Liberalin Düş Dünyası

* Bu yazı 2009 yılında sendika.org’da yayımlandı.

Şimdi bir liberalin zihnine doğru kısa bir yolculuğa çıkacağız. Türkiye’deki sınıf mücadelesinden ne anladığını, işine gelenleri görüp, gelmeyenleri nasıl reddettiğini göreceğiz. Kapitalizmde ilericilikler keşfetmek ve egemenlere yanaşmak için yanıp tutuşurken, bir yandan da ona karşı sözde eleştirel bir tavır alarak ruhunu nasıl kurtarmaya çalıştığını izleyeceğiz.

Öncelikle liberalin hayal dünyasında nasıl bir devlet tasavvuru olduğuna bakalım: Kötü askerler ve bürokratlar var. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti 1923’te resmen ilan edilince iktidarı alıyorlar, günümüze değin bir daha da bırakmak bilmiyorlar. Bu asker ve bürokratlar Türkiye’deki sanayileşme, oligarşikleşme, yeni-sömürgeleşme süreçlerinden hiiç etkilenmeksizin Kemalist ideolojiyi sürdürmüşler. Burjuvaziye rahat nefes aldırmadıkları için de, iktidara bir türlü gelememiş bu burjuvazi, hep ezilmiş, hep horlanmış. Tam iktidara el uzatılmış: Cıs, darbe. Al sana laiklik, al sana başörtü yasağı, al sana milliyetçilik. Oysa burjuvazi ilericiymiş, kendince bir demokrasi getirecekmiş. E tabii bundan işçi de halk da yararlanacakmış. Olmamış. Şimdi AKP’nin elinde bu fırsat varmış.

Buna demokrasi mücahidi Adnan Menderes’i, 1970’lerin “anarşi ortamı”nı, 24 Ocak kararlarından bahsetmeden ve 12 Eylül’ü belli belirsiz kınayarak yapılmış bir Turgut Özal övgüsünü sos yapabilirsiniz. Ama manzara özetle bu. Liberal söylem aşağı yukarı böyle kurgulanmış, yani anlaması kolay. Görebileceğiniz üzere bu manzarada halk yok, işçi sınıfı yok, oligarşi yok, emperyalizm yok, bağımsızlık ve sosyalizm mücabelesi, mücadelezi, mücadelisi… Nasıl yazılıyordu?

Ahmet İnsel harikalar diyarında

Liberalizmin bu resmi tarihini Ahmet İnsel de Radikal İki’nin 15 Kasım 2009 sayısındaki yazısında kullanmış. Yazının başlığında “sol” kelimesi geçiyor ama (“AKP karşısında sol açılım ihtiyacı”), herhalde İnsel açıkça “devrimci” olarak andığı AKP’den bahsetmiyor olmalı diye düşünüyoruz. Fakat yazıyı okudukça içimizde bir şüphe büyüyor. Şöyle diyor İnsel:

“Bu partiyi (AKP’yi), bu anlamda “devrimci” olarak tanımlamak mümkün, çünkü artık olağanüstü durumlar yaratarak, sorunları akutlaştırarak hakimiyetlerini sürdürmek isteyen otoriter devlet elitleri zümresinin elinden iktidar olanaklarını alarak, siyasal rejimin liberal muhafazakarlık çerçevesinde normalleşmesi mücadelesini veriyor.”

Herhalde liberal tez yeterince açıktır: Otoriter devlet elitleri var, AKP ise “otantik burjuvazinin” (hmmmmm) değişim isteklerini yansıtıyor, yani burjuva devrimi yapmaya hazırlanıyor. Kendisi otoriter değil, hatta bu konuda İnsel çekine çekine, binbir şerh düşe düşe şöyle diyor: “Bazılarını ferahlatacaksa, buna bu topraklarda yeşeren muhafazakâr burjuva demokrasisi de diyebiliriz.” Sonra da hemen ekliyor: “Sosyalistlerin, radikal demokratların tasarladığı demokrasinin, burjuva demokrasisini dışlamadığını, onu içererek onu aştığını unutmamak koşuluyla.”

İnsel’in liberal hamlesi üç adımda ilerliyor: 1) Otoriterlere karşı muhafazakârlar devrimci olarak sunuluyor, 2) Elbette bu muhafazakârların aslında emekçiler ve işçiler için hiçbir şey yapmayacağının farkında olduğunu söylüyor (ne kadar sınıfsal, ne kadar Marksist!) ve 3) Muhafazakâr takısı bir çırpıda atılıp, AKP’nin burjuva devrimi yaptığı nihayet dillendiriliyor. Eh, burjuva demokrasisi otoriter elitizme yeğ olduğuna göre, elbette emekçilere de bir yararı olsa gerek diye düşünürken Ahmet İnsel bana göz kırpıyormuş gibi hissediyorum. Zaten o da gizli gizli sırtımıza vuruyor:

“Direniş Eski Rejim’in [Fransız Devrimi öncesindeki Ancien Regime’e gönderme yapıyor Fransa’da eğitim görmüş entelektüelimiz] direnişi. Eski Rejim’in havasının, yönetici sınıfının, kapıkullarının ve onların rant dağıtım mekanizmalarına bağlı olanların direnişi.”

Böylece kaşla göz arasında, aynı yazı içinde iki çelişkili düşünceyi savunuyor, hem ruhumuzu kurtarmış, hem de AKP’nin ilerici bir şeyler yaptığı hissini yaratmış oluyoruz. Zaten oligarşiye yedeklenen aydınların ehven-i şer taktiği böyle işliyor: Kimsenin işkenceleriyle, yağmalarıyla, gecekondu yıkımlarıyla, işsizlik rekoruyla, kadın cinayetleriyle gündeme gelen bir iktidarı öyle kayıtsız şartsız desteklemeye niyeti olmadığı için, acı ilacı şekere bulamak gerekiyor. Tamam AKP “muhafazakar” ve “kapitalist” amma, diğer taraf daha beter be kardeşim!

Burjuva devrimi değil; Oligarşi içi çatışma

İnsel’in bu anlattıkları –en hafif tabiriyle– yanlış. Anlattıklarının Marksist burjuva-demokratik devrim teorisinin dogmatik bir taslağı ve Türkiye’ye kaba bir uyarlanışı olması bir yana, açıkça gerçekleri görmezden geliyor ve gayrı-bilimsel davranıyor İnsel. Burada emperyalizm ve bağımlılık ilişkileri göz ardı ediliyor, çatışan işbirlikçi egemen sınıflardan bir tanesine taraf olmamız isteniyor.

Egemenler arasındaki bütün çatışmalarda, taraflar kendi tabanlarını geniş tutmaya çalışırlar. Çatışmanın halkın hiçbir çıkarına hizmet etmediği bu filler tepişmesi sırasında, kamuoyu oluşturmak için yurtiçindeki ve yurtdışındaki genel atmosferden yararlanılır, sahte histeriler yaratılır ve halkın özgürlüklerinin, çıkarlarının sınıf mücadelesinde değil de, egemenlerin elinde olduğu iddia edilir. Halk kendi kendine bir şey yapamaz, ancak bu taraflardan bir tanesinde huzuru bulabilir.

28 Şubat süreci bu bakımdan derslerle doludur. Oligarşinin ordu ve bürokrasi kanadı İslamcıları kendi çizgisine getirmek için önce büyük bir Şeriat histerisi başlatmış, buna uygun bir propaganda yürütmüş ve ardından kendisini yegâne kurtuluş olarak göstererek geniş kitleleri kendine yedeklemişti. Laik cumhuriyet, şeriatçıların elinden kurtulmuş, geleceğimiz teminat altına alınmıştı güya. Bu süreçte halk direnişlerinin odağında olan Susurluk skandalı, işsizlik, sınıf mücadelesi ve hatta İslamcı hareketin 12 Eylül’den sonraki yegâne kollayıcısının oligarşi olduğu unutulmuş, reformist ve Kemalist çevreler devlete yedeklenmişti.

Ergenekon oligarşi içi çatışmada ikinci perdedir. 28 Şubatta yapay olarak üretilen ve 2000’lerin ortalarına kadar sürdürülebilen “laiklik-şeriatçılık” çelişkisini AKP kendi lehine bugün “demokrat-darbeci” çelişkisine dönüştürebildi ve bu sayede liberal aydınları, reformistleri faşizme yedekledi ve hatta Kürt milliyetçiliğini tasfiye etme noktasına geldi. İki taraf da, birbirini alt etmek için her türlü kirli yöntemi, kadrolaşmayı, gizli dinlemeleri, kanal kapatmaları, el koymaları, yandaş kurumlara kaynak aktarmaları kullanmış olmasına karşın, AKP bu süreçten kazançlı çıkabildi. CHP ise laiklik silahının bu kadar çabuk elinden alınması karşısında şaşkın, şimdi şovenizme sarılmaktadır.

Ancak ilginç olan şudur: Oligarşi halklara karşı yürütülen faşist baskıdan ne bir geri adım atmış, ne özgürlük alanlarını arttırmış, ne refah sağlamış, ne de Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkını vermiştir. Halk karşıtlığının tümünde hemfikirdirler. Birbirleriyle çatışsalar da, ABD emperyalizmine ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinin çıkarlarına aykırı hareket edemezler. Buna paralel olarak, Türkiye’de Cumhuriyet tarihinin işsizlik rekorları kırılmış, gazete, dergi ve internet sansürleri katlanarak devam etmiş, zamlar ve özelleştirmeler hızlanmış, sendikacılar birbiri ardına tutuklanmış, devrimcilere yönelik işkence ve gözaltılar sürmüş, hem ordu hem de AKP “PKK’nin tasfiyesini” amaçladıklarını alenen dillendirmişlerdir. Peki, eldeki verilere bilimsel olarak baktığımızda, burada burjuva demokratik devrim nerededir? Hiçbir yerde. Çünkü emperyalizmin bu aşamasında burjuvazi devrim değil, pazar ve bağımlılık peşine düşmüştür. Burada olup biten, ülkedeki yağmadan kimin daha fazla pay alacağının kavgasıdır yalnızca. Halka, özgürlüklere, hatta asgari burjuva demokrasisine bile yer yoktur.

Liberal aydın demek, küçük-burjuva aydın demektir. O da sınıfsal özelliği gereği sürekli olarak halk dışında, sınıf mücadelesi dışında bir seçenek arayacak, bugün MGK’da yarın AKP’de, öbür gün emperyalizmin uygun gördüğü başka bir işbirlikçide ilerici bir yan keşfedecektir. Ne yazık ki hayal dünyasında ve yalanlarla yaşamaya mahkûm bir grup insandır onlar.

Bizler “AK tavşan”ın arkasından koşmayı ve faşizmin deliğine utangaç bir biçimde de olsa dalmayı reddediyoruz. Gericilik elbette türlü yalanlarla kendisini bir tür ilericilik, bir sonraki aşamaymış gibi sunmaya çalışacak, bizler de elbette onun maskesini yırtıp gerçeği göstereceğiz. Değişimi getirecek, zincirleri kıracak olan halkın öz gücüdür. İktidara yanaşarak, ondan umarak alınmış tek bir hakkımız yoktur, ne mutlu ki. Böyle de olmaya devam edecek.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s