, 300’e yakın zırhlı aracın yeni teknolojiyle donatılması sağlanacak.”
100 milyon TL. Asgari ücrete bu yıl 19 TL zam yapan hükümet, yarattığı memnuniyetsizliği bastırmak için 100 milyon TL’yi gözden çıkarmış belli ki.
Olağanüstü hal altında yaşamaya o kadar alıştık ki, olağanlaştı. “Askerin” adını “polis” koyup, üniformasını da laciverte değiştirince sorun kalmadı. Devlet adım adım şehir içlerindeki parklarda polis kontrol noktalarının, maskeli ve silahlı polislerin, polis minibüslerinin varlığını normalleştirdi.
Mesela şunlar sizce bir sivilleşme alameti olabilir mi:
Dersim’de iki liseli genç “Füze Kalkanı Değil Demokratik Lise İstiyoruz” diye şehrin bir kenarına çadır kuruyorlar. Tam 300 polis bu iki liselinin etrafını sarıyor, ellerinde uzun namlulu silahlar. Gece saat 2-3 civarında özel harekat polisleri gelip çadırın karşısında akrep denilen zırhlı aracı park ediyorlar ve silahı gençlere doğrultuyorlar.
Uludere’de çoğu 18 yaşından küçük 35 insanımız uçaklardan atılan bombalarla katlediliyor. Saatler boyunca bölgeye gelemeyen ambülanslar yüzünden yaralı çocuklar donarak ölüyor. Artık bir “bölgesel güç” haline gelmiş Büyük Türkiye’de, çocuklarımızın ölü bedenleri hala katırlarla battaniyelere sarılı olarak taşınıyorsa da, avunuyoruz:
Çünkü artık İsrail yapımı insansız uçaklarla yerleri tespit edilip, hedefi tam 12’den vuran Amerikan jetleriyle öldürülme özgürlükleri var.
Bu nedir yahu? Burası Nazi işgali altındaki Fransa değil. Burası İsrail işgali altındaki Filistin toprağı değil. Burası, kendini liberal sanan entelektüellerin durmadan demokratikleştiği ve sivilleştiği yalanlarıyla beynimizi yıkadıkları bir ülke.
İnsanların Türkiye’ye ilişkin algılarıyla gerçeklik arasındaki şu uçuruma bir bakar mısınız? Bir iktidar 12 Eylül’ün bile ötesine geçen uygulamalarına rağmen, Türkiye’yi kadın cinayetleri, ulusal baskı, yoksulluk ve hukuksuzluk alanında dünya devi haline getirmesine rağmen, yine de Türkiye’nin en demokratik hükümeti oluyor.
Sivilleşmeden anladıkları buysa, bizim de bir an evvel sivilleşmemiz lazım, orası kesin.
*Bu yazı daha önce Haber Fabrikası’nda yayımlandı.

“Özür” ve Katliam Emri Aynı Ağızlardan

* Kasım 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlandı.
Kulluk kölelik bir kere insanın ruhuna sinince, padişahın her hareketinde birhikmet arama alışkanlığı başlar. Bu nedenle iktidarların zorbalığı arttıkça, çevrelerinde yaptıkları ufak iyilikleri abartmayı iş edinmiş soytarıların sayısı çoğalır. Babasından her gün dayak yiyen çocuk, dayak yemediği gün babasını dünyanın en iyi adamı sanır, umutlanır.
Faşist iktidarın Dersim Katliamı konusundaki “özrü” de işte böyle karşılandı. Soytarılar harıl harıl kalem oynatmaya başladılar; bu Cumhuriyet tarihinde bir dönüm noktasıydı, böylesi görülmemişti. Yanak derileri iki parmak nasır bağlamış liberalleri bile son aylardaki taktikleriyle bezdirmiş olan AKP, hem CHP karşısındaki konumunu sağlamlaştırmak, hem de mızmızlanan ağızlara bal çalmak için bir başka malumu ilan etti. Dersim’de katliam olmuş, haberiniz var mı?
Bu nasıl bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu nasıl bir otorite düşkünlüğüdür. Hakikat ancak padişahın ağzından ilan edilince kıymetleniyor. Yıllardır Dersim konusunu hasıraltı ettiği, Kürt halkına zulmettiği için lanetlenmiyor padişah da, Seyid Rıza’dan alıntı yaptığı için baştacı ediliyor. Hakikatin bedelini halklar ödesin, Dersim Katliamı’nı duyurmak için aydınlar, yurtseverler, devrimciler cefa çeksin, sefasını çağdaş Seyid Rıza’ları tek tek öldüren, 10 yıl içinde 129 Kürt çocuğunu katledenler sürsün. Bu ne güzel dünya, ne tatlı dünya!
Aynı Dil, Aynı Politika
Ben de başka bir malumu ilan edeyim. Cumhuriyetin Kürt politikasında 1923’ten 2011’e değişen hiçbir şey yoktur. Katliam, asimilasyon, halka zulüm ve halk örgütlenmelerinin en kanlı yöntemlerle, kimyasal silahlarla tasfiye edilmesi bugün AKP’nin eliyle sürdürülüyor.
Bakın, 1937 yılında Dersim üzerinde uçan uçakların attığı bildiriler ne diyor:
“Cumhuriyet hükümeti sizi şefkat ve merhametle kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor… sizlere son ihtarını yapıyor. Onun size son şartları şudur, sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti’ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar… Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi cumhuriyetin adil muamelesinden başka bir şey görmeyeceklerdir…
Aksi taktirde yani dediklerimizi yapmazsanız her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahfedileceksiniz. Cumhuriyet Hükümeti’nin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin. Yoksa hiç istemediğimiz halde sizi mahvedecek olan kuvvetler harekete geçeceklerdir. Devlete itaat gerekir.”
Bu tehditkar dil, bu yalancı şefkat size tanıdık geliyor mu? Türkiye’de yaşamış ve ister Kürt olsun, ister Türk olsun halktan yana mücadele etmiş herkes böylesi çağrıların arkasına gizlenen çivili sopaları, benzinli battaniyeleri, fosfor bombalarını, NAPALM yangınlarını iyi bilir.
Boyun eğin, teslim olun, inançlarınızı ve değerlerinizi ya siz kendiniz çiğneyin, ya da biz çiğneyeceğiz.
60 yıl sonra 19-22 Aralık katliamında devrimci tutsaklara anons yapan hangi alanda uzman olduğu besbelli çavuşlar şöyle diyecekti:
“Teslim olun, yakında af çıkacak ve hepiniz serbest kalacaksınız. Ölmeye değer mi? Devletin şefkatli kollarını size uzatıyoruz. Gelin, teslim olun…”
İlginçtir, çok değil, 3 ay önce, Ağustos 2011’de Abdullah Gül de şöyle demişti:
“Gösterilen şefkat milletimize gösterdiğimiz şefkattir. Teröriste müsamaha yoktur. Devletin üzerinde güç yoktur, içeride dışarıda herkes bunu bilsin… Bunun gecesi, gündüzü, bayramı söz konusu olmaz. Daima, her zaman teyakkuzda olur güvenlik güçlerimiz ve gereğini her zaman yapar… Şunu herkesin bilmesi gerekir ki devletin gücü üstünde güç yoktur… Teröristler kesinlikle halkımızdan ayrı tutulup, onlara karşı devletin gücünün, her kesimin gücünün üstünde olduğunu daima gösterebilecek durumdayız. Bunu da herkes görecektir.”
Ne fark var? Biri 1937, biri 2000, biri 2011 yılında edilmiş üç ayrı laf. Üç aynı tehdit ve yok etme politikası. Aynı yapışkan sırıtışlı şefkat yalanı.
Bütün bu yalancı özür, yalancı şefkat politikalarını tek bir soruyla ezip geçmek mümkün: Dersim katliamının sebebi neydi?
Sebep Dersim halkının isyan etmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında vaat edilmiş olmasına rağmen, Kürtlerin kendi topraklarında kendi kaderlerini tayin edememeleri ve hatta asimilasyona, yoksulluğa ve katliama maruz kalmalarına isyan etmeleriydi sebep.

Açılım ve İmha Yanyana

AKP asimilasyon ve katliam için özür dileyemez, çünkü asimilasyon, katliam ve ulusal baskı politikalarını kendisi teslim almıştır.
Başbakan Necip Fazıl’dan yaptığı alıntıda bile Dersim katliamıyla ulusal sorunu eşleştirmekten kaçınıyor: “Bakın burada Üstad ‘Kürt’ dememiştir, ‘Ermeni’ dememiştir… Necip Fazıl, Dersim’i ve Dersimlileri, din mazlumları sınıfına alarak, onlara sadece insan gözlüğüyle bakarak, insani bir trajediyi bizlere aktarmıştır,” diyor.
Yalan. Besbelli ki Dersimliler “sadece insan” oldukları için, “din mazlumları sınıfına mensup oldukları için” ya da bir insani trajedi yüzünden katledilmediler.
Açıkla başbakan, Dersim halkının katledilmesinin nedenleri neydi? Ne istiyorlardı, ne yapmışlardı da katledildiler? Bugün Kürt hareketi ne istiyor, ne yapıyor da siz onu katletmeye devam ediyorsunuz?
AKP’nin yaptığı bütün “açılımlara”, binlerce insanın tutuklandığı, giderek cüretini ve saldırganlığını daha da arttıran bir tasfiye dalgası eşlik etti. Bütün açılımlar halk örgütlenmelerine gaz, Şerzan Kurtların ensesine kurşun ve Seyid Rızalara NAPALM bombası olarak döndü. AKP de tıpkı Kemalist iktidarın uçaklardan attığı bildirilere benzer açıklamaları “entegre strateji” adı altında, terörist ve halk arasında bir ayrım yapma söylemiyle dile getirmedi mi?
“Entegre strateji” işte bu. Kürt halkının meşru örgütlenmelerini ez ve karala. Sonra da boşlukta sallanan kitlenin, zaten iktidara yönelik zaafları olan kitlenin tek alternatifi olmak için Kürtlerin haklarını savunuyormuş gibi görün. “Bu ülkeye ameliyat yaptırmayız” diyerek Kürt halkına ait topraklarda bir olağanüstü hal uygula. Kürtlerin haklarını savunmak için ağzını açanı, kitap yazanı, ders vereni içeri tık, sonra da yıllardır görmezden geldiğin gerçeği açıklayıp demokrasi kahramanı ol.
Bir düşünün, aynı hafta içerisinde iki ayrı olay oluyor. Teröre destek veren herkesin mallarına mahkeme kararı olmadan el konulabilecek diye, gaspı ve hırsızlığı yasalaştıran bir kanun hazırlıyorlar. Başbakanın hemen ardından Dersim için devlet adına özür diliyor. Dersim’de kimin topraklarına el konulmuştu, şimdi kimin malına el koyacaksınız? “Teröre destek vermek” ne demek hepimiz biliyoruz. Zekasını Ahmet Altan ya da Cengiz Çandar düzeyine indirmeyen herkes, teröre destek vermiş sayılıyor.
İki gün önce oligarşinin güçleri değişik şehirlerde onlarca eve baskın yaptı, Özgür Gündem gazetesini talan etti ve 70’i avukat 100’den fazla insanı gözaltına aldı. Bu insanlardan 36’sı tutuklandı. Kürt hareketine yakınlıklarıyla bilinen, Kürtlerin demokratik haklarını savunan insanlardı hepsi. Ülke tarihinde bu kadar çok avukatın gözaltına alındığı, tutuklandığı bir başka dönem yoktur. Aydınları, yazarları, üniversite hocalarını toplu olarak gözaltına alan 12 Mart faşizmi bile, savunma hakkına böyle cepheden saldırmaya cesaret edememişti.
Şimdi 70 avukatın gözaltına alındığı ve bir gazetenin baskınla talan edildiği hukuk ve demokrasi katliamını unutalım. Kürtçe konuştuğu, Kürtlerin haklarını savunduğu, poşu taktığı için tutuklananları unutalım ve Başbakan’ın Dersim konusunda söyledikleriyle ne kadar önemli bir demokratikleşme adımı attığını konuşalım, olur mu?
En basit, en temel demokratik hakkımız için bile can vermek, dayak yemek, yıllarca hapiste yatmak gereken bir ülkedeyiz. Bu gerçek kavranmadığında umuttan umutsuzluğa savrulmak ve sonuçta pespaye bir liberale, devlete avuç açan, “şöyle yapma böyle yap” diye vezircilik oynayan akademisyenlere benzemek kaçınılmazdır.
Düzen geçmişteki herhangi bir olaydan dolayı özür diliyorsa, bugün bizi daha iyi ezmek, daha iyi kandırmak için yapıyor. Amaç asıl gerçeğin üzerini örtmek, Kürt halkının kendi kaderini tayin etmesinin önüne geçmek için özür diliyor. Bu özrün dilenmesinin nedeni demokratikleşmenin değil, daha çetin daha sert baskı koşullarının hazırlanmasıdır. Daha ağır bir baskı ve sömürü düzenini devamı ettirmek, Türkiye halklarına yönelik zulmü devam ettirmektir amaç. Unutmayalım, kapitalizm doymak bilmez, halkla uzlaşmaz.
Ne özür, ne af, ne icazet. Bizim düzenden tek bir beklentimiz olmalıdır: Bir an evvel yerini devrimci halk iktidarına bırakması. Bizler daha iyi, daha terbiyeli çocuklar olarak, devletle uzlaşmaya hazır olduğumuzu sürekli göstererek beynimizi özgürleştiremeyiz.

Deprem ve Devrim

1972_nikaragua_depremi

1972 Nikaragua Depremi’nden sonra başkent Managua bir harabeye dönüştü.

Ülkemiz bir depremler ülkesidir. Kuzeyinde Karadeniz’e paralel, boydan boya uzanan, doğuya doğru gittikçe de Van Gölü’ne doğru eğim yapan Kuzey Anadolu Fay Hattı vardır. Güneyinde ise Antakya’dan Van Gölü’ne uzanan Doğu Anadolu Fay Hattı ve onun da doğusunda Güneydoğu Anadolu Bindirmesi vardır.

Bunlar ana fay hatları olmakla birlikte, Ege Bölgesi ve Doğu Karadeniz boyunca yüzlerce irili ufaklı bağımsız fay hattı, birkaç bölge dışında neredeyse bütün ülkemizi her an felakete açık hale getiriyor.

Buradan çıkacak sonuç açıktır. Demek ki,

  1. Bütün binalar depreme uygun standartlarda yapılmalı, bu konuda sıkı bir denetleme mekanizması olmalıdır;
  2. Bütün deprem bölgelerinde her an depreme hazır arama kurtarma ekipleri, dayanışma ağları, felaket planları oluşturulmalıdır.

Tabii ben kime anlatıyorum!

Kulağa çok mantıklı gelmesine rağmen, bütün bunlar, ancak halkın oluşturduğu, halkın çıkarları için örgütlenmiş bir devlet mekanizmasında gerçekleşebilir.

Türkiye’deki devlet ise başkadır. 17 Ağustos 1999, 12 Kasım 1999’da Marmara’da ve şimdi de 23 Ekim 2011 yılında Van’da gördüğümüz manzaralar, sayıları binleri bulan, bulacağı söylenen ölüler ve yıkılan yüzlerce, binlerce ev bize bu gerçeği gösteriyor.

Öyle bir ülke düşünün ki, deprem katliamının baş mimarlarından biri, işadamı Ali Ağaoğlu rahatlıkla şöyle diyebiliyor:

1970’li yıllarda İstanbul’un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi’nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul’a ordu bile giremez, ölen şanslıdır.

Elini kolunu sallayarak dolaşıyor bu adam, zenginliğine zenginlik katıyor.

Düşünün, adam açıktan suçunu itiraf ediyor, “ben katliama katıldım, benim yüzümden insanlar öldü ve ölmeye de devam edecek” diyor. Öte yandan reklam yıldızı olup, “herkesin ev sahibi olmaya hakkı var” diye TV kanallarında fink atıyor! Bir halk iktidarında bu ve bunun gibiler yakalanır, sorgulanır ve cezalandırılırdı.

Ama kimi kime şikayet edeceksiniz?
Öyle bir ülke düşünün ki, ülkenin en kalabalık şehri İstanbul’dan sorumlu olan belediye başkanı Kadir Topbaş “Deprem olursa 30.000 insanımız hayatını kaybedecek, 50.000 ev hasar görecek” diyor. Keşke sadece 30.000 olsa!

Sanki bu adam, 2004 yılından beri İstanbul’un “beledi” işlerini, şehirciliğini yola koymaktan, vatandaşın canından sorumlu değilmiş gibi, deprem sırasında gerçekleşecek büyük katliamdan söz ediyor.

Sermayenin iktidarları, işbirlikçiler böyledir. Bizler bir hiçizdir onlar için, hergün deri ayakkabıları ya da geniş cantlı tekerleklerinin altında ezip geçtikleri birer karıncayız. On binlercemizi ceset kokulu, yıkılmış İstanbul sabahlarında, iş makineleriyle denize sürdüler.

17 Ağustos anılarını yazan biri şöyle diyor:

Çünkü enkazların erken kaldırılması iş makinelerinin bilinçsiz bir şekilde enkaz kaldırma çalışmalarını sürdürmesi nedeniyle bir çok ceset parçalandı.Parçalanan bazı cesetler ise enkazlarla birlikte dolgu alanına döküldü. Kol ve bacakları bir süre sonra deniz üstüne çıkmaya başladı.

O kol ve bacakların failleri aramızda.

Felaketten Yas Değil Devrim de Çıkabilir

Nikaragua’da da böyle olmuştu. 1972 yılında başkent Managua 6.2 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Nikaragua’daki devrimci mücadelenin tanıklarından olan Roxanne Dunbar Ortiz, deprem sonrası manzarayı şöyle tasvir ediyor:

“Depremden sonra yalnızca iki modern bina, Intercontinental Oteli ve Amerika Bankası ayakta kalmıştı.”

Yani emperyalist işgalcilerin binaları!

Bu bile, depremin değil, binaların, onları yapan müteahhitlerin, buna izin veren, bundan nemalanan politikacı ve bürokratların katil olduğunun kanıtıdır.

Managua depreminde 10.000 insan öldü, 600 bina tamamen yerle bir oldu. O dönem iktidarda olan katil diktatör Somoza, devrimcilerden korkusuna 18 ay boyunca sürecek bir sıkıyönetimi devreye soktu, açlıktan ve yoksulluktan kırılan halka yardımların ulaşmasını engelledi.

Somoza bu deprem katliamının sorumlularından hesap sormadığı gibi, ülkeye gönderilen uluslararası yardımları kendi hanedanına, işbirlikçi kapitalistlere paylaştırdı. Ardı ardına kopan skandallar, deprem yardımlarının şirketlere, “tanıdıklara” aktığını gösteriyordu. Halk öldükçe, binaların altında kaldıkça Somozagiller semiriyordu.

Ancak Nikaragua halkı savunmasız ve yalnız değildi. 1961 yılında kurulan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi FSLN, 1972 yılına kadar kahramanca direnişler gerçekleştirmiş silahlı bir örgüttü. Managua depremiyse FSLN’nin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Örgüt Nikaragua’da depremin öfkesini örgütledi.

Nikaragua’nın ileri görüşlü devrimci önderi Carlos Fonseca’nın girişimiyle FSLN depremden hemen sonra yıkılan mahallelerde örgütlenme çalışmasına başladı. Uluslararası yardım çağrıları yayımlayarak, ülkeye gönderilen yardımların bir kısmını kendi bünyesinde örgütledi. Somoza’nın çürümüş yardım stratejisine karşı, halk içinde adaletli bir paylaşım yaratmaya çalıştı. İşte üye sayısı henüz birkaç yüzü geçmeyen hareketin böyle bir cüreti ve devrim perspektifi vardı!

Bu dönem FSLN saflarına pek çok genç, deprem kurbanı yakınları toplandı. Depremden önce varlığı sürekli gözardı edilen FSLN, depremden sonraki yıllarda artık temelleri sağlamlaşmış, atılım yapmaya, hesap sormaya hazır bir hareket haline gelmişti. Devrimci irade depremi halk için değil, işbirlikçiler için bir felakete dönüştürdü.

Yeni-sömürgelerin binaları da siyasi kurumları gibidir. Çürümüş, yıkılmayı bekleyen, ama yıkılırken binlerce insanı da haksız yere acımadan ölüme sürükleyen yapılardır ikisi de.

Nikaragua depremi gösteriyor ki, gelişmiş, kapitalist ülkelerin aksine, yeni sömürgelerdeki her deprem felaketi, büyük bir can kaybıyla sonuçlanır. Sorulacak hesaplarımızın defterini kabartır. Depremlerin açığa çıkardığı güç, öfke ve boşluk, doğru örgütlenmeler ve doğru eylemler aracılığıyla devrime kanalize edilebilirse, toplumsal depremler yaratmak ve burjuvazinin iktidarını dümdüz etmek yolu açılır.

Nikaragua’da ne mi oldu? 1979 yılında, depremden 7 yıl sonra FSLN Somoza iktidarını devirdi…

90′lara Dönmeyelim, 90’ları Aşalım

“12 Eylül öncesine dönmek mi istiyorsunuz?”

Sanki 12 Eylül sonrasında çok matah şeyler olmuş gibi, 1990’larda insanları korkutmak için böyle diyordu kimi aydınlar ve devlet. Kendi çağına kör olmak böyledir. Onlar bunu sayıklarken toplu mezarlar, işkenceler, yargısız infazlar 1990’larda almış başını gitmiş, 12 Eylül’ü mumla aratır olmuştu.

Fakat bunların akılları bir korku filmine takılıp kalmıştı: “12 Eylül öncesi”. Oligarşi ve onun küçük-oligarşik aydınları yıllarca etkisinden kurtulamadılar bu filmin. Çünkü çok kötü şeyler oluyordu bu filmde.

Film 1970’ler Türkiye’sinde geçiyordu. İstikrarsız Milli Cephe hükümetleri derde deva olamıyor, yükselen solun önünü kesmek için öne sürdükleri “solcuEcevit bir türlü mayayı tutturamıyordu. Örgütlü halk hesap soruyor, faşizm ardı ardına gelen eylemlerle teşhir oluyordu. Devlet halkı seçim, demokrasi, hukuk diye kandıramaz olunca, kontrolü sağlamak için morgları devrimci öğrencilerle doldurmaktan, Alevileri kesmekten başka bir yöntem bulamayacak kadar çaresiz kalıyordu.

Bu korku filminin bir de şişman ve gözlüklü kurbanları vardı: Küçük-burjuva entelektüeller. Devrimci şiddet ve faşist baskı yükseldikçe, bunların devrimcilere ve devlete akıl verme zeminleri kayıyordu altlarından. Onlara göre devrimle faşizmin çatışmasından doğan şiddet sağlıklı düşünmeyi sakatlıyordu, ‘akıl tutulması’ yaratıyordu…

Ne de olsa akıllı olan, Marksizmi ve geri kalan her şeyi bilen sadece onlardı. Doğal olarak, onlar konuşamayınca akıl da susmuş sayılıyordu. Ne o safta ne bu safta kalıp, “kardeş kardeşi neden vuruyor, bize ne oluyor” diye feryat ediyorlardı. Tamam sağcılık çok kötüydü ama, solcular da devleti şiddet kullanması için tahrik ediyorlardı adeta!

Filmin seyirciyi rahatlatmak için konulmuş komedi ağırlıklı sahnelerinden birinde, devletle uzlaşma hastalığına tutulmuş sol siyasi yapılar “faşizm geliyor” diyerek (ki ne gelmez bir faşizmmiş bu da) 1977 genel seçimlerinde Milli Cephe’ye karşı CHP’yi desteklemeye, ona oy toplamaya karar veriyorlardı.

Fakat senaryo çok kuvvetliydi. Daha seyirci doya doya gülüp rahatlayamadan CHP Kürt illerinde sıkıyönetim uygulamasına başlıyor, Maraş, Çorum ve Malatya katliamları filmin şiddet dozunu bir hayli arttırıp seyirciyi dehşete düşürüyordu.

“90’lara mı dönüyoruz?”

Şimdi bir devam filmi çekiliyor. Adı da bu. Faşist iktidar özel harekâtçıları yeniden canlandıracağını açıktan ilan etmiş, Hürriyet gazetesi yeni yetişme katillerin ‘mezuniyetini’ baş sayfadan veriyor. Devletin sırtında yük diye halkın iki gıdım kıdem tazminatına göz koyarken, polise 100 milyon TL’lik zırhlı araç bütçesi ayrılıyor. Bir hafta boyunca indirip kaldırdığı uçaklarla 160 gerillayı katlederken, “devletin gücünün üstünde güç olmadığını gösterdik” diye Mussolini’den çalıntı nutuklar çekiyorlar.

Ama kafaları burjuva ideolojisinin çöplüğüne dönmüş sağlı sollu köşe yazarları, sakin olmaya, iyice düşünmeye, konuşup anlaşmaya çağırıyorlar.

Çünkü 90’lara dönülmemeliymiş…

Lenin’in mumyası dirilip şunların yazdıklarını okusa, “herhalde Türkiye halkları 2000’ler boyunca halk savaşıyla emperyalizmi püskürttü, demokratik hak ve özgürlükleri sağlamlaştırdı, Kürt halkının kaderini tayin hakkını kazandı da, ondan geçmişi böyle korkuyla anıyorlar” diyecek.

Aman yanılmayasın Lenin amca. Sen yokken emperyalizmin ülkedeki hakimiyeti derinleşti, emekçi hakları daha arsızca gasp edilir oldu, kadın cinayetleri tırmandı, F-Tipi işkence bir norm haline geldi, Kürt yurdu hala ilhak altında. Değişen bir şey yok mu diye sorarsan, var elbet: 1990’larda aydınlarımız Madımak’ta cayır cayır yakılırken, artık Dolmabahçe’de açılım kahvaltılarında güleç pozlar veriyorlar! Eskiden onları yakan Hızır Paşa, artık önlerine kahvaltı tabağı koyuyor. 90’lara dönmeyelim, çünkü biraz da şu peynirden tatmak istiyorum.

Ama bugün bir emekçiyi, 90’ları yaşamış bir devrimciyi zaman makinesine bindirip tekrar 90’lara gönderseniz, telaşla “aman yoldaşlar, gözünüzü seveyim daha çetin savaşalım, 2000’lere dönmeyelim” diye silahına davranır.

Bu “90’lara dönmeyelim”cilerin görmediği bir şey var: Bizim için 90’lar sadece ülkenin toplu mezarlığa çevrildiği yıllar değildi. 90’larda yalnızca yargısız infazlar yoktu. 90’lar hesap sormanın, umudu büyütmenin, cezaevlerinde direniş destanlarının on yılıydı aynı zamanda. Bütün dünya solu sosyalizme, ezilen halklara sırtını dönmüş ve çürümeye hazırlanırken, Türkiye’de ve Kürdistan’da başımızı kaldırmanın yıllarıydı. Bugün AKP’nin yağmasından kurtarabildiğimiz hangi hakkımız, hangi değerimiz varsa, bugün Kürt halkı diye bir gerçekten göğsümüzü gere gere bahsediyorsak, hepsini bu yıllarda meydan okuyan ve bedel ödeyenlere borçluyuz.

Kendinize gelin, ne 12 Eylül öncesini, ne de 90’ları öcüleştirmeye, şeytanlaştırmaya hakkınız var. Bu tarz düşünme biçimi sinsi bir yılandır. Coşkuyla ve öfkeyle hatırlanması gereken, özlenmesi gereken direniş zamanlarını karanlık, istenmeyen çağlar olarak gösterip, konformizmi yayan, kurtuluşu sonsuza erteleyen bir psikolojik savaş numarasıdır bu.

Dahası, bilerek ya da bilmeyerek o ‘korkulu’ süreçleri sona erdirenlere duyulan bir şükran gizlidir burada. Bunun en iyi örneği Ümit Kıvanç denilen Birikimcinin şu sözlerinde: “Allah saklasın, devrim yapsaydık biz en az 5 milyon kişi öldürürdük. 12 Eylül kaç kişi öldürdü? Birkaç yüz kişidir yani.” Erdal Eren’in yaşını büyütüp asan Paşasının eline sarılıp, “halkı bizden kurtardığınız için teşekkür ederiz” demediği kalmış.

Öyle ya, ne 12 Eylül öncesi, ne de 1990’lar kendi kendine bitiverdi. Oligarşinin ve bu kalp aydınların korkuları “yatışsın” diye “benzinli battaniyeyle devrimci yakmak” gibi fikirler bulunduğunu, toplu mezarlarla gecekondu mahalleleri arasında beyaz Renaultların taksi-dolmuş yapmaya başladığını hepimiz biliyoruz. İşte her devrin aydınlarının tadına doyamadığı 12 Eylül ve 2000’ler sonrası ‘özgürlüğün’ bedeli de bunlardı. Artık keyfinize bakın.

90’lara dönmek nasıl laf arkadaşlar; halklar 1959’a, 1917’ye dönmek, 90’ları kat kat aşmak zorunda. Diri diri gömseler de, canlı canlı yaksalar, 150.000 kontrgerilla eğitseler de bu işin önünde sonunda varacağı yer belli.

1 milyar insan aç. 1 milyar insanın temiz su kaynaklarına erişimi yok. Milyonlarca insan depresyonda, milyonlarca kadın ve çocuk köle. Ekonomik sistem on yıllardır krizde. Bu düzeni mükemmel, değişmez, ağzınıza layık filan sanmayın. Hele onunla uzlaşılabileceği, konuşulursa anlaşılabileceği zannına hiç kapılmayın derim.

Hüsnü Yıldız’ın Zaferi

* Bu yazı Ağustos 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlandı.
Gözleri oyulmuş, kolsuz cesetler. Başsız, bel kısmı dağılmış, bacakları kopmuş cesetler. Bunlar Türkiye koşullarında “şanslı” sayılabilecek cesetler. Çünkü Kontrgerilla üyelerinin itiraflarına bakılacak olursa, onlarca insan geriye bir kemik parçası bile bırakamadan yok oldu Türkiye’de. Çünkü asit kuyularında eritildiler.
Gerilla kulaklarından, burunlarından kolye yapmak; yanan tutuklu kadınların üzerine benzinli battaniye atmak; cezaevlerindeki direnişçilerin kafasını hızarla kesmek ve bunun karşılığında zarf içinde yüklü paralar almak. Bunların da hepsi Türkiye’de gerçekleşti. Hem de öyle çok uzak bir geçmişte değil, kimisi on, kimisi on beş sene önce.
Bu suçların failleri şimdi çocuklarını seviyor olabilirler, orduya ya da polise danışmanlık yapıyor olabilirler, iyi paralar kazanıyor olabilirler, hatta mezarda bile olabilirler. Ama hapiste değiller, orası kesin. Çünkü devletin hukuku onların hukuku, kontrgerilla adaleti onlara her zaman ihtiyaç duyuyor.
Sonra bir adam çıktı Dersim’den. Uzun kır saçları ve top sakalıyla, o alıştığımız Çayan bıyıklı devrimcileri andırmıyordu pek. Adı Hüsnü Yıldız’dı. Kardeşi Ali Yıldız’ı istiyordu. Ama devlet öldürüp bir toplu mezara gömdüğü Ali Yıldız’ın kemiklerini bile geri vermek istemiyordu ağabeyine. Demek ki Ali Yıldız’dan hala korkuluyordu. Demek ki Ali toprak altında bile savaşmaya devam ediyordu, bir sürü canlı cesede ibret diye.
Hüsnü Yıldız ve avukatlarının yaptıkları bütün başvurular çeşitli yargı paslaşmalarıyla görmezden gelindi. Yıldız’ın isteği kardeşinin gömüldüğü toplu mezarın açılması ve Ali’nin kemiklerinin ailesine iade edilmesiydi. Olmaz dediler. Bunun üzerine Hüsnü Yıldız 10 Haziran 2011 tarihinde açlık grevine başladı. Toplu mezarın açılmasına yönelik taleplerine yanıt alamayınca, 26 Temmuz günü süresiz açlık grevini ölüm orucu eylemine dönüştürdü.
İşte Türkiye böyle bir ülke. İktidardaki partinin demokrat olduğuna bizi inandırmak için basın palyaçolarının atmadığı takla kalmamışken, halk evlatlarının kemiklerinin toplu mezardan çıkarılması gibi basit, temel bir demokratik hak için açlık grevine yatmak zorunda. Bugün Türkiye’de 114 mezarda 1469 cesedin olduğu belirtiliyor. Ülke bir katliam üssü gibi. 1500 kişiyi toplu mezarlara gömenlerin cezalandırılması bir yana, mezarların açılması bile engelleniyor. Açılan mezarlar ise iş makineleriyle, kanıtlar yok edilerek “açılıyor”.
Hüsnü Yıldız’ın avukatları savcılığın harekete geçmemesi halinde 20 Ağustos tarihinde bilim insanları ve gözlemcilerden oluşan bir ekiple birlikte Ali Yıldız’ın gömülü olduğu toplu mezarda kazı faaliyetlerine kendilerinin başlayacağını belirtmişti. Hazırlıklar da buna göre yapılıyordu. Nihayet 10 Ağustos’ta, Hüsnü Yıldız’ın ölüm orucunun 62. gününde savcılıktan haber geldi, 12 Ağustos Cuma günü Çemişgezek toplu mezarı DNA örneklerinin toplanması için kazılacaktı.
Hüsnü Yıldız 1984’ten 2007’ye uzanan ölüm orucu zaferleri geleneğine bir halka daha eklemişti.
Bu zafer devletin 20 yıllık toplu katliam ve toplu mezar geleneğinin teşhirine yönelik önemli bir adımdır. Hüsnü Yıldız’ın yaz sıcağında, Somali’de açlıktan ölen çocuklara yoldaş olarak tuttuğu bu oruç, onun şahsında bize devrimci değerleri, devrimci iradeyi ve inadı gösterdi tekrar. Onun zaferi “kendi çıkarlarından başka bir şey düşünme” diyen burjuva ideolojisine, “bu devirde hiçbir şey için ölmeye değmez” diyen karşı-devrimciliğe yanıt olduğu kadar, “direnmek boşuna, kazanmak imkansız” diyen yılgınlığa da bir yanıt oldu.
Herkes kendini sorgulamalı: Siz 14 sene önce ölmüş kardeşinizin kemikleri için ölümü göze alacak kadar cesur bir ağabey, abla, ana, baba olabilir miydiniz? Kendi içinizdeki düşmanı Hüsnü Yıldız gibi tutup yere çalabilir miydiniz?
Besbelli ki Hüsnü Yıldız artık 62 gün önceki insan değil. “Şimdi ben şerefimle ölmenin doruğundayım” diyordu Kahraman Altun’un bir dizesi. Hüsnü Yıldız da şerefiyle yaşamanın bir örneğini gösteriyor bize, mezar açılacak haberine rağmen, “kardeşimin kemikleri çıkartılana kadar ölüm orucuna devam edeceğim” diyor.
Buradan Hüsnü Yıldız’ın direnişini ve zaferini selamlıyorum: Var olmak için toplu mezarlara ihtiyaç duyan düzeni değiştirmek için nice ve daha büyük zaferlere.

Mücadelemizin Tiyatroları: Giriş

* 2009 yılından başlayarak Tavır dergisine dünyadaki ilerici ve devrimci politik tiyatrolara ilişkin yazılar yazmaya başlamıştım. Bu yazılar daha sonra Mimesis dergisinin internet sayfasında yayımlandı. Arşivimde durması için buraya da alıyorum. İyi okumalar.
Türkiye’de 500 üniversite öğrencisinin şu anda tutuklu olduğu belirtiliyor. Tutuklanan gazetecilerin sayısı 100’ü buldu bulacak. Daha birkaç hafta önce 40 kadar avukat tutuklanarak F-Tipi işkencehanelere konuldu. Bir profesör ve bir yayıncı da tutuklular arasında. Bu tablo faşist iktidarın entelektüellere karşı açık savaş ilanını gösteriyor. Çevik kuvvet polisleri ve helikopterlerle basılan dergi ofisleri, el konulan bilgisayarlar, daha piyasaya çıkmadan toplatılan kitaplar, düzene öyle köklü bir tehdit oluşturmamalarına rağmen kanallarından ve gazetelerinden kovulan haberciler var.
Dünya ölçeğinde baktığımızda Türkiye dünyanın en çok “terör” tutuklusuna sahip ülke. Ve bu gidişle Türkiye’deki F-Tipi zindanlar sadece ülkede değil, tüm dünyadaki eğitim düzeyi ortalamasının en yüksek olduğu yerler haline gelecekler.
Ancak bu tabloda eksik olan birileri var: Sanatçılar. Onlar ne yazık ki seslerini pek çıkarmıyorlar. Ya da belki birkaç basın açıklaması ve birkaç sivri konuşmayla halka yönelik görevlerini yerine getirdiklerini düşünüyor olabilirler. Ama yıllar sonra bu kara geceleri utanarak hatırlama riskleri var.
Oysa hiç küçümsenemeyecek bir direniş mirası yok mudur bizim sanatçılarımızın? Nazım Hikmet’ten, Orhan Kemal’e, Yılmaz Güney’den Ruhi Su’ya ve Sivas’ta yakılanlara dek hepsi ya zindanı ya da ölüme mahkum edilmeyi yaşamadı mı?
Doğru, ülkemizde ve dünyada karanlık bir dönemden geçiyoruz. Bu sıralar sık sık denildiği gibi, Türkiye’de 12 Eylül sonrasında bile bu kadar çok tutuklama, baskı, dinleme, adaletsizlik, yoksulluk yaşanmamıştı. Ama bunlar sessiz kalmak, sinmek için geçerli sebepler midir? Hayır tam aksine, daha yüksek sesle, daha çok konuşmamız, her dilde direnmeyi yazmamız gereken bir çağdayız.
Bugün 20 yaşında insanlar, pırıl pırıl zihinler sizler daha iyi koşullarda, daha özgür bir dünyada sanat yapasınız diye gençliklerinin en güzel senelerini F-Tipi işkencehanelerde geçiriyorlar. Sırada siz varsınız. Sanatınızı direnenlerin hizmetine koşmazsanız, sizin de kapınıza dayanacaklar. Onların sesini kısmayı başarabilirlerse, sizin üzerinize çullanmayacaklarını mı sanıyorsunuz?
Dünyada tutuklu gazetecilerin en çok olduğu ülke bizimkiyse, tutuklu gazeteciler üzerine en çok film bu ülkede çekilmeli. En çok siyasi tutsak bizim ülkemizde varsa, siyasi tutsaklık öykülerine ve şiirlerine boğmalıyız insanların zihinlerini. Birbirlerine anal yoldan tecavüz eden gençlerin değil, okul okul, mahalle mahalle örgütlenmeye uğraşırken sırtından vurulan gençlerin öykülerini sahnelemeliyiz.
2009 yılında dünyadaki devrimci tiyatro deneyimlerini araştırmaya başladığımda aklımda bu düşünceler vardı. Acaba ülkelerin darboğazdan geçtiği, halkların faşizmle terbiye edilmeye direndiği dönemlerde halkın sanatçıları, tiyatrocuları nasıl bir tavır almıştı? Tiyatro tarihine ismini bırakmış pek çok usta sanatçı ve tiyatro teorisyeninden öğrenecek nelerimiz vardı? Onların mücadeleci yanlarını kendimize örnek alıp, olumsuz yanlarından dersler çıkararak onları aşabilir miydik?
Bu fikirle başlayan araştırmalarımı yazılar haline getirmeye de aynı yıl karar verdim. Uluslararası politik tiyatrolar konusunda bugüne kadar Tavır dergisinde 5 yazım yayımlandı ve bu yazılarda Sovyetler Birliği’nden, Almanya’dan, İrlanda’dan, Güney Amerika ve Güneydoğu Asya’dan ilerici politik tiyatro deneyimlerini aktarmaya çalıştım. Böylesi yazıların Tavır gibi bir kültür sanat dergisinde yayımlanması da benim için ayrı bir gurur kaynağı oldu.
Yazılarımda çok özgün tespitler, ilk kez açığa çıkarılmış tarihsel gerçekler veya metinler yoktu, ancak dünyadaki politik tiyatro birikimine ilişkin Türkçede o kadar az kaynak vardı ki, çeşitli İngilizce kaynaklardan okuyup damıtarak oluşturduğum bu metinler pek çok meselenin dilimizde ilk kez gündeme getirilmesini sağladı. Herhalde bu alandaki bir boşluğu doldurduğundan olsa gerek, hem Tavır dergisinin okurlarından olumlu eleştiriler aldım, hem de bu metinleri 2011 Karaburun Bilim Kongresi’ndeki bir oturumda sunduğumda insanlar ilgiyle dinlediler.
İngilizcedeki pek çok kaynak ve Türkçedeki kaynakların neredeyse tamamı, uluslararası politik tiyatro birikimini yalnızca sanatçılar, onların eserleri ve teorileri ekseninde ele alıyordu. Bu sanatçıları ve eserlerini politikleştiren toplumsal ortam, sanatçıların ideolojik ve fiziksel dayanağını oluşturan halk hareketleri ve örgütlenmeleri, çatışmalar ve devrimler bu sanat anlatımlarından adeta silinmişti. Bize devrimsiz bir devrimci tiyatro, politikasız bir politik tiyatro anlatılıp duruyordu. Bu hatayı tekrarlamamak için hem ele aldığım ülkedeki halk hareketlerinin tarihsel gelişimini, hem de o ülkedeki sanat alanının dönüşümünü araştırdım.
Pek çok kaynağı tarayarak yaptığım araştırmalar sonunda halk hareketleriyle politik tiyatro arasında aslında çok güçlü bir bağ olduğunu fark ettim. Biçim ve içerik anlamında cesur bir tiyatro faaliyetine ev sahipliğini yaptığını okuduğum bütün ülkelerde, yüzeydeki parlak sanatsal girişimlerin ardında halkın kolektif emeği, halk örgütlenmelerinin ödediği büyük bedeller vardı. Devrimci ilerici sanatçılar böylesi halk hareketlerinin etkisi altında değişip dönüşüyor, sanatları ancak halkın omuzlarında kıymetleniyordu. Sanatta kayda değer yenilikler yaratanlar, geleceğe miras bırakabilen sanatçılar hep zor zamanlarda konuşan, halkını sahiplenen ve faşizme boyun eğmeyenlerin arasından çıkıyordu.
Birkaç istisna dışında, Türkiye’de sanatçıların halk hareketleriyle ilişkisi ne yazık ki çok zayıf. Bugünkü suskunluğun altında bu örgütsüzlük hali, bu halktan yalıtılmışlık yatıyor. İşin sanatsal ve teatral boyutu bir yana, bu yazı dizisinden çıkarılacak en önemli ders bence bu.
Yazıların sıralaması şöyle olacak: 1- Sovyetler Birliği, 2- II. Paylaşım Savaşı Öncesinde Almanya, 3. Güney Amerika ve Ezilenlerin Tiyatrosu, 4. Filipinler ve Kurtuluş Tiyatrosu.
Yazıları internet ortamında daha okunur kılmak için bazı değişiklikler yaptım. Metinler yayımlandıktan sonra okuduğum yeni kaynaklardan edindiğim bilgiler doğrultusunda kimi eklemeler ve çıkarmalar yapma gereği duydum. Umuyorum ki yazdıklarım her gün ağır ağır karılan direniş harcına mütevazı bir katkı olacak.