Solcular Çıldırmış Olmalı!

* Bu yazı 2009 yılında sendika.org’da yayımlanmıştı.
Ben politikleştikçe, rüyalarıma giren aksakallı dedelerle de aram açıldı. Eskiden kulağa hoş gelen nasihatlerini, artık çok sıradan ve gerici buluyorum. Başta yüzlerine söylemedim bunu, yaşlarına hürmet… Fakat ben siyasetle daha çok ilgilenir oldukça, baktım onların nasihatleri de politikleşmeye başladı. Bir zamanlar genelgeçer tavsiyelerde bulunan o dedeler, AB demokrasisinden, sivil toplumun öneminden filan bahsetmeye başladılar. Rüyalarda da mı rahat yok!

Üstelik herkes benim kadar şanslı değil. Bu liberal dedeler kaç solcuyu yolundan döndürdü kim bilir. Zombinin ısırığıyla zombiye dönüşen talihsiz insanlar gibiyiz. Nicelerimiz “gel, sana demokrasimi göstereceğim” vaadiyle kandırılıyor ve pek azımız sivil toplumun aslında o kadar da sivil olmadığından haberdar. Ne var ki, aksakallı liberal dedeler kimliklerini öyle çok fazla gizleyemiyor; hele ki halkın adaleti ya da bir isyan hareketi kurulu düzeni sarsmayagörsün, nur yüzlü dedelerin yüzü asılıyor aniden, meymenetsizleşiyorlar. Kimisinin sakalının takma olduğu anlaşılıyor. Dedelerin kullandıkları üslup da sertleşiyor. İçlerine Kenan Evren’in ruhu girmiş gibi konuşuyorlar. Ee, hani onlar faşizme karşıydı, hani darbe istemiyorlardı?

Demokrasinin bir beden küçüğü

Unutmak ne mümkün, 6 Aralık 2008 tarihinde, Atina’da bir polis 15 yaşındaki bir genci kurşunlayarak öldürdü. Ertesi gün, yüzyıl başının en şaşalı isyanlarından biri Yunanistan’da koptu. Üç haftadan fazla süren bu isyan, kitleleri politikleştirdi, dostla düşmanı birbirinden ayırdı ve pek çok gence sokak savaşını, çatışmayı öğretti. Üniversitelerde kurulan komitelerde özyönetim deneyimleri yaşandı. Eylem tüm bir halkı değilse bile, o halkın en dinamik, en gelecek vadeden kesimlerini egemenlere karşı savaştırmış ve kitlede kendi gücüne güven yaratmıştı. Yakın zamanda aramızdan ayrılan Aşık İhsani’nin deyişiyle, taban uyanmıştı ulan.

Gerçekten özgürlüğün tarafındaysanız ve ezilenler için demokrasi diyenlerdenseniz, zorbalığın karşısına dikilen bu isyan ve tüm hatalarıyla birlikte buradaki kısa ömürlü özyönetim çabaları size bir şeyleri ifade etmelidir. Hem de akla her geldiğinde yüreklerimizi çarpıtan, öylesine özlediğimiz bir şeyleri. Ama eğer demokrasi ve özgürlük sizin için takma bir sakalsa, Yunanistan’daki sarsıntı o sakalı sökebilecek kuvvetteydi.

İsyanın en hareketli günlerinde, Etyen Mahçupyan adlı aksakallı dede, 21 Aralık 2008’de Taraf’ta yayımladığı “Değerler Krizi” adlı yazısında, Yunanistan olaylarını ele aldı. Mahçupyan, isyanın bütün sosyo-ekonomik ve politik nedenlerini es geçiyor, olayların sorumlusu olarak “hazmedilmemiş bir serbestlik ortamında” yetişen yeni kuşakları gösteriyordu. Şımarıkça davranan bu genç kuşaklar, besbelli ki AB demokrasisine ve onun Mahçupyan’ın aşkla sevdiği devlet tarafından belirlenen sınırlarına aykırı hareket etmişlerdi. Devletin silahlı güçlerinin “toplumsal eylemler karşısında giderek pasifleş”mesinden yakınan aksakallı dede, “yeterince toplumsal derinlik kazanmadan kullanıma açılan değerlerin yozlaşabileceğini” söylüyordu.

Ben bu üslubu nereden hatırlıyorum diye düşündüm. Aklım 30 Ağustos 1982’ye gitti. Darbe yıllarına ait, sonradan çok da ünlü olacak bir aforizma çınladı beynimde: “1961 Anayasası bize bol geldi, 12 Eylül’e bu bolluk içinde oynaya oynaya geldik.” Elbette o darbecinin melun cümlesi! Alın size takma bir sakal: Liberal, direniş zamanlarında dilini keskinleştirip saflaşır. Ne de olsa, özel mülkiyet canın yongasıdır! Hal böyle olunca, demokrasi talebinin yerini, devletin silahlı güçlerinin pasif kalmasını istemeyen, bazı demokratik hakların şu güzelim ortamı bozar hale geldiğini savunan faşizan bir dil alır. Liberalin dili darbecinin diline dönüşür. 12 Eylül’den sonra yazılmış ve görevi genç kuşakları “ehlileştirmek” olan bir Vatandaşlık Bilgisi kitabında da denildiği üzere, 1950 sonrasının çok partili sisteminde “bazı hürriyetlerin kullanılmasında çeşitli istismarlar” olmuştur. Mahir Çayanlar, Ulaş Bardakçılar filan, hep o sebepten yani…

Apolitikleştirici dile dikkat. Sınıf mücadelesi gördüğünüz üzere pek öyle sınıfla ilgili bir şey değil bu liberal düşünme biçiminde. İstismar var, şımarıklık var. Hele ki Avrupa Birliği üyesi, gelişmiiiş, demokratiiik bir ülkedeki düzene baş kaldırmak için o ülkenin solcularının çıldırmış olması gerekiyor. Ya da Mahçupyan’ın aklı bu kadarına kesiyor. Liberal, bir yandan egemen sınıfın güçlerine “biraz aktif olun” çağrısı yaparken, diğer taraftan da harıl harıl apolitikleştirmeye uğraşıyor. Yunan gençlerinin işsizlik korkusunu, üniversitelerinin özelleştirilecek olması gibi nedenleri geçelim; bunlar besbelli Mahçupyan’a bir şey ifade etmeyecekti. Ama ortada 15 yaşında bir çocuğun kurşunlanmış olması gibi meşru bir zemin varken, insanların yaşama hakkına sahip çıkışlarını şımarıklığa bağlamak, devletin yanında saf tutmak ve halk düşmanlığına soyunmak demektir. Mahçupyan demokrasi reyonundan bizlere daha küçük beden demokrasiler ya da deli gömlekleri uygun görüyor ama kusura bakmasın; hem akıl sağlığımız yerinde, hem de 12 Eylül işkencehanelerinde verdiğimiz kiloyu yavaş yavaş geri alıyoruz.

İç mihraklar

Biliyorsunuz, kapitalizm çok güzel bir düzen. Müthiş. Bazı sorunları yok değil ama, bunların hepsi barışçıl demokrasi mücadelesiyle çözülebilecek türden, arızi unsurlar. Mülkiyet düzenindeki genel bir çarpıklığa işaret etmiyorlar. Ama bazen geçici kriz dönemlerinde insanların psikolojisi sorunlu olabiliyor. Derin bir karanlığa düştükleri bu zamanlarda, ne yazık ki bu güzel düzene olan inançları da azalıyor. Kimisi Mahçupyan’ın dediği üzere şımarıyor, kimisi depresyona giriyor ya da sağa sola saldırıyor. Özetle sorun temelde psikolojik, zihinsel bir sorun. Bu tür insanları kullanmakta olan bazı iç mihraklar da, onları alıyor, Marksizm, anti-emperyalizm deyip dogmatik bir inanç sistemiyle kandırıyor, ölüme gönderiyor.

İşte kafası ortalama düzeyde çalışan bir liberalin düşünce biçimi. Ve ne yazık ki Ahmet Altan da bunlardan birisi. Nitekim, 28 Nisan 2009 tarihli “Karmaşa” başlıklı yazısında, benim yukarıda özetlediğimden çok farklı şeyler yazmamış. Kontrgerilla tarafından öldürülen ama öldürülmeden önce saatlerce çatışarak teslim olmayan bir şehir gerillası hakkında kalem oynatmış Altan. “Böyle büyük altüstlerin yaşandığı dönemlerde insanlara ‘bunaltıcı’ gelen hayatın ‘bireysel terörü’ kışkırttığı”ndan yakınıyor o da. “Bu tür insanları bulup onları eylemlere sevk etmekte mahir birilerinin, bu ‘ölüme yakın, hayata uzak’ çaresizleri” ölüme gönderdiğini düşünüyor. İç mihraklar! 12 Eylül darbecilerinin de korkulu rüyasıydı bunlar. Şu güzel ortamı bozuyorlardı. Halbuki Türkiye’de demokrasi gelişiyor değil mi “sayın” Altan? 10 milyon işsizi ve polis kurşunuyla ölenleri saymazsak, bu gelişmekte olan demokraside Altan’ın tırnak içindeki solcularının silaha başvurması delilikten başka bir şey değil.

Alın size liberalin dilinin darbecinin diline dönüştüğü bir an daha! Ne demiştik yukarıda: Sınıf muhalefetiyle, direnişle karşılaştığı an demokrasicilik oyunu sona eriyor bunlarda, ruh hastalarına ve onları ayartan yapılara karşı savaşan kahraman devletin koynuna giriveriyorlar. Hangimiz tahmin ederdi Ahmet Altan’ın nemrut Milli Güvenlik hocalarının ağzından konuşacağını? 12 Eylül cuntasının lafızlarını tekrar etmeye başlayacağını?

Bir örnek verelim de, iyice anlaşılsın bunların demokratlığının sınırları.

Türkiye’deki faşist cuntanın darbenin ardından giriştiği işlerden birisi de eğitim programlarında toplumu sindirmeye yönelik bir değişiklik yapmaktı. Füsun Üstel, Makbul Vatandaş’ın Peşinde adlı kitabında bu sürecin harika bir anlatımını sunuyor: 1985 yılında kabul edilen Ortaokul Programı, millet ve din vurgusunu arttırıp Türk-İslam sentezini güçlendiriyor, iç ve dış mihrakların Türkiye üzerindeki “emellerinden” bahsederek bu oyunlara gelmememizi salık veriyordu. Liberallerin AKP’si de işte bu sürecin ürünüdür ve darbeye minnettardırlar.

İşte bu doğrultuda yazılan milli güvenlik kitaplarından birinde, örgütlü mücadeleye katılanlardan bahsedilirken bakın nasıl bir tasvir kullanılıyordu: “Aile içi geçimsizlikler, ekonomik sıkıntılar, manevi boşluk, eğitimsizlik gibi etkenler, gençlerin terör odaklarının içine girmesine sebep olmaktadır.” (Üstel, 2004; 305)

Bak sen! Devrimciler ya depresyonda, ya ekonomik ‘sıkıntı’ çekiyorlar ya da eğitimsizler. Yani kesinlikle siyasal ya da sınıfsal bir dertleri yok. Tarih, darbecileri ve onların papağanlarını yalanlıyor. Geçmişte katlettikleri ve hala katletmeye devam ettikleri pek çok devrimci, devletin kendi eliyle beslediği paramiliterlerden bin kat daha eğitimli ve bilinçliydi. Önderlerimizin pek çoğu yoksul işçi ailelerinden değil, hali vakti nispeten yerinde küçük burjuva ailelerden gelmişlerdi, üniversite mezunuydular ve yaşamayı da ölesiye seviyorlardı. Yüzünü bile görmedikleri insanlar için ölüm oruçlarında düşecek kadar hayata bağlıydılar onlar. Liberallerin bilmediği bir erdem.

Kör gözlere, sağır kulaklara biteviye konuşmak değil benim derdim. Ama mücadelede halkın yanında saf tutacak olanlarla, ezenin yanında saf tutacak olanlar, demokrasinin dilini konuşanlarla baskının dilini konuşanlar arasına bir çizgi çekmek önemli. Asıl gerileme bu çizginin bulanıklaştığı, devrimci izinin darbeci izine karıştığı zamanlarda yaşanır. Aksakallı dedeler de böyle ortamlarda peyda olup rüyalarımıza sızmaya çalışırlar.

Ama rüyalarımız bizim, elbet bu vatan da bizim olacak.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s