Faşizm ve Aydınlar

*Bu yazı 2010 yılında sendika.org’da yayımlanmıştı.

Tarihin bu ucundan bakınca, geçmişte yaşananlar ne kadar da açık ve talihsiz görünüyor gözümüze. Hepimiz Nazizm’e destek veren entelektüelleri şaşkınlıkla karışık ayıplarız mesela. Alman halkının yaşadığı heyecan, umut ederek ve görmezden gelerek kendisini rejimin eline bırakışı bugün hayretle karşıladığımız olaylardan. Zaman değişip, faşizm yıkıldığında pişman olan entelektüellerin çoğunun sonradan söyledikleri bizi daha da şaşırtır: Yeni rejim kendilerine umutlu bir başlangıç gibi görünmüş ve ülkenin iyiliği için Hitler’i desteklemişlerdir.

Nasıl oluyordu da, dünyayı cehenneme çeviren bir iktidar karşısında böyle körleşilebiliyordu?

Tarih karşısında böyle şaşkınlığa düşme hakkımız var mı? Yoksa Alman faşizmine omuz veren küçük-burjuva entelektüelleri ayıplarken, ufak bir ayrıntıyı kaçırmış olabilir miyiz? Benim önerim aynaya bakmak olacak; Türkiyeli entelektüelin aynasına. Ben orada da farklı bir manzaranın olduğunu sanmıyorum. Halkı açlığıyla, yıkık kondusuyla yalnız bırakarak, bütün teorik cambazlıklarını faşizme sunan cüceleri bugün de görmek mümkün. Çözümlemelerimizi sonuna kadar götürmek ve şahadet parmağımızı onların yüzlerine de sallamak gerek.

Modifiye Faşizm

Küçük-burjuvaziyi değişik zamanlarda emperyalizme destek verirken görmek mümkün. Bunda küçük-burjuva entelektüellerin güce tapma ve hep gündemi belirleyenden yana olma özelliklerinin büyük etkisi var elbet. Ancak emperyalizmin rolünü de unutmayalım. Emperyalizm kendini âna ve mekâna uyarlayabilen, dönüştürürken dönüşen bir sistem. Devamlılığını tehditler ve fırsatlar karşısındaki esnek tavrına borçlu.

Mesela, düzenli ordu yöntemiyle sürdürdüğü mücadelesi gerilla karşısında yenilgiye uğrayınca, kendini koşullara adapte ederek kontrgerillayı oluşturdu. Sömürgecilik yöntemlerini geri çekip, yeni-sömürgeciliği benimsedi. Yine, Soğuk Savaş ideolojisini modifiye ederek, terörizm, demokrasi ve küreselleşme kavramlarıyla kendine taban yarattı.

Emperyalizmin bu kıvraklığı, elbette yeni-sömürgelerde işbirlikçilerinin kullandığı yöntemlere de yansıdı. Sömürge faşizmi de kendini devamlı yeni koşullara uyarlıyor. Kâh göstermelik bir demokrasi ile, kâh açılım demagojileriyle zihinlere çektiği operasyon, sendikalara ve halk örgütlenmelerine yönelik baskınlar, tasfiyeler ve infazlarla devam ediyor. Faşizmin özü burada değişmedi ama sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kimi eklemeler çıkarmalar yapıldı: Demokrasi sözcüğünü daha çok duyar olduk, kimileri de Kürt halkının özgürleşeceğine bizi inandırmak için kendini hırpaladı.

Malumunuz, bir ülkede işsizlik ve sefalet büyüdükçe, o ülkedeki semboller ve bayraklar da büyümeye başlar. Alman emperyalizmi Nazizm aracılığıyla kitleleri koca bir gamalı haç sembolü altında toplayabilmişti. Bizim ülkemizde ise durum biraz daha farklıdır. Nazizm gibi iç çelişkilerini azaltmış bir iktidar değil, kendi içinde sürekli çelişkiler ve çıkar çatışmaları olan, sürekli kriz yaşayan bir egemenler ittifakı vardır tepemizde: Oligarşi.

Tam da bu nedenle, sürekli olarak karşıt sembollerin birlikte büyüyüp küçüldüğüne tanık oluyoruz. Zaman zaman laiklik-İslamcılık, zaman zaman darbecilik-demokratlık şeklinde modifiye edilen bu seferberlikler, halkın kanını sömüren egemenler ittifakının kendi iç çelişkilerinde güçlenmek için yaptığı manevralar olarak algılanmalıdır. Bunların asıl başarısı, kendi çıkarlarının halkın da çıkarları olduğuna insanları inandırabilmeleridir.

Biraz da bu manevraların nasıl işlediğine bir bakalım.

Oligarşi-içi Çatışma ve Küçük-burjuva Entelektüel

Halk muazzam bir güç kaynağıdır. Nazım’ın dediği gibi, yıkan da yaratan da odur, onun elleri, aklı, onun ürettiği araçlardır. Bu nedenle burjuvazi halkı sömürürken, bir yandan da sürekli olarak halkın çıkarlarını savunduğunu ilan edecek, tabanını genişletecektir. Yaptığı her yayın, her güç gösterisi beynimize aynı mesajı gönderir: Tek alternatif benim!

Egemenler kendilerine bu tabanı yaratırken, kimi kültürel ve tarihsel kodlara başvururlar, kendilerine geçmişten semboller, olaylar ve liderler seçerek bir tarih yaratırlar. Bunun sonucunda, oligarşinin o kanadının temsil etmeye soyunduğu değerleri, kurumları ve anlayışları savunanlar, yavaş yavaş etkilenir, saflaşır.

Biraz yakından bakınca, manzara daha da ayrıntılı görünür. Çeşitli manevralar sonucunda egemenler halkın bir bölümünü kendilerine kazanırlar ama bu sürecin başını çeken, kanaat önderliği eden birileri hep olur. Bu rol de genellikle küçük-burjuva entelektüellere düşer. Bu entelektüeller çatışmada hangi kanada tabi olurlarsa, o kanadın sunduğu teoriyi derinleştirir, farklı yorumlarını üretir ve bu sayede seslendikleri kitleyi oligarşiye yedekleyebilirler.

Diyelim ki, oligarşi içindeki bir çatışmada ordunun yanında saf tutan entelektüel, ondan aldığı “Laik Cumhuriyet tehdit altında” mesajını derhal tarihsel-toplumsal bir söyleme oturtur: “Zaten cumhuriyet kurulduğundan bu yana, sürekli olarak dinci isyanlar gerçekleşmiş, gerek emperyalizmin oyunları gerekse de geçmişe özlem duyanlar tarafından sürekli olarak Cumhuriyet rejimi devrilmek istenmiştir. Ordu buna karşı yegâne güvencedir.”

Oligarşinin bir kesiminin söylemi bir kere oluşunca, farklı küçük-burjuva kesimler, kendi deneyimlerini ve bakış açılarını bunun içine katar, onu şekillendirirler. Örneğin bir grup sanatçı aydın, Sivas Katliamı’nı da Cumhuriyet rejimine yönelik bir tehdit gibi sunarak, bu konuda duyarlı olanları oligarşinin safına çeker. Başka gruplar, ‘döpiyesli Cumhuriyet kadını’ imgesini kullanabilirler. Bazıları da Cumhuriyet’in “aydınlanmacı değerlerini” katıştırarak akademi alanında bunu üretmeyi denerler.

Bu sayede bir hayli eklektik, kimi olguların hepten reddedildiği, çatışan fikirlerin bir arada ve aynı safta bulunduğu bir cephe yaratılmış olur. Kimisi Türkçülük üzerinden, kimisi ‘bölüneceğiz’ kaygısıyla, kimisi de şeriat karşıtlığından kendisini bu saflara atar. Bu ittifakın sonuçları çelişkilidir. Pek çok karşıt görüşlü insan geçmişin kanlı mirasını unutarak, kendisine işkence yapanları affederek oligarşiye tabi olur. Çünkü unutmazlarsa, affetmezlerse saf değiştirmek ve bedel ödemek zorunda kalacaklardır.

Ne var ki, egemenlerin bu kanadı da çelişkili ifadelere karşı çıkmayarak (ama destek de vermeyerek) cephesini mümkün olduğunca geniş tutar.

Tabii bunun bir de karşı tarafı var; orada da en az buradaki kadar ilginç şeyler oluyor.

Tıpkı laiklik sembolü altında kümelenen ve bunu anti-Amerikancılık, aydınlanmacılık üzerinden meşrulaştırmaya çalışan eski solcular gibi, AKP etrafında da darbe karşıtlığı ve demokrasi sembolleri üzerinden propaganda yapan eski solcu entelektüeller var ve bunlar da kendilerine bir tarih kurgulamış durumdalar. “Ülkede burjuvazinin bir türlü gelişmesine imkân vermeyen Kemalist devlet” teorisi yanlış, ama besbelli ki işe yarıyor.

Bu tez evvela 80 yıldır devletin mağdur ettiği kesimlerin öfkesini bir yöne aktarmakta oldukça başarılı oldu. AKP sanki oligarşiden ayrı ve ona karşı bir yapılanmaymış gibi muamele gördü ve daha iktidara geldiği andan itibaren mazlumu oynamaya başladı. Bunu demokrasi ve darbe karşıtlığı vurgusu izledi. Dengeler değişip AKP’nin temsil ettiği kesim oligarşi içinde güçlendikçe, bizim eski Marksist küçük-burjuvalarımız da teorilerini duruma uyarladılar, eski tezler sandıklardan çıktı.

Demokrat ve yurtsever kesimleri oligarşinin bu kanadı altında toplayan en güçlü tez, AKP’nin ülkeye ‘muhafazakâr burjuva demokrasisi’ getirdiği yönündeki tezdi. Marksizmde ‘burjuva demokrasisi’ olarak ifade edilen siyasi rejim biçiminin başına neden ‘muhafazakâr’ sıfatını eklemeye çalıştıkları ise besbelli. Önce Kemalist Kadro hareketiyle temeli atılan, daha sonra da Milli Demokratik Devrim hareketiyle geliştirilen ve halk dışındaki güçlere tapmanın en kolay yolu haline gelen bir teori bu. Dün ordu ve anti-emperyalizm modaydı, bugünse AKP ve küreselleşme. Alıp, değiştirip yeniden servis ediyorlar.

Eski solcular, kendi alışkanlıklarını, Marksist duyarlılıklarını ve jargonlarını da tamamen bir kenara koymadan AKP’ye yaranmanın teorisini yapıyorlar. Kendini zaman zaman sendika baskınları, demokrat siyasi partilerin kapatılması, devrimcilerin infaz edilmesi, linçler ve paramiliterlerin serbest bırakılması şeklinde gösteren faşizme, açıktan faşizm diyecek olurlarsa hiçbir şeyin değişmediğini ima edecekler çünkü. Kontrgerilla siyasetinin bu devletin ayrılmaz parçası olduğunu kötü bir kâbus gibi unutmak istiyorlar. Çünkü emperyalizmin de ne zamandır dilinden düşürmediği ‘değişim’ propagandasının temeli, her şeyin daha iyi gittiği yalanına dayanmakta.

Bu tezle ne kadar geniş bir kesimi AKP’ye yedekleyerek sahte umutlar dağıttıklarını görmek de ilginç: 28 Şubat darbesiyle öfke dolu İslamcılar, faşizmin mağdur ettiği demokratlar, ezilen ulusun yılgınları, Avrupa Birliği ya da ABD hayranı liberaller, reformist partiler, kimi sanatçılar ve aydınlar.

Tüm bunları gördükten sonra, Nazizme yanaşan entelektüeller bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Onların torunları burada, ülkemizde. Açlık sınırında yaşayan milyonlarca vatandaşın, mahallelerinde işsizlik ve yozlaşmayla boğuşan milyonlarca gencin saflarını terk edip, postunu Genelkurmay’ın ya da AKP genel merkezinin önüne serenler işte onlar. ‘Kültür Başkenti’ İstanbul’da yapılan kültür katliamının faillerine, gecekondu halkının zebanilerine destek verenler, siyaset okullarında zulmün kadrolarına ders anlatacak olanlar işte burada; her gün gazetelere yazıyor, televizyonlara çıkıyorlar.

Pek sevilen bir söz buraya tam uyar sanırım: “Geçmişlerini unutanlar, onu tekrar yaşamaya mahkûmdurlar.” O unutulan geçmiş, emperyalizmle ve faşizmle uzlaşmanın tarihidir. Onlarla uzlaşan, halkla çelişir.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s