Vatan ve Enternasyonalizm Üzerine

20 yıl önce Türkiye’de yeni bir solculuğun sahneye çıkışına tanık olduk. Sovyetler Birliği Komünist Partisi on yıllar süren çürüme sonunda 70 yıllık sosyalizm mirasını emperyalizme peşkeş çekti ve SSCB yıkıldı. Bu gelişme 1990′lara kadar ideolojik gıdasını Sovyetler Birliği ya da Çin Komünist Partisi gibi odaklardan alan Türkiyeli solcu entelektüelleri birden bire odaksız bıraktı. Dünya bu yıkımın depremiyle sarsılırken, Türkiye’de Kürt hareketi ve devrimcilik ise yükselişe geçmişti.

Ortada entelektüeller açısından doldurulmayı bekleyen bir ideolojik ve pratik boşluk açılmıştı şimdi. Türkiye’deki devrimci mücadelenin teorik birikimine hep burun kıvırmış olan entelektüeller (üstelik bu birikimin büyük kısmını daha okumamışlardı bile), yine gözlerini dışarı çevirdiler: Gördükleri Marksizmin batılı akademik çarpıtmaları ve postmodernizmin sığ kimlik ve söylem teorileri oldu. İçte ise “Türk solu”ndan beklediğini bulamayanlar için bir sığınak haline gelen Kürt hareketi vardı ve giderek bir çekim merkezi olmaya başlamıştı. Yeni pazarlanan kimlik teorileri ve söylem analizleriyle birlikte Kürt hareketiyle bütünleşmek için gereken ideolojik zemin hazırdı; Marksizmin ezilen ulus milliyetçiliğiyle uyumlu farklı bir yorumu artık kitleden de bir hayli ilgi görürdü.

Düşman cephesinde de bir yeniden yapılanma vardı: İşbirlikçi oligarşi Kürt ulusal hareketinin tek bir ulusa ve tek bir coğrafyaya sıkıştırdığı mücadelesini boğmak için şovenizme başvurdu; sol potansiyeli kendine yedeklemek için de yapay bir şeriat düşmanı yaratıp, kendini Kemalizmin yegane temsilcisi olarak sundu. Uğur Mumcu’nun öldürülmesi ve Sivas Katliamı devletin göstere göstere yaptığı kontrgerilla operasyonlarıydı; fakat “gittikçe büyüyen dinci gericilik karşısında duran Kemalizm” fikrinin tohumu akıllara bir kez atılmıştı.

1990′ların devlet ideolojisi bu nedenle iki baskın motif taşıyordu: demagojik bir laiklik ve demagojik bir milliyetçilik, yani Kemalizm 3.0.

Kemalizm 3.0

İlginç bir manzara vardı: Kenan Evren 12 Eylül sonrasında bir elinde nutuk bir elinde Kuran şehir şehir dolaşıyor, devletin üst makamları şeyhleri akşam yemeklerinde ağırlıyordu. Kürdistan’da Hizbul-kontra devletin uzantısı gibi iş görüp cinayetler işliyordu. Sivas’ta solcu aydınlar bir kontrgerilla tezgahıyla yakılırken, katliamcıların avukatı 3 yıl sonra Adalet Bakanı oluyordu. Ama Milli Güvenlik Kurulu’na sorarsanız, onlardan başka gerçek laik yoktu ülkede.

Oligarşi Türk milliyetçiliğinin, milletin çıkarlarının tek savunucusu olduğunu öne sürüyor; öte yandan milli olan ne varsa emperyalizme pazarlıyor, toprakları Irak halkını katledenlere üs olarak kullandırıyor; Kürt halkının meşru mücadelesini bastırmak için ABD’nin silahlarını ve istihbaratını, onun kontrgerilla yöntemlerini kullanıyordu.

Bu nasıl bir laiklik, nasıl bir milliyetçilikti? Milletin çoğu aç ve işsizdi, üniversiteleri kuşatma altındaydı, topraklarında ABD ordusu nükleer bomba depoluyordu, ülkenin genç kadınları ve erkekleri işkencehanelerde kan revan içindeydi ve İslamcılar eliyle cezaevlerinde katliamlar gerçekleşiyordu. Ama onlar hem laik hem milliyetçilerdi.

Her kavramın içi öyle büyük bir hızla boşalıyor ve yeni anlamlar ediniyordu ki, yalan tuzaklarına düşmemek için tetikte olmak gerekiyordu.

Devletin iddiaları açık bir yalandı. Gerçekte oligarşinin 1990′larda savunduğunu iddia ettiği Kemalizm ile 1923-46 dönemi Kemalizmi ve 1955-70 arasında halk sınıflarının sahiplendiği sol-Kemalizm arasında dağlar kadar fark vardı. Çünkü 1980 sonrası Türkiye’sinde üretim ilişkileri değişmiş, sınıfların konumlanışları değişmiş, ülke emperyalizmin yeni-sömürgesine dönüşmüş ve uluslararası burjuva ideolojisi derin bir dönüşüm geçirmişti. Yine de nasıl olmuşsa olmuş, koşullar değişmiş, kurumlar değişmiş ama devletin ideolojisi hiç değişmemişti, Atatürkçülükten taviz verilmemişti.

Gerçekten böyle miydi? Marksist-Leninistler koşullar değişmesine rağmen fikirlerin aynı kaldığını savunabilirler miydi?

Devletin geçmişten beridir Kemalizmden taviz vermediği yalanına inananlar ikiye ayrıldılar.

Birinci grupta, Türkiye solundaki kimi yapılar ve pek çok küçük-burjuva entelektüel vardı. Bunlar geçmişten beri taşıdıkları sol-Kemalizm etkisiyle adım adım oligarşinin çizgisine çekildiler. Milli Güvenlik Kurulu’nun Şeriata karşı giriştiğini iddia ettiği 28 Şubat sürecini destekler konuma düştüler. Kürt hareketinin yükselişi karşısında başlayan bölünme paranoyası bunları iyice çirkinleştirdi. Sanki 12 Eylül sonrasında halkı düzeniçileştirmek için Türk-İslam sentezini kullanan MGK’nın kendisi değilmiş gibi, oligarşide TÜSİAD’da ilericilikler arar oldular.

İkinci grupta olan sol siyasi yapılar ve entelektüeller ise Kürt ulusal hareketine karşı düzen gericiliğinin yanında saf tutmamak için hamle yaptılar. Kürt hareketiyle uyumlu, onunla çelişmeyen bir sosyalizm formüle etmeye giriştiler. Madem devlet Kemalistim diyordu, “tamam” denilip anti-Kemalist olunacaktı.

Derin “Marksist” çözümlemeler birbirini izledi: Devlet zaten eskiden beri Kemalistti ve Türkiye solu Kemalizmin bir çocuğu olarak doğmuş, bu hastalığı üzerinden bir türlü atamamıştı. “Kemalizmden kopmak” bu en komünistlerin argüman cephaneliğinin önemli bir kavramı oldu ve onları diğer soldan ayırdı. Kemalizmi en geriye yerleştiren, ondan en çok kopmuş sayılıyordu. Kürt hareketine en eleştirisiz teslim olan, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkına en çok saygı duyandı.

Dönemin en popüler kitabı Fikret Başkaya’nın “Paradigmanın İflası” olurken, Nazım Hikmet’in milliyetçiliği, Komintern’in Kurtuluş Savaşı’na destek vermekle hata yaptığı gibi bir sürü yeni mitoloji kurgulandı. Türk olmak, Türk kültürünün ilerici, ezilenden yana ve ezene karşı direnen değerlerini öne çıkarmak istenmeyen bir şey haline geldi. Kürt hareketinin yaydığı ezilen ulus milliyetçiliği ışığının etrafında dolanan aydınlar söylem analizi teorilerinin de etkisinde kendilerine yeni bir resmi tarih yaratmaya giriştiler. Türkiye tarihi, Türkiye solu ve Marksizm-Leninizmin yeri tekrar sorgulandı. Fakat amaç şimdi Marksizm-Leninizmi yükselen Kürt hareketine uyumlu hale getirmekti. Bu sırada Kürt milliyetçiliği yavaş yavaş beyinlere sızıyor, sınıf temelli ve birleştirici mücadele fikrinin yerini, ulusal sınırlara hapsolmuş ve Kürt illerine giremeyen bir “Marksizm” alıyordu.

Bu entelektüeller çok uzun süredir çözülemeyen bir şifreyi artık çözmüşler, doğruyu görmüşlerdi. Artık önceki hataları yapmayacak ve Stalinist, Kemalist ve dahi küçük-burjuva maceracılardan çok ayrı, üst bir mertebede duran gerçek komünistler olacaklardı. Dostum Bülent Yıldız’ın deyişiyle, “aşa girmiş şalgamlar” olup kendilerini yağ sanmaya başlayacaklardı.

Meğer Herkes Kemalistmiş!

Elbette bu entelektüellerin Kemalizm eleştirilerinde pek çok doğru yön var. Kemalist iktidar kurulduğu günden itibaren emperyalizme karşı kararlı bir çizgi izlememiş ve bir sömürücü sınıf yaratmaya uğraşmıştır. Bu iktidar Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını, yani ayrılıp bağımsız bir devlet kurma hakkını tanımayarak ona zulmetmiş, asimilasyona yeltenmiş, asimile edemediği yerde köy yakma, kaybetme ve yargısız infaz gibi sayısız yönteme başvurarak onları kendi vatanlarından silmeye uğraşmıştır. Ancak bu saldırısı boşa çıkartılmıştır.

Fakat şunu da kabul etmek gerekir ki, Kemalizmin sosyalizm etkisi altında geliştirilen sol yorumları Türkiye tarihinin belirli bir döneminde ilerici bir rol oynamış, demokratik ve anti-emperyalist bilinci yükseltmiştir. Türkiye’deki sınıf mücadelesi Kemalizm anlayışı üzerinde de sürmüş, tıpkı din konusunda olduğu gibi her sınıf ve tabaka kendi Kemalizm yorumunu getirerek bu kavramı mücadelesinde işlevselleştirmeye çalışmıştır. Bu nedenle tek bir Kemalizmden değil, sınıf mücadelesi içerisinde kavramsallaşan en az iki Kemalizmden söz etmek yerinde olur.

Bugün ezilen ulus milliyetçiliğinin, yani Kürt milliyetçiliğinin iyice halklaşmış olarak ilerici bir rol oynadığını, faşizmi teşhir ettiğini ve demokrasi mücadelesinde ön saflarda dövüştüğünü de kimse inkar edemez. Yukarıda da anlattığımız üzere Kürt hareketinin eskiden beri gündemi belirleyebilen gücü ve meşru talepleri, 1990 ve 2000 sonrasında doğan boşluğa düşen pek çok sol görüşlü entelektüeli kendisine tabi kılmayı, onlara dünyaya kendi dar penceresinden baktırmayı başarmıştır.

Fakat bir Marksistin bu çerçeveyi eleştirmeden kabul etmesi mümkün değildir. O bilir ki bütün milliyetçiliklerde olduğu gibi, ezilen ulus milliyetçiliğinde de doğrular ve yanlışlar bir aradadır. Bunları birbirinden ayırmak, olumlu olana destek verirken, olumsuzu eleştirmek ve son tahlilde aynı devlet altında ezilen ve zulme uğrayan halkların ortak mücadelesini yaratmak Marksist-Leninist’in işidir.

Ne yazık ki dostum Bülent Yıldız da, pek zevksizce “Uzak Asya’dan Dört Nala.” diye uzayıp giden bir başlıkla sunduğu yazısında yukarıda bahsettiğimiz revizyonu yapmaya çalışıyor Marksizme. Üstelik bunu da kaçak güreşen bir dille, zaman zaman da benim yazılarıma gizli atıflar vererek yapıyor. Bugün Birikim dergisinden tutun da Taraf gazetesi yazarlarına kadar sinmiş genel geçer bir “Sol Kemalizm’den kurtulamadı” söylemi mi dersiniz, “Nazım Hikmet Kemalistti” çamuru mu dersiniz, ne ararsanız bulunur yazısında, bir de Komintern’in (kendisi Komüntern yazmış ama, Kom-ünist ve Inter-national kelimelerinden oluşmuştur bu sözcük) politikalarını aşmaya çalışıyor.

Fakat Bülent’in temel derdi benim Haber Fabrikası’nda yayımlanan “Grup Yorum’un Vatanı” [http://www.haberfabrikasi.org/?p=11083] ve “Kavramları Burjuvaziye Terk Etmek Yenilginin Kabulüdür” [http://www.haberfabrikasi.org/?p=11123] adlı yazılarım ve bu yazıların temsil ettiği ideolojiyledir.

“Memleketpervercilik kaftanı sol hareketin üzerinden çıkarmak istemediği marazi bir giysidir” diyor Bülent bu yazısında, sonra da devam ediyor: “Nazım’ın da üyesi olduğu TKP, Komüntern’in ulusal sorun konusundaki zafiyeti nedeniyle komünist Mustafa’yı değil de burjuva Mustafa’yı desteklemişti ve bu yüzden Nazım’ın da üzerinde Kemalizm ipiyle örülmüş marazi bir giysi vardı.” Benim “vatan” kavramının Marksizm-Leninizmle çelişmediğine yönelik yazdıklarıma da şöyle diyor Bülent: “Vatan-memleket argümanlarının Marks’la Lenin’le bağını kurarak, aşa giren şalgamın kendini yağ sanması gibi, bunun devrimci bir söylem olduğunu sananlar da çoğalıyor.” Ona göre “Devrimci duruş adına vatan ve memleket söylemlerini politik ve hatta ideolojik bir satıh olarak örenler” Kürtleri göz ardı etmektedir.

Bülent’in yazısıyla kafalarda halihazırda var olan yargıların zincirine yağ damlatıyor; mevcut kanaatleri koltukluyor, Kürt milliyetçiliğinin etkisi altında Marksizm-Leninizm’de ideolojik boşluk arayanlara “siz merak etmeyin, doğru yoldasınız; bakın bunlar geçmişte neler neler yapmadı” diyor. Dolayısıyla yazısının seslendiği temel kitle, zaten Bülent’le hemfikir olanlar: Nazım Hikmet milliyetçi, Türkiye solu Kemalisttir, 3. Enternasyonal’in anti-emperyalizme bakışı yanlış, Vatan kavramı şovendir.

Var mı eklemek istediğin başka bir şey Bülent dostum? Şüphesiz ki Türkiye solunun ve dünya devrimciliğinin senin bulunduğun yerden tespit ettiğin hataları saymakla bitmez; ama bu kadarla yetinmişsin şimdilik, o da senin yüce gönüllülüğün.

Nazım’ın Vatanı

Bülent kimselerin göremediğini görmeye Nazımla başlıyor. Şöyle diyor: “Oysa Nazım . yüzünü çevirip baksa . bu memleketin yarısına sahip olduklarını bilip ayaklanan Kürtler’in kıyım kıyım kıyıldığını görecekti. Göremedi.“

Yanlış. Bülent’in bunu bilmemesi imkansız. Fakat bunu böyle sunmasa, kendisinin milliyetçilikten radikal bir biçimde koptuğu imajını yaratamazdı. 1961 tarihli mektubunda şöyle yazmıştı Nazım Hikmet:

“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu‘nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketine tamamıyla vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı. Hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkara kadar götürdü. Bu dönem, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması dönemidir. Bu inkarla, bu uzlaşmanın aynı dönemde baş göstermesi sadece bir rastlaşma değildir.

“Kürt ve Türk halklarının . emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının el birliğiyle kazanılır.
ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”

Dileyenler mektubun tamamını şuradan okuyabilir: http://www.cafrande.org/?p=17608

Nazım Hikmet’in yazdığı bu mektupta Marksizm-Leninizm’in özlü bir uygulamasını görürüz:

  1. Nazım Kürtlerin köklü bir millet olduğunu ve Anadolu’nun bir parçasının Kürtlerin vatanlarının bir parçası olduğunu kabul etmiştir.
  2. Nazım Hikmet geçmişte Türkler ve Kürtlerin ortak düşman olan emperyalizme karşı mücadele vermelerini, birlik içerisinde hareket etmelerini önemsemiş ve vurgulamıştır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin daha sonra işbirlikçileşme yoluna girmesi ve kapitalist mantığı benimsemesi ile Kürtlerin ulusal haklarını vermeyişinin paralel olduğunu söyler.
  3. Kürtlerin ulusal haklarını almalarının ancak emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı verilecek Türk-Kürt ortak mücadelesinden geçtiğini belirtir.

Nazım’ın dili açık, duru ve samimidir. Nazım’ın bu mektubu ele alınmadan, onun sanatıyla ve bedeniyle Kemalizme karşı on yıllar süren mücadelesinin, teşhirinin satırbaşlarından söz etmeden lafı onun milliyetçi olduğuna getirmek tribünlere oynamaktır. Bu tribünler bugün dolar yarın boşalır Bülent, Nazım usta ise 50 yıldır ayakta.

Anlamak isteyen akıl Nazım’ın vatanının belirli bir milletin vatanı değil, ortak düşmana karşı mücadele veren halkların vatanı olduğunu hem onun yaşam öyküsünden, hem de yazdıklarından rahatlıkla çıkarabilir. Kafayı vatan kavramını çürütmeye takmamış olsa Bülent de bilir ki mücadele içindeki sınıfların kelimelere verdikleri anlamlar birbiriyle uzlaşmaz çelişkiler taşırlar; bu nedenle de bir Kemalistin, yahut bir faşistin “vatan” kavramına yüklediği anlam ile Nazım gibi bir komünistin vatan derken bahsettiği ilişkiler düzeni birbirinden yalnızca farklı değil, aynı zamanda birbirine düşmandır da.

Biri vatan kavramının aynasında bilmem hangi temelsiz düşüncesinin, milliyetçiliğinin, mülkiyetçiliğinin yansımasını görürken, Nazım kimsenin kimseyi sömürmediği, üzerindeki bütün uluslardan halkların kendi kaderlerini tayin ettikleri ve genişleyerek bütün dünyayı kapsayacak bir proletarya diktatörlüğü vatanı görmektedir.

Türk ve Kürt halkları ve diğer uluslardan azınlıklar olarak “Bu memleket bizim”dir ve bu duruş Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla çelişmez. Tam tersine, bu memleketi bizim memleketimiz yapabilmek için geçilmesi gereken adımlardan biri nasıl sosyalizmse, diğeri de Kürtlerin kendi kaderlerini tayin edebilmelerini garanti altına almak, azınlıklar da dahil bütün uluslardan insanların kendi dillerini ve kültürlerini özgürce geliştirmelerine imkan vermektir. Marksist-Leninistler bu hedefin önündeki engelleri elbirliğiyle yıkmak için bütün ezilenleri kızıl bayrak altında toplamayı hedeflerler. Bizler bütün dünyayı bir memleket yapmaya adayız ve biliyoruz ki memleketler işgal ve ilhak edilerek bu yapılamaz. Yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşacaksak, vatanı da paylaşacağız ve bunu ezmeden sömürmeden bütün halkların rızasıyla yapabileceğimizi dünya aleme göstermeliyiz.

Ulusal Kimliğe Sahip Çıkmak Enternasyonalizmin Gereğidir

Bülent’e göre enternasyonalizm defterinin ilk sayfası komünistlerin mücadele alanlarını uluslararası düzleme göre inşa etmesi gerektiğini söylüyormuş, ikinci sayfasında ise dünya partisinin inşası varmış. Memleketin yarısının Kürtlerin memleketi olduğu, bu nedenle de Türkoğlu Türk komünistler olarak haddimizi bilmemiz gerektiği tezinden yola çıktık. Şimdi de dünya partisinin inşasına vardık. Millici çerçeve ile enternasyonalist çerçeve arasındaki bu zıplamalar, diyalektik düşüncede kopuşlar olduğunun alameti.

İlginçtir, çok uluslu bir ülkede “bu vatan bizim” demek şovenizm, hatta “komik” oluyor; ama onlarca ezilen ulusun ve sömürgenin, onlarca mücadele eden Marksist-Leninist örgütün bulunduğu dünyada, Türkoğlu Türk komünistler olarak dünya partisi kurmaya girişmek enternasyonalizm oluyor. Nasreddin Hoca’nın “ben yaptım oldu” meseli sanırım buraya daha uygun düşüyor. Bülent böylece hem Kürt milliyetçiliğinin sırtını okşuyor, hem de enternasyonalizminden taviz vermeyen Marksistleri mutlu ediyor.

Bülent’in enternasyonalizm tanımı bir karikatürdür. Bu tanım komünistlerin mücadelelerini inşa edebilecekleri soyut, homojen ve metafizik bir uluslararası düzlem olduğunu ileri sürer. Oysa somuta inildiğinde görülür ki, tek tek devletler altında ezilen ve sömürülen halklar kendilerine has, farklı ve eşitsiz koşullara sahiplerdir, kendi tarihleri ve ulusal, sınıfsal özellikleri vardır. Uluslararası düzlem işte bu farklı, eşitsiz tekil koşullar ve ulusal özellikler tarafından yaratılan genel bir soyutlamadır. Devrimler bu ülkelerin dışındaki dünya partisinin yan kolları tarafından değil, ülkelerin içindeki, kendi halkını ve koşullarını avucunun içi gibi bilen devrimciler tarafından yapılır.

Bu devrimciler halklarının ulusal özelliklerinden kendilerini soyutlamak bir yana, ancak Türk kültürünü, Kürt kültürünü, bunların geleneklerini daha iyi tanıyıp, bunlara daha çok gömüldükçe devrim yapabilirler. Devrimin kitlelerin eseri olması meselesi budur. Devrimci halkının kültürünü tanıyıp, onun ilerici yanlarını devrimcileştirmeyi bildikçe başarılı olabilir. Marksizm-Leninizm kimliksiz devrimcileri değil, Türk olsun, Kürt olsun, Ermeni olsun ulusal kimliğine sahip çıkan, mücadele kültürüne bu kimlikle katkıda bulunan insanlar yetiştirmeyi hedefler. Soyut ve gri bir enternasyonalizmi değil, bütün uluslardan emekçilerin eşitçe katkı koyabildikleri, kaynağını somut olandan alan çok renkli bir enternasyonali amaçlar.

Lenin’in daha önce de yaptığım alıntısı bu nedenle önemlidir:

Büyük-Rus ulusu da, bir devrimci sınıf yarattığı için, bu ulus da insanlığa, yalnızca katliamlar, sıra sıra idam sehpaları, zindanlar, büyük açlık ve papazlara, çarlara, büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere kölece bağlılık örnekleri değil, özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşımdan da örnekler verebildiği için, yüreklerimiz ulusal gururla doludur.

Halk devrimlerinin biçimde ulusal, muhtevada enternasyonal olması meselesi de buradan gelir. Proletarya kendisini ulusun asıl temsilcisi olarak, Marx’ın deyişiyle “sözcüğün proleter anlamıyla ulus” olarak konumlandırabildiği ölçüde, yani burjuvazinin ulusu temsil etme iddiasını geçersizleştirebildiği ölçüde enternasyonalizme destek vermiş olur. Enternasyonalizm ulusal olandan soyutlanmakla değil, onu burjuvaca olandan kurtarmakla mümkün olur. Örneğin bu toprakların devrimcisi Türklüğünden ve Kürtlüğünden soyutlandığı sürece değil, bunları devrimcilikle doldurduğu sürece dünya halklarının mücadelesine ve enternasyonalist bir proleter kültürünün inşasına katkıda bulunabilir.

Bu diyalektik bakışa sahip olmayanlar geçmişte pek çok yanlışa düştüler ve gelecekte de düşmeye devam edecekler. Bülent gibi “hangi vatan, kaçtı kaçı bizim” gibi milliyet ve mülkiyet temelli sorularla düşünenlerin, Türkiye’deki karmaşık ulusal soruna bir yanıt vermesini beklemek boşunadır. Kürtleri temsil etme iddiasındaki BDP’nin İstanbul’da, İzmir’de ve Türklere ait olarak bilinen diğer coğrafyalarda faaliyet yürütmesi ve buralarda önemli bir varlığının olması meselenin dar milliyetçi çerçeveden anlaşılmasını imkansızlaştırır. Her şeyi bir kenara bırakalım, İkinci Paylaşım Savaşı’yla birlikte vatan kavramının öne çıkmadığı tek bir devrim yokken ve Türkiye’de en geniş kitleselliğe ulaşmış iki sol örgütten biri yurtsever sıfatını, diğeri ise vatan kavramını siyasi mücadelelerinin önemli bileşenlerinden biri haline getirmişken, bir oturup düşünmek gerekir.

Asıl olan bütün uluslardan halkların anti-emperyalist ve anti-faşist örgütlenmesidir ve onlar bizimdi, sizindi demeden her yerde örgütlenme hakkına sahiplerdir. BDP’nin Türkiye’nin her yerinden Kürtleri ve Türkleri örgütlemesi nasıl meşruysa; vatanlarından kovulan Kürtler ülkeyi nasıl Türk toprağı, Kürt toprağı ayrımı yapmaksızın kendi vatanlarına dönüştürmüşlerse ve isyan bayrağını çekmişlerse, Marksist-Leninist’lerin de kendi memleketlerinden başlayarak bütün dünyayı bir memlekete dönüştürmeleri meşrudur.

Çünkü Türk biziz, Kürt biziz; nerede bir ezilen ve sömürülen var ise orayı bir vatana dönüştürmeye ve yoksulları örgütlemeye talibiz.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s