Vicdanlılar

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Çizim: George Grosz. 1928 yılında Aslan Asker Şvayk oyunu için yaptığı çizimlerden.

Ne zaman işbirlikçilerin silahlı güçleriyle halkın güçleri kayıpların yaşandığı bir çatışmaya girseler, entelektüellerden “Şimdi barış zamanı, kardeş kardeşi vurmasın” nidaları duyulmaya başlar.

Brecht’in “Güzeldir sınıf kavgasında saf tutmak, ezeni ezmek ezileni özgürleştirmek” sözü değil de, emperyalist savaşlar için söylediği “Savaş istiyoruz: İlk önce vuruldu bunu yazan!” sözü hatırlanır birden. Bambaşka bir toplumsal ve siyasal durum olduğuna (bu nedenle de bambaşka bir strateji benimsenmesi gerektiğine) bakılmadan, emperyalist savaşlardan örnekler sıralanır.

Sınıfsal bakışı ve kendi kaderini tayin hakkı ilkesini çoktan terketmiş olan bu entelektüeller, yetmezmiş gibi adeta vicdanlı olmayı tekellerine alıp, insaniyet namının patentine de el koyarlar. “Ezenlere karşı verilen savaş sınıflı toplumun gerçeğidir” diyerek barış sloganlarına karşı çıkarsanız, vicdansızlıkla, savaş çığırtkanlığıyla suçlanırsınız.

“Kimse kimseyi öldürmesin artık” diyorlar. Hayır, bu dünyayı anlamaktan uzak bir bakıştır. Halk kurtuluş savaşları kimselerle kimseler arasında geçmiyor. Halklar kana susadıkları ya da vicdansız oldukları için de savaşıyor değiller.

Günümüzün dünyasında emperyalistler ve işbirlikçileri halklara karşı açık bir savaşın içindedirler. Dünyada her yıl açlıktan ölen 10 milyon çocuk vardır. 10 milyon! Açlıktan ölen çocuklar ellerine silah alacak durumda değildiler. İş cinayetlerinde, maden göçüğünde, ciğerinde kumla ölmeye mahkum olanlar tek bir kurşun atmamışlar, “savaş istiyoruz” diye yazmamışlardı. Sırtından 13 kurşunla vurulan Kürdün, gün ortasında boylu boyunca kaldırıma düşürülen Ermeni’nin de silahı yoktu. Ama faşizm gözlerinin yaşına bakmadı.

Bütün bu insanlar yaşayanların omuzlarına kendi hesaplarıyla birlikte, geçmişin bütün sorulmamış hesaplarını da yükleyerek toprağın altına girdiler. Biz ölülerimizi gözden ırak olsunlar da bir an evvel unutalım diye toprağın altına gömmedik. Eğer o şiş karınlı, dermansız bacaklı çocukların acısı bizim vicdanlarımızı intikam hissiyle doldurmuyorsa, bunun tek bir açıklaması olabilir: Her sınıfın kendi vicdanı vardır.

Vicdan vardır unutur, körelir ve siner.

Vicdan vardır, and içer, bilenir ve saplanır.

Kör vicdanların barış dileği samimiyetsiz ve bencildir. Bir an duydukları rahatsızlıktan, korkudan, pişmanlıktan kaçmak için sığındıkları mağaradır. Çünkü her ölüm onlardan hesap sorar, her ölüm onların sırtına yeni sorumluluklar yükler. Konforlarını bırakmak istemez, kaçarlar. Çünkü açlıktan ölen çocukların aksine “geçinip gitmekte”dirler.

Evet devrimciler de barış istiyor. Hiçbir yoldaşlarını, dostlarını, sevdalılarını kahpe ölümle tanıştırmak için de yanıp tutuşuyor değiller. Ama ellerinde her gün kabaran bir hesap defteri var ve tarihin diyalektiği kıyamet gününü çağırıyor. Önce geçmişin hesabını sormak, sonra da “kimsenin kimseyi öldürmediği” bir geleceği kurmak için savaşmak gerekiyor.

Varılacak yere kan içinde varılacaktır. Biz çeşitli nedenlerle bu yolda yürümek istemeyebiliriz. Ama sorun kendi yürüdüğümüz yolu tek doğru yol sandığımızda başlar. Bu derdin çaresi birdir: Ya öfkemizi harlayacağız, vicdanımızı bileyeceğiz, bilincimizi her gün yenileyeceğiz; ya da vicdan sanıp yüreğimize yerleştirdiğimiz şey bize gizli gizli düşmanın dilinden sözler fısıldamaya devam edecek.

Faşizmin Sürekliliği Bir Seçim Değil Devrim Sorunudur

Türkiye’deki pek çok sol eğilimli insan, içten içe de olsa 12 Haziran seçimlerinin sonuçlarını AKP’nin oy kaybedeceği ve CHP’nin oyunu arttıracağı umuduyla izledi. Bu beklenti gizliden gizliye de olsa AKP’nin tekrar seçilirse işlerin daha da kötüye gideceği, ama CHP karşısında biraz oy kaybederse halka karşı daha az pervasız davranacağı beklentisine yaslanıyordu. Ve AKP’nin %50 oy alması bu beklentiyi büyük bir moral bozukluğuna dönüştürdü.

Bu bakış, hem Türkiye’deki faşizmin sürekliliğini ve bunun asıl nedenlerini anlamıyor, hem de devrimi ve mücadeleyi bir kenara atıp demokrasiyi halk dışı, halka düşman düzen partilerinin iç çelişkilerinde arıyor.

Türkiye’de faşizm ve halk arasındaki çelişki, düzen partilerinin ismine göre değil, halkın örgütlülük ve bilinç düzeyine göre şekillenir. Kimse unutmasın:

  • Malatya, Maraş ve Çorum Katliamları, 1977 seçimlerinde “yükselen faşizme barikat olsun” diye sol partiler tarafından desteklenen CHP’nin döneminde gerçekleşti.
  • 1993’teki Sivas Katliamı’nda Başbakan Yardımcısı olan ve umutlar beslenen Erdal İnönü katliam sırasında “güvenlik güçlerimizin özverisiyle vatandaşlarımızın daha fazla zarar görmesi engellenmiştir” diye açıklamalar yapıyordu.

Bu faşizmin tarihi olduğu kadar, düzen solunun tarihidir de. Ve bütün bu süreçlerde halkın hak ve özgürlükleri için belirleyici olan şey, onun örgütlülüğü, mücadele azmi ve devrimcilere sahip çıkıp çıkmadığıdır.

Türkiye’de demokrasi bir devrim sorunu. Bunca zulüm, hayasız saldırı, tecrit ve beyin yıkama bundan önce yapılan 15 genel seçimde olduğu gibi, bu 16. genel seçimde de sandığın içinden demokrasinin değil, faşizmin çıkmasını garanti altına almak için uygulanıyor.

Emekçiye verilecek her bir kuruşun hesabını yapan düzen, seçimlere 1.1 milyar Türk Lirasını ülkeyi ezilenler için daha demokratik, daha yaşanabilir kılmak için değil; kendini korumak ve halkın gözünde meşrulaşarak, zulmü ve sömürüyü kat kat arttırabilmek için harcıyor. Bunu görmeyenler, demokratikleşme yalanlarıyla, barış umutlarıyla başı dönenler elbette özgürlüğü, demokrasiyi ve hatta sosyalizmi sandığın içinde aramaya başlayacak.

Bir kere şunu söyleyelim. Durum sandığınızdan daha vahim: Düzen partilerine %50 değil, %94 oy çıktı. Ve bu manzara Türkiye seçimler tarihinin değişmez manzarası. TİP’in parlamentoya girdiği 1965 yılındaki seçimlerde bile, aldığı oy %3’tü. Devrimci hareketlerin toparlandığı 1977 seçimlerinde düzen partileri oyların %91’ini almıştı. Türkiye’deki mücadelenin ve faşizmin yükselişte olduğu 1995 yılında düzen partilerinin aldığı oy %96’ydı.

Bu manzaraya bakıp da, seçim sandıklarının halkın iradesinin bir yansıması olduğunu iddia etmek, burjuva parlamentosunun tarihini, kendi ülkesinin tarihini bilmemektir. Buradan en fazla, devrimci alternatifi daha güçlü bir şekilde vurgulamak için çaba sarf etmek ve halka daha çok gitmek gerektiği çıkartılabilir.

Bugüne kadar çeşitli istismar ve manipülasyon yöntemleriyle kurulan 60 hükümetin sömürüyü derinleştirmek ve baskıyı çoğaltmak dışında; devrimcileri halktan tecrit etmek ve kurşunlamak dışında bir işlevi olmadı. Sınıfsal ilişkilerde değişen bir şey olmadığına göre, böyle olmaya da devam edecek ve AKP de gelse, CHP de gelse düzen kendisini güvence altına almak için gerekeni yapacak.

Yıkıp yeniden yapmayı göze alanların, bunun bir bedeli olduğunu bilenlerin ve usanmadan halkla birlikte var olanların önümüzdeki günlerde iktidarın artacak baskısından korkması için bir sebebi yok. Bu baskının adı faşizm, buna karşı direnmenin adı mücadeledir. Ve mücadele edenler bilirler ki, faşizmin artan saldırıları mücadelenin başarısının, çelişkilerin keskinleşmesinin bir göstergesidir ve buna hazırlıklıdırlar.

Korkması gerekenler yıllardır “demokrasi geliyor”, “açılım oluyor”, “burjuva demokratik devrim oldu olacak” diye gevşeyenler ve mücadeleyi tasfiye etmeye çalışanlar. Şimdi ortada kaldılar.

12 Haziran seçimlerinden önce umutlu olmak ne kadar anlamsızsa, seçim sonuçlarına bakarak umutsuzluğa kapılmak da o kadar anlamsız. Halkın CHP’ye değil de AKP’ye oy verdiği için daha akılsız, daha cahil olduğunu düşünenler, öncelikle kendi duruşlarını, ülkeye dair bilgilerini gözden geçirmeli.

Devrim aklını ve gücünü bu halktan alacak. Halk şimdi bu durumda olduğu içindir ki, devrimcilere, ilerici aydınlara ve sanatçılara ihtiyaç vardır. Kendisine solcu diyenler, aydınlar ve sanatçılar yıllardır halkın acılarından, düşünce ve duygu dünyasından, onu örgütlemek için ipi boynunda dolaşan devrimcilerden uzaklaştığı için şimdi halk bu durumda.

12 Haziran seçimlerinden sizin payınıza yılgınlık değil, yeni yeni sorumluluklar düşüyor şimdi.

Halkını Satanların Korkusu

* Bu yazı Haziran 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlanmıştır.

31 Mayıs günü Hopa’da halk düşmanlığının Türk, Kürt, Laz demeden saldırdığına tanık olduk. Polis copu olmuştu, gaz bombası olmuştu, panzerden sıkılan su olmuştu halk düşmanlığı. Bu saldırıda bir emekli öğretmen faşizme başkaldırmasının bedelini ödedi. Kimyasal silahlarla öldürüldü. Ertesi gün Hopa’da 12 Mart sonrasını andıran bir “Balyoz Darbesi” yapılarak evler, yasal dernekler, kahvehaneler basıldı, onlarca insan gözaltına alındı. Başbakan “eşkıya Hopa’ya inmiş” diye açıklama yapıyordu.

Aynı gün Ankara Kızılay’da Hopa’daki olayları protesto eden 96 kişi işkenceyle, darpla gözaltına alındı. Bu kişilerin arasında birlikte düşündüğümüz, tartıştığımız ve birlikte ürettiğimiz sevgili dostlarımız da vardı. Gözaltına alınanlara yönelik işkenceler polis otobüsünde, emniyet müdürlüğünde de devam etti. Polisin öldüresiye dövdüğü bir Halkevi üyesi kadın ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve kalçasına platin takıldı.

27 Mayıs Cuma günü, polis Yükseköğretim Kongresi’ni protesto eden öğrencileri demir sopalarla dövdü. Toplam 12 öğrencinin gözaltına alındığı olayda, kimi öğrencilerin suratları kan içinde kaldı, kimisi boynuna gelen bir gaz bombasıyla hastanelik oldu.

Birkaç hafta önce Okmeydanı’nda 3 bina ve sayısız ev baskına uğradı. İçinde Grup Yorum üyelerinin de bulunduğu 40’ı aşkın insan işkencelerle gözaltına alındılar, kadın devrimcilerin iç çamaşırları camlardan atıldı, polis evlerdeki akvaryumlara işedi, henüz 15 yaşındaki Dev-Gençli bir devrimci kız polis merkezinde öldüresiye tekmelenerek böbrekleri işlemez hale getirildi, onursuz arama dayatılarak tacizler eşliğinde zorla üzerindekiler çıkartılmaya çalışıldı. Mahkeme İstanbul Polisine 10 Mayıs’tan başlayarak 72 saat geçerliliği olan bir arama emri çıkartmıştı. Yani polis 4 gün boyunca istediği evi, işyerini, derneği keyfince basabilecekti.

Kürt illerinde Yüksek Seçim Kurulu’nun bağımsız adayları veto etmesinin ardından sokaklara dökülen kitleye saldıran polis bir iki ay içerisinde 2000’i aşkın kişiyi gözaltına aldı. Sokak çatışmaları sırasında içlerinde küçük çocukların da bulunduğu onlarca eylemci yaralandı. Devlet seçimler öncesi bu illere 3 tane çevik kuvvet üssü kuracağını açıkladı ve bakan “attığını vuran, av değil avcı olan” özel eğitimli 10 bin paralı askerin bölgeye sevk edildiğini açıkladı.

Dileyenler bu manzaraya tutuklanan gazetecileri, F-tiplerine diri diri gömülmeye çalışılan devrimcileri, parasız eğitim istediği için 15 aydır tutuklu olanları, yolda yürürken “aranman var”, “poşinden tanıdık” denilerek aylardır birkaç kare metrekare gökyüzünden başka bir şey görmesi yasaklanan üniversitelileri de ekleyebilirler.

Sürekli Faşizmin Korkusu da Süreklidir

Bu saldırılar yalnızca devrimcilere, yalnızca Kürtlere, yalnızca demokratik tepkisini gösterenlere değil bütün Türkiye halklarınadır. Üstelik pek çok küçük-burjuva aydının “AKP burjuva demokratik açılım yaptı, sonra korktu, şimdi faşizanlaştı” demesine karşın on yıllardır kesintisiz olarak süren saldırılardır.

Yıllardır sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada egemen sınıflar büyük bir endişe içinde, kanun üstüne kanun çıkararak, baskı ve yalan teknolojilerinde habis gelişmeler yaratarak halkları kontrol altına almaya çalışıyor. Korkuları derindir, haklılardır da. 1 milyardan fazla insanın aç yaşadığı, her yıl beslenme yetersizliklerinden 500.000 küçük çocuğun kör kaldığı bir dünya düzeninde, tepedeki %1’lik azınlığın korkusu binlerce yıllık insanlık tarihinde pek az egemen sınıfa nasip olmuş bir korkudur.

Türkiye’nin egemen sınıflarının da korkmaktan ve baskıları yoğunlaştırmaktan başka çaresi yoktur. OECD ülkeleri arasındaki en yüksek bebek ölüm oranına sahip ülke olan Türkiye’deki dört çocuktan biri açlık sınırındadır. Bu durum ailelerin ne kadar kötü koşullarda olduğunu bize gösteriyor. Açlık sınırının 800 tl olarak belirlendiği bir ülkede 600 tl’den biraz fazla bir asgari ücretle hayatta kalmaya çalışan milyonlara verilen mesaj, insanlık dışı koşullarda, karınlarını bile doyuramadan yaşamaya mahkûm olduklarıdır. Eğer bu mahkûmiyeti kabul etmezlerse, dayak, işkence, gözaltı, F-tipleri onları beklemektedir.

Nitekim AKP bu alanda da bir rekor kırarak, Türkiye cezaevlerindeki insan sayısını 119.000’e çıkartmış, gaz bombası depoları biten polise örtülü ödenekten halkı gaza boğma parası ayırmıştır. Bugün baskıdan sorumlu Emniyet Teşkilatı’na ayrılan bütçe, ülkenin savunma bütçesi içerisinde birinci sıradadır.

Türkiye’de ve bütün dünyada iktidarlar yıllardır kendilerini bir iç savaşa göre programlıyor. Bütçeler ayrılıyor, programlar yapılıyor ve buna uygun kurumlar yaratılıyor. Görüleceği üzere burjuvazinin silahlanmak konusunda, sınıf savaşını sürdürmek konusunda en ufak bir tereddüdü yok. Bugünün Türkiye manzarası, sürekli bir sömürü ve sürekli bir faşizmdir.

Başbakan’ın yüz binlerce dolar harcadığı kişisel koruma sistemi, bütün büyük şehirlere yayılan binlerce kamera, sürekli beslenen polis ordusu ve dur durak bilmeksizin söylenen yalanlar da sürekli korkuyu gösteriyor. Soyut, belirsiz bir şeyden duyulan korku değildir bu, bir halk devrimi korkusudur.

“Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim” demişti Ulrike Meinhoff. Faşizmin saldırıları bizi üzmemeli, umutsuzluğa sevk etmemeli. Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin olduğu bir toplumda, devrimciler bu çelişkilerin giderek daha net biçimlere bürünmesi için mücadele verirler. Bırakalım çok sevdikleri istikrar ve sömürücü barışları onların olsun. Bırakalım daha çok korksunlar. Güçler her ne kadar dengesiz olsa da, hâkim sınıflarla ezilen ve sömürülen sınıfların karşılaşmalarının daha çetin geçmesi bir şeylerin yolunda gittiğinin, Türkiye’deki mücadelenin bunca yalana ve baskıya rağmen düzen içinde kolay kolay massedilemediğinin kanıtıdır.

Kalemi olan kalemini, sazı olan sazını, yumruğu olan yumruğunu, yüreğini alsın da gelsin herkes. Şüphem yok, Türkiye halkları yaralılarının yarasını sarıp, şehitlerini marşlarla toprağa verip, güneşe doğru yürüyüşüne devam edecek.

Uzlaşmak Benzemektir

“ABD Başkanı Obama önceki gün Başbakan Erdoğan’ı arayarak Suriye’de sivillerin katledilmesinden duyduğu rahatsızlığı iletti,” diyor Radikal gazetesinin haberi.

Aynı görüşmeye ilişkin Milliyet haberi de şöyle devam ediyor: “İki lider Suriye hükümetinin halkına uyguladığı şiddetin “kabul edilemez” olduğuna vurgu yaptı. Suriye’deki bu gelişmelerden derin endişe duyduklarını ifade eden Obama ve Erdoğan, Suriye’nin şiddeti derhal durdurması konusunda da anlaştı.”

Bu görüşmeler gerçekleşirken Türkiye oligarşisinin üniformalıları Kürt illerinde 2 kişiyi devlet kurşunlarıyla vurarak öldürmüş, 900 kişiyi gözaltına almış, 100 kişi tutuklanmıştır. Üniformalılar vurdukları bir çocuğun dişlerini dökünceye kadar tekmelemişlerdir.

Suriye halkına uygulanan şiddet kabul edilemezmiş…

Bunu söyleyenlerden biri, Irak’ta 500 bin çocuğu açlıktan öldürmüş, 1 milyon kişinin yaşam hakkını ve halkın kendi kaderini tayin hakkını gasp etmiş, on binlerce insanı toplama kamplarında işkenceden geçirmiş bir ülkenin sömürücü başkanıdır. Yetişkin bir insanın 5 litre kanı olduğunu varsayarsak, ABD yalnızca Irak’ta 5 milyon litre kanla sulamıştır toprağı. Hala da pıhtılaşmış değildir halkın yarasından akan kan.

Bir de öteki tarafa bakalım: AKP hükümeti iktidara geldiğinden bu yana Türkiye hapishanelerindeki insan sayısı rekor sayılara ulaşmış, halka yönelik şiddetin yasalaştırılması demek olan Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nuyla sokaklardaki polis terörü tırmanmıştır. Güya “halka yönelik şiddet kabul edilemez” diyen bu başbakanın hükümeti, “ben yargısız infaza katıldım” diyen katilleri, evlerine insan gömen işkenceci Hizbullahçıları salıvermiş bir hükümettir. Bu şiddetin bir kısmının dökümü şuradan takip edilebilir.

Onlar halka yönelik şiddetin uzmanıdırlar. Ahını almadıkları insan çok azdır dünya üzerinde. Fakat düzeni öyle kurmuşlar ki, tutar kendilerine Nobel Barış Ödülü kazandırırlar. Tepetaklak durur onların dünyasında her şey.

Bunda şaşıracak bir şey yok. Dünyanın ve Türkiye’nin mevcut düzeni budur…

Vuracak, yakacak ve işgal edecekler. Sonra da dönüp insan hakları, demokratikleşme deyip, yavru kediye dönüşecekler. Kendilerinin son teknoloji silahları, parasal kaynakları olacak. En görkemli toplantıları yapıp, en geniş örgütlenmeleri kuracaklar. Ama halkların tüfekler toplar bir kenara, taş atması bile kabul edilemez olacak. Meşru örgütlenmeleri şafak operasyonlarıyla basılacak.

Kendileri üç gençten birini işsiz, güvencesiz bırakıp paçavra gibi bir kenara atabilecek. Ama işçi grev hakkı istediğinde, öğrenciler parasız eğitim istediklerinde, onların haklarında on yıllara varan davalar açılacak, f-tiplerine atılacaklar. Başbakan da bağıracak: “Grev diyen deli gömleği giysin.”

Bugün Türkiye’de halka yapılan zulmü değil de, Suriye’de yapılanları konuşuyorlarsa bunun bir nedeni vardır. ABD’nin Suriye ile olan hesabı başka olduğu için kan kokusunu çok iyi alıverir olmuştur Amerikan Emperyalizminin ve işbirlikçilerinin burnu.

Emperyalistlerin ahlak anlayışları, insanlığa bakışları iş anlayışlarından ayrılmaz. Ne zaman barıştan, ne zaman şiddet karşıtlığından ve insan haklarından bahsetseler, bilin ki ya daha fazla kâr elde etme fırsatını yakalamışlardır; ya da bir yerdeki kârları tehlikeye girmiş, düzenlerinin istikrarı sarsılayazmıştır. Başka bir yerde, başka bir zaman onbinlerce insanı öldürmek, binlercesini kaybetmek daha karlı olabilir; o zaman da böyle yaparlar.

Kendi yaşantımızda böyle kişilik özelliklerine sahip insanları arkadaşımız olarak bile görmeyi istemeyiz. Basbayağı bir karakter aşınmasının, kişilik sorunlarının belirtisidir bu tavırlar. Ama kapitalist dünya, böylelerini devletlerin, orduların, toplumların başına getiriyor. En geniş olanakları, zenginlikleri ayaklarının altına seriyor.

Bizlerin bu dünya görüşüyle uyuşmamıza, onunla barış içinde yaşamamıza imkân yoktur. Ya o, ya biz kazanacağız. Dikkat edin, bu anlayışla barışma fikrinin, onların kurduğu bu dünya düzeni içinde kazasız belasız ‘geçinip gitme’ fikrinin arkasında yavaş yavaş onlara benzediğiniz, bencilleşmeye başladığınız gerçeği yatıyor olabilir.

Uzlaşırken pazarlığınızı ne kadar sıkı yaparsanız yapın. Ezenle uzlaşma fikrinin kendisi, pazarlığın daha masaya oturmadan kaybedildiğinin kanıtıdır.

Mısır ve Tunus İsyanları ve Halkların Birliği Sempozyumu

* Bu yazı Şubat 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlanmıştır.
25-26 ve 27 Şubat tarihlerinde İstanbul’da üç gün süren bir sempozyum yapıldı: Emperyalist Saldırganlığa Karşı Halkların Birliği Sempozyumu. 2009 yılında şehit düşen devrimci Eyüp Baş’a adanmıştı bu sempozyum. Bu organizasyona katılan pek çok Arap devrimci onu kişisel olarak tanıyordu ve saygıyla selamladılar kendisini. Buradan biz de onun anısını selamlayalım.
Arap ülkeleri başta olmak üzere, Venezüella, Honduras, Fransa, Hindistan, Filipinler ve Bangladeş gibi ülkelerden yirmiyi aşkın katılımcının üzerinde en çok tartıştığı konu elbette Mısır ve Tunus’taki halk isyanlarının niteliği oldu. Hatta Sırrı Süreyya Önder’in moderatörlüğünü yaptığı ikinci günkü oturumlardan birinde söz alan Tunuslu avukat (14 Ocak Hareketinin temsilcisi olarak katılmıştı), sempozyumu düzenleyen Halk Cephesi’ne, biraz da şiddetli bir biçimde çıkışınca ortam gerildi. Kendisine göre Tunus’ta olan şey kesinlikle bir devrimdi ve sempozyum salonundan bu devrime tam bir destek almadan çıkmayacaktı. Tunuslu Selma Benkhalifa’ya bakılırsa Tunus ve Mısır’da olanlara devrim denilmeden bu hareketlerle dayanışmak mümkün değildi.
Okur bu duyarlılığın yalnızca Tunuslu ve Mısırlı sosyalistlerde değil, bütün Arap sosyalistlerinde görüldüğünü tahmin edebilir. Zira Iraklı ve Lübnanlı sol örgüt temsilcilerinden bazıları, 1905 devrimini örnek göstererek bu isyanlara devrim adını verirken, bazıları da “Mısır ve Tunus’taki yoldaşlarımızın, durumu hepimizden iyi bildiği kesindir” diyerek, mantıkta “argumentum ad ignorum” (ben bilmiyorum, öyleyse denilen doğrudur) diye anılan safsatayla bunun bir devrim olduğunu “kanıtladı”.
Oturum aralarında yapılan sohbetlerde Filipinler ve Hindistan’dan gelen temsilcilerin (ki ikisi de kendi ülkelerinde silahlı mücadele veren örgütlerle ilişkili yasal kurumların temsilcileriydiler) meseleye daha farklı yaklaştıklarını da gözlemledim. Filipinler Komünist Partisi’nin cephe örgütü olarak bilinen Filipinler Ulusal Demokratik Cephesi temsilcisi, 1905 Rus Devrimi örneğinin verilmesini hatalı bulduğunu dile getirdi. “1905 yılında devrilen sadece Çar değil, Çarlık rejimiydi. İktidarı alan ise burjuvaziydi” diye özetleyebileceğim şekilde ifade etti düşüncesini.
Esasında Filipinli konuğun partisinin bu konuda tarihsel deneyimi vardır. 1986 yılında Filipinler’de de Mısır’dakine çok benzer bir olay gerçekleşti ve diktatör Marcos’un halk isyanıyla devrilmesinin ardından başka bir katil, Aquino’no seçimle geldi. Elbette zaman kaybetmeden halkın örgütlenmelerine yönelik şiddetli bir saldırıya başladı Filipinler oligarşisi. Merak edenler (ve İngilizce bilenler) için süreci özetleyen bir yazı MrZine’de yayımlandı. Türkçe’de sınırlı bir değerlendirmeyi ise geçen sene Tavır dergisine yazmıştım.
Sempozyumdaki genel düşünce atmosferine geri dönecek olursak diyebilirim ki, bütün Arap dünyasının solcuları heyecan içinde. Mısır ve Tunus’taki ayaklanmaları “devrim” olarak nitelendirmeyenler de dahil olmak üzere, herkeste yeni bir çağın eşiğinde olunduğu duygusu var. Halkın işbirlikçi iktidarlara ve emperyalizme aşağıdan yaptığı baskının, örneğin Filistin Davası’na önemli bir soluklanma alanı açacağı Filistinli mücadeleciler tarafından sık sık dillendiriliyor.
Ancak Arap solunun Mısır ve Tunus’a yönelik yaklaşımı önemli bir yanlışı ve faydacılığı barındırıyor diye düşünüyorum. Bu yanlış tavrı benimsemelerinin altında, uzun yıllardır bir halk hareketine hasret kalmış olmaları, ayaklanmanın diktatörleri kaçmaya zorlamak gibi başarılar elde etmesi yatıyor olabilir pekala. Ancak daha keskin bir ideolojik sapmanın, en azından benim tanıştığım Arap devrimciler arasında yaygın olduğunu ve bu aceleci “devrim” tahlillerinin arkasında bu sapmanın yattığını söyleyebilirim. Bir sohbetimizde Lübnan Komünist Partisi temsilcisine “Mısır ordusu halkın ordusudur, çünkü devrim sırasında halka ateş açmamıştır” dedirtecek kadar derin sapmalardan bahsediyorum burada. [Hatırlatma olarak ekleyeyim, Mısır’daki ordunun niteliğini üstünkörü de olsa ilk yazılarımda ele almıştım: Mısır’da İsyan Emperyalizmin Güdümüne Giriyor ve Mübarek’ten Sonra]
Pek çoğu Sovyetler Birliği Komünist Partisi etkisi altında şekillenmiş olan bu hareketlerin, SSCB’nin dağılmasının ardından tökezledikleri, zamanla yılgınlaştıkları sır değil. Ortadoğu’da halk hareketlerinin sol-sosyalist söylemden, İslamcılığa yönelmesi bir sonuçtur. Lübnan’da Hizbullah’ın, Filistin’de Hamas’ın direniş bayrağını eline almasında emperyalizmin elbette rolü var. Ancak bu yan rol, ne zaman başrole geçti diye sorarsanız bakılacak yer belli: Ortadoğu solunun uzlaşmacı, yasalcı ve silahsız “direniş” biçimlerine çekilmesi meselenin asıl kökenidir; İslamcı hareketlere alan açan da, Mısır ve Tunus’taki olaylar karşısında yanlış tespitler yaptıran da bu savrulmadır.
Aslında emperyalizm karşısında silahlı mücadele yürütmenin imkansız olduğunu, emperyalizmin çok güçlü ve karşı konulamaz olduğunu savunup silah bırakan, yasallaşan, “yataylaşan” anti-Leninist dünya görüşüne yabancı değiliz. Fakat Ortadoğu isyanlarının ardından bu görüşün kardeşi girdi devreye: “Anti-emperyalist halk devrimi partisiz, silahsız, birkaç yüz şehitle de mümkün olabilir.” “Emperyalizm yenilmezdir”den, “emperyalizmi yenmek çok kolaydır”a uzanan yol sanıldığı kadar kısa değilmiş meğer.
Belki de Arap yoldaşlara güvence vermek gerekiyor. Ayaklanmalarında yalnız kalmayacaklarını göstermek gerekiyor. 2011 kışında başlayıp baharı getiren isyanlara “emperyalizmin bir oyunu” yahut “CIA tarafından tezgahlandı” diyerek direnenleri yalnızlığa itmekten kaçınmalı. Çünkü gerçekten hassaslar ve desteğe muhtaçlar. Bu isyanların sınıf mücadelesinin alanı olduğunu unutmamak gerek. İsrail karşısında Filistin’e ve diğer ülke halklarına alan açabilirler. O nedenle içlerindeki bütün ilerici yönler desteklenmeli, bütün gerici-uzlaşmacı taleplerine ise karşı çıkılmalı.
Ancak bu isyanlar henüz devrimci bir değişimi ne sosyoekonomik ne de siyasi alanda gerçekleştirebildiler. İşbirlikçi sınıfların iktidarı yara aldı ama yıkılmadı. Bunu tespit etmek bu hareketleri küçümsemek değil, önlerindeki tehlikeye işaret etmek içindir. Eğer Tahrir meydanında Mısır ordusunun kurmayları eşliğinde gezintiye çıkan ABD’li katil senatörler, Libya’ya saldırmak için fırsat kollayan emperyalist kuruluşlar, bölgeye demokrasi geleceği müjdesi verenler kadar sınıf bilinçli olmaz isek, tarih tekrar eder.

Mısır Halkının Öğrettikleri

* Bu yazı Şubat 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlanmıştır.

Mısır’daki isyan sadece Mübarek’i yıkmadı. Ateşe verdiği çöp konteynırlarının içinde halk sadece Mübarek’in mirasını değil kafalardaki kalıpları, yanlış varsayımları da yakmaya yeltendi.
Mısır halkı isyan sırasında verdiği 300 şehidiyle halka inançsızlık teorisi yapanları yanıtladı, emperyalizmin demokratikleştirdiği lafları bir kez daha yalanlandı. Bedelsiz devrimlerin peşinden koşanların sözleri şehit cenazelerinde atılan sloganlarla boğuldu. Devrim bir kenara, bir hükümet değişikliği için bile yüzlerce şehit vermenin, gözü kara olmanın gerekliliği rahatları bozdu.
Mısır halkı işbirlikçi Mübarek’le birlikte başka neleri yıktı? Yenilgi okulu bize başka hangi dersleri öğretebilir?
Yıkılan halka inançsızlık teorileri oldu. Düzenin günbegün beslediği kendine güvensizlik ve elden hiçbir şey gelmeyeceği hissi, zamanla halka yönelik bir inançsızlığa dönüşüyor. Ama tuhaftır inanma isteği baki kalıyor. Aralarında öyleleri var ki ABD’nin, AB’nin, ordunun ya da AKP’nin hak, adalet ve demokrasi getireceğine inandığı kadar halka inanmamıştır hayatında. “Halk değişmez, halk fedakarlık yapmaz, halk korkaktır, iki yüzlü davranır…”
İşte buyurun Kahire. Bütün inançsızlık laflarını bir kenara itip, Mübarek’in kolluklarıyla en önde savaşarak 300 şehidini verdi toprağa Mısır halkı. Bunu yaparken arkalarında geniş örgütlenmeler, ellerinde güçlü uzun namlulu silahlar yoktu. Fakat inançsızlarda olmayan şeyler vardı hepsinde: Değişim umudu, kaderini başkalarına bırakmak yerine kendi tayin etme isteği.
Mısır isyanı halkların inandıkları gerçekler uğruna ölüme yürüyebileceğini, evlatlarına gözyaşı dökerken meydanları inletmeye devam edebileceğini gösterdi. Burada belirleyici olan ne ezenlerin ağır silahları, ajanları ne de emperyalistlerin yüz milyonlarca dolarlık yardımları oldu.
Bırakın gelsinler, uçak gemileriyle, gece görüşleriyle, insansız uçaklarıyla gelsinler. Bunların hiçbiri özgürlüğü için ölüme yürümeye kararlı bir halkı durduracak şeyler değil. Mısır halkı bunu öğretti bize.
Yıkılan devrimcisiz devrim teorileri oldu. Çok sık duyuyorduk, devrimin önündeki engel devrimcilerin varlığıydı. Onlar çok eskide kalmışlar, bugünü anlayamamışlar, sekterleşmişler, Stalinist, hatta ve hatta Kemalistlerdi, amin.
Mısır’daki halk ayaklanınca paragraf paragraf “Mısır devrimi” yazıları yazmaları işte bu yüzdendi. Ne de olsa teorileri kanıtlanmıştı, devrimcilerin Mısır’da ciddi bir varlığı olmamasına rağmen, halk “devrim” yapıyordu. Devrimciliğin gereksizliği, öncü olup ateşlerde yanmanın anlamsızlığı kanıtlanmak üzereydi ya mutluluklarına diyecek yoktu.
Elbette tarihte bu söylediklerini doğrulayan tek bir devrim olmamıştı, olamazdı da. Mısır halkının isyanının izlediği seyir de bunu kanıtladı. Halk bütün fedakarlıklarına rağmen, ABD’nin sadık bir köpeğe dönüştürmek için milyarlarca dolar harcadığı Mısır ordusunun gerçek kimliğini kendiliğinden kavrayamadı. Toplumsal ilişkilerin bilimsel bir çözümlemesi yapılmadan; düzene kültürüyle, yaşam tarzıyla, gelenekleriyle ve gözü karalığıyla alternatif olan bir örgütlenme ve kadrolar bulunmaksızın halk isyanının bir devrime dönüşemeden nasıl boğulduğu görüldü.
Yıkılan enternasyonalizmin yanlış kavranışı oldu. Mısır’da isyan başlayınca, Türkiye’de ayaklanma lafını ağızlarına almayan sol siyasetlerin ve burjuva basının, en keskin devrimci yapılara ve demokrasi savunucularına dönüştüğünü şaşırarak izledim. Ayaklanma kendi ülkelerinde değil Mısır’da gerçekleştiği için statüleri sarsılmıyordu, ama derhal en devrimci en demokrat olmazlarsa bu alan başkaları tarafından doldurulabilirdi.
Oysa bu siyasetler ve medya, Türkiye’deki düzenle uzlaşmaya çalışmamışlar mıydı? Bazen “laiklik için” yahut “şeriata karşı” diyerek, bazen “yetmez ama evet” kampanyaları örgütleyerek işbirlikçilerin hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da meşrulaştırılmasına yardımcı olmamışlar mıydı? Onlar Mısır halkına destek verdiklerini açıklayadursunlar, savaşmayarak, teşhir etmeyerek, uzlaşarak güçlendirdikleri Türkiye oligarşisi bugün emperyalizmin Ortadoğu halklarına yönelik saldırısında kilit bir rol oynuyor. Türkiye’nin Mısır isyanı sırasında takındığı işbirlikçi tavırlar, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı “pozitif domino etkisi” açıklamaları emperyalizmin elini güçlendirirken, Mısır halkının aldatılmasına yaradı.
Mısır’daki isyan bu çarpık dayanışma anlayışını teşhir etti. Kendisi iktidarlarla uzlaşırken, başka halkların isyanı üzerinden devrimci radikallik kredisi toplayanları gösterdi bize isyan. Kendi ülkesindeki devrimci mücadelenin üzerinden atlayıp, uzaktan gelen davul sesine kulak kabartanları gösterdi bize.
Ve bir hatırlatma daha yaptı: Halk düşmanlarının ortaklaştığı, birleştiği bugünün dünyasında enternasyonalizm öncelikle kendi topraklarını emperyalizm ve işbirlikçileri için cehenneme çevirmekten geçer.
Mısır’daki isyan artan sorumluluğumuzu hatırlattı. Avrupa Birliği nasıl Türkiye halklarını aldatmak için kullanılan batılı bir “demokratikleşme” modeli ise, Türkiye de Arap halklarını aldatmak için kullanılan bir modeldir. Bugün Arap halkları bir yana, Ortadoğu’daki kimi sol ve anti-emperyalist hareketler dahi AKP’yi emperyalizm ve İsrail ile çelişkili bir ülke sanmakta. O kadar ki, ABD’nin doğrudan müdahale etse halk tepkisiyle karşılaşacağı kimi durumlarda, Türkiye “yumuşak güç” olarak bölgeye ayak basıyor.
Hatta ABD’nin dünya çapındaki mali yardımlarını örgütleyen USAID adlı emperyalist kuruluşun 2010 yılı bütçesinde Türkiye için açıktan şöyle deniyor: “Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi örgütlü suçlar, narkotik, nükleer silahlar ve teröre karşı bölgesel bir önderlik üssü haline getirmek istemektedir. ABD yardımı Türkiye’nin El Kaide ve diğer köktenci İslamcı gruplara karşı savaştaki kararlılığını ve PKK’yla çarpışmalarını desteklemek amacındaki projelerdir.” [USAID, Congressional Budget Justification, 2010, s. 386]
Emperyalizm halkların umudunu öldürmek için ideolojik ve askeri yığınaklar yapıyor ülkemize. Biz onları teşhir etmedikçe, elleri dünyanın diğer halklarına da uzanıyor. Türkiye’nin emperyalizm tarafından Ortadoğu’daki halk hareketlerini bastırmakta kullanılacak bir öncü üs olarak hazırlanması, ülkemiz halkları için bir utançtır, lekedir. Bu utanç bizlerin sorumluluğunu iki kat çoğaltıyor.
Ortadoğu halkları üzerinde yaratılacak bu yanılsamayı yıkmak, uzaktan uzağa gerçekleşen isyanlara alkış tutmakla yetinerek mümkün değil. Hakiki ve yürekten bir dayanışma, kardeş dünya halkları için daha fazla fedakarlık yapmakla, ülkemizden başlayarak emperyalizmin altını oymakla mümkün. Mısır isyanı işte bunu gösterdiği için bir kere daha kıymetli.
Ortadoğu’da yangın dinmiyor, fakat kimi yakacağı da meçhul bir şekilde yanıyor, rüzgara göre yön değiştiriyor. Muhtemeldir ki bu yangın kısa vadede bizim istediklerimizi yakmayacak; rüzgarlar henüz bizden yana değildir. Ama IMF patronlarından Avrupa’nın başbakanlarına dek yayılan “21. yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak” korkusunu büyütmek elimizde.

Mübarek’ten Sonra…

* Bu yazı Şubat 2011 tarihinde Haber Fabrikası’nda yayımlanmıştır.

Mübarek Cuma gecesi Mısır’ı “güvenli” ellere bırakıp gitti. Komutayı devralan Mareşal Tahtawi Mübarek’in sadık bir askeri ve Pentagon’un bildiği bir isim. Başbakan eski yardımcısı Ömer Süleyman ise “CIA’nin Kahire’deki Adamı” olarak nam salmış bir işkenceci.

“Özgürlüğe doğru böylesine önemli ve etkileyici bir ilk adım attıkları için Mısır halkını kutluyorum.”

Bu sözler Mübarek görevi bıraktıktan sonra Obama’nın selefi George W. Bush tarafından edildi. Esasında Bush’un özgürlük ve demokrasi sevdası, dikkatimizi birkaç yıl içinde 1,5 milyon Iraklının öldürüldüğü günlerde de çekmişti.

ABD’nin insan öldürme faaliyetinin dorukta olduğu 2004 yılında şöyle demişti Bush: “Mısır Birleşik Devletler’in stratejik bir ortağıdır ve Başkan Mübarek’in Ortadoğu’daki barış ve istikrarı korumak adına yıllardır sarfettiği çabalara değer veriyoruz. Başkan Mübarek halkının umutlarını gerçekleştirmek yolunda ilerlerken benim dostluğuma ve Amerika’nın ortaklığına güvenebilir.”

Barış, istikrar, halkın umutları ve dostluk kelimeleri Bush ve Mübarek isimleriyle yan yana getirildiğinde, bazı tren istasyonlarının umumi tuvaletlerinden yayılan kokudan daha ağır bir koku yayılıyor benim dimağıma.

ABD emperyalizminin bu eski dostluğu unutması 18 gün kadar sürdü. Ama unuturken bile oldukça dikkatli ve ölçülü bir şekilde yaptı bunu. Çünkü ilk halk ayaklanması belirtisiyle sırtını Mübarek’e dönüp, Ortadoğu’daki diğer diktatörlüklere “ilk isyanda sizi satarım” deseydi, ya da Mısır halkı karşısında Mübarek’e tam destek iletseydi emperyalizmin bölgedeki imajı açısından sorun çıkacaktı.

Şimdi artık Mübarek yok; ancak emperyalizmin Mısır’daki hakimiyeti, sarsılmak bir yana, daha da güçlenmenin adımlarını atıyor. AKP’nin Dışişleri Bakanı Davutoğlu bu konudaki tespitlerine kulak verelim:

“Devletin devamlılığı önemli. Mısır güçlü bir devlet, yönetim değişti. Devleti sarsmadan yönetimi değiştirmek gerekiyor. Irak’ta kurumlar yıkılarak yönetim değiştirildi. Kaos çıktı. Şimdiye kadar ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton dahil görüştüğümüz kişilere şunu vurguladık: Devletin devamlılığı sarsılmamalı, yönetim değişmeli ve bir yol haritası konulmalı.” Ve sonra da ekliyor emperyalizmin işbirlikçi ideologu: “Meşru bir yönetimin pozitif domino etkisi olacak.” (Radikal, 12.02.2011)

Davutoğlu’nun devletlu dilinin tercümesi şu: Mısır’da siyasi ve toplumsal devrim olmadan ve sermaye birikiminin istikrarı bozulmaksızın, birkaç değişime gidilmesi gerekiyor. Eğer bu değişiklikler gerçekleşirse, emperyalizmin saldırmak için fırsat kolladığı, görece bağımsız Suriye, İran ve Yemen gibi rejimler de bu yola sokulabilir. Büyük Ortadoğu Projecileri çalışıyor dostlar.

Peki ama Mısır’da devlet şimdi kimin elinde? İşbirlikçi generallerin ve azılı halk düşmanlarının elbette.

Cuma gecesi görevi devralan Mısır Savunma Bakanı Mareşal Mohammed Hussein Tantawi bir açıklama yaptı. Mübarek’ten sonra kurulan üst konseyin “yüce ulusumuzun arzularını gerçekleştirmek için” durumu incelemekte olduğunu söyledi. Mübarek’in ülkesine yaptığı hizmetleri “saygıyla ve takdirle” anıp, protestolar sırasında şehit düşenleri selamladı.

Tren istasyonlarındaki umumi tuvaletler…

Peki bu yurtsever, halkın dertlerinin biricik ortağı Tantawi kim diye soracak olursanız… CNN haberi şöyle başlıyor: “ABD Eski Savunma Sekreteri William Cohen Tantawi’yi tanıyor ve onunla Pentagon’da çalıştı.” Şöyle de devam ediyor: “Wikileaks’ın sızdırdığı ABD Büyükelçiliği raporlarına göre bazı meslektaşları onunla ‘beceriksiz’ ya da ‘Mübarek’in kaniş köpeği’ diye dalga geçiyor.”

Yıllık 1.3 milyar dolarlık yardımla birlikte bütün modern silahlarını ABD’den sağlayan Mısır ordusunun başında böyle saygın devlet adamlarının olması emperyalizm için iyi haber, Mısır halkı için kötü.

Bir başka işbirlikçi Ömer Süleyman, isyanın ilerleyen günlerinde “Mısır henüz demokrasiye hazır değil” diyordu. Daha sonra Mübarek yetkilerini ona devrettiğini açıkladı. İktidar şimdi o güvenilir Mısır ordusuna devredilmişse de, Ömer Süleyman’ın iktidardaki sultası devam edecektir.

Ömer Süleyman kimin nesi diye soracak olursanız… El Cezire’nin internet sitesinde onun için yapılan haberin başlığı şu: “Süleyman: CIA’in Kahire’deki Adamı”. Yazının ara başlığı ise şöyle diyor: “İşkenceci Süleyman”. Bush’un, Obama’nın ve Davutoğlu’nun neden sevindiğini umuyorum anlamışsınızdır: “Böyle devrime can kurban!” diye düşünüyor olmalılar.

Demokrasi, özgürlük, barış ve Davutoğlu, Ömer Süleyman, Tahtawi diyerek okurda güzel duygular uyandırmak istiyorum. Ancak maalesef, yine o duygu.

Ömer Süleyman 1993 tarihinden beri Mısır’ın Mehmet Ağar’ı olarak çalışıyor. Görevi halka kan kusturmak, örgütlenmelerini çökertmek ve Filistin askısında haya burarak ifade almak olan Mısır istihbaratının başında kendisi.

1990’ların ortalarında ABD emperyalizmi Ortadoğu’daki bazı direnişçileri kaçırıp kaybediyordu. Daha sonra emperyalizmin dünyanın her yerinde işkence ve sorgu kampları kurduğu ve kaçırılan kişilerin buralara götürüldüğü ve işkenceye uğratıldığı anlaşıldı. Bu ülkelerden biri de Mısır’dı. The Dark Side [Karanlık Taraf] kitabında Jane Mayer Ömer Süleyman’dan şöyle bahsediyor:

“Mısır’ın merkez istihbarat teşkilatının uzun süredir şefi olan Ömer Süleyman, doğrudan en üst düzey CIA memurlarıyla görüşüyordu. [Mısır Eski ABD Büyükelçisi] Edward Walker Mısırlı muhatabı Süleyman’ı “çok parlak, çok gerçekçi” diye tanımlıyordu.”

Üstelik Süleyman masa başından emirler veren bir tembel değildi. CIA’nin Pakistan’dan kaçırdığı Mamdouh Habib adlı “teröristin” 2001 yılında yapılan işkence seanslarına bizzat katılarak mesleğinin hakkını verdi. Bu konuda daha fazla bilgi El Cezire’nin linkini verdiğim haberinden edinilebilir.

Besbelli ki Süleyman’ın sultasında Mısır halkını yeni acılar ve yeni baskınlar bekliyor.

Daha önceki yazımda Mısır’ın emperyalizm için ne kadar önemli olduğunu anlatmıştım. Bu önem nedeniyle emperyalizm ve işbirlikçileri devletin her kurumunda kadrolaşmış durumda. Mübarek’ten sonra halk hareketinin kimi kazanımları olacaktır, ancak bu kazanımlar çok daha merkezi örgütlenmiş ve çok daha hızlı kararlar alabilen düşman sınıfın inisiyatifinde, halk hareketini devrimci taleplerden tecrit etmek için verilecek ve uygun an yakalanır yakalanmaz kısa süre içerisinde geri alınacaktır.

Muzaffer olmak için halkın merkezi ve savaşçı bir örgütlenmeye kavuşması şart. Yoksa bu sıralar Mısır’ın devlet kurumlarında ABD ajanlarıyla işbirlikçiler halkı sindirmek için psikolojik, ideolojik ve fiziki hazırlıklar yapıyor. Hiç şüpheniz olmasın.

Mısır isyanı öğretmeye devam ediyor. Bugün pek çok küçük-burjuva aydının dile getirdiği “devrimcisiz devrim teorileri” tekrar tekrar sorgulanmaya muhtaç. Onlar için heyecana kapılmak, abartılı çıkarımlar yapmak kolay, fakat süreç doğru tahlil edilmediğinde ve gerekli adımlar atılmadığında Süleyman’ın işkence tezgahlarına yatacak olan yine Mısır halkının evlatları olacak.