Mısır’da İsyan Emperyalizmin Güdümüne Giriyor

* Bu yazı Şubat 2011 tarihinde haberfabrikasi.org‘da yayımlandı.


Tunus’ta yoksul bir gencin kendini yakmasının ardından başlayan isyanlar, domino etkisi yaratarak Kuzey Afrika’nın farklı ülkelerinde halkları harekete geçirdi. En önemli gelişmeler ise Mısır’da yaşanmakta: On binlerce insan otuz yıllık diktatör Mübarek’e karşı gösteriler yaparken polisle çatışıyor.

İsyanın daha fazla büyümeyeceğini uman emperyalizm, ilk günlerde isyana karşı olumsuz bir tavır takınarak Mübarek’e duyduğu güveni dillendirmişti. İsrail, Gazze ablukası sırasında Filistin halkına kan kustururken Mısır devleti onun en büyük yardımcısı olmuş ve Gazze halkının ihtiyacı olan gıda ve sağlık malzemelerini sınırdan geçirmeyerek halk nezdinde büyük bir güven kaybı yaşamıştı.

Oysa Mübarek’in emperyalistlerle arası iyiydi. İsyanın ilk günlerinde İsrail Başbakanı Netenyahu, “Mısır’ın bu protesto dalgasını aşacağını düşünüyorum,” demiş, Obama’nın danışmanı Joe Biden kendisine “Sizce Mübarek’in zamanı doldu mu?” diye sorulunca, şöyle yanıtlamıştı: “Hayır. Bence Başkan Mübarek’in halkın ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verdiği bir yöne doğru hareket etme zamanı geldi… Birkaç konuda Mübarek bizim müttefikimiz olmuştur… Ona diktatör diyemem.”

Besbelli ki, bir işbirlikçinin “demokrat” ya da “diktatör” olması, halka ve demokrasiye yönelik yaklaşımına göre değil, emperyalizme verdiği desteğe göre değişiyordu. İngiltere’nin eski başbakanı Tony Blair şöyle bir uyarı yapacaktı: “Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin değil.”, misal. Britanya hükümetinin eli kanlı başbakanı, Amerikan emperyalizmiyle birlikte Irak’ta 500 bin çocuğu açlıktan, 1 milyon insanı ise savaşta katlederek öldürdüğünü nasıl unutmuş?

Hillary Clinton isyanın henüz Mübarek’i tehdit etmiyormuş gibi göründüğü bir sırada şöyle demişti: “Değerlendirmemize göre Mısır hükümeti istikrarlıdır ve Mısır halkının meşru ihtiyaç ve çıkarlarına yanıt verme yolları aramaktadır.” Sanki işsizliğin %30’lara ulaştığı, açlığın ve çürümenin en yoğun şekilde yaşandığı, halk düşmanı bir ülkeden bahsetmiyor Clinton. Mısır halkına yanıt verme yolları arıyormuş Mübarek. Oysa onlarca kişi öldürülmüş ve yaralanmıştı Clinton bu lafları ederken.

Yalan söylemek yemek yemek gibi, tuvalete gitmek gibi gündelik işleri olmuş bunların.

Emperyalizm Ağız Değiştiriyor

Ancak Mısır’da protestolar durmadı. Giderek tabanını genişletti ve haberleşme kanalları aracılığıyla yayılarak dünya halkları nezdinde meşrulaştı. Halk sokakta isyan eder çatışırken, Mübarek’in suçları bir bir ortaya dökülüyor, otuz senelik diktatörlüğünün, İsrail’le olan ilişkilerinin savunulacak pek bir yanının kalmadığı anlaşılıyordu.

İsyan olmasa diktatörlüğünü dünyanın gözüne batmadan, halkını eze eze sürdürecek ve emperyalizmden destek almaya devam edecek olan Mübarek, artık emperyalizmin ayağına bağ olmaya başlıyordu. Mübarek’in varlığı isyanı kontrol altına almayı zorlaştırıyordu. Çatışmalar sürer ve halk daha da radikalleşirse, daha fazla kişiyi daha kanlı bir yöntemle bastırmak gerekecekti ki, bu da ABD’nin ve İsrail’in daha fazla teşhir edilmesi anlamına gelecekti.

Aslında önlem daha baştan alınmıştı. Emperyalizmin bir atı Mübarek ise, ikinci atı Mısır ordusuydu. ABD’nin Mısır’a yaptığı 1.3 milyar dolarlık yıllık askeri yardımı boşuna değildi. Mısırlı generallerin Kâbe’si kendi milletleri değil, bu bol ihaleli, bol hibeli ABD yardımıydı. Nitekim Mısır Genelkurmay Başkanı General Sami Enan, isyanın ilk günlerinde ABD’de talimat alıyordu. 28-29 Ocak gibi talimatları uygulamak üzere ülkesine döndü. Herhalde halkın dertlerini dinlemesi gerektiğini söylemiyordu talimatlar. İsyan radikalleşirse kontrolü ele alıp 1.3 milyar doların ve ceplerini dolduran maaşların hakkını versinler diyeydi.

Hem Mübarek’e destek vermenin hem de isyanı yatıştırmanın mümkün olmadığını gören emperyalizm Ocak’ın son günlerinden başlayarak ağız değiştirdi. Mısır ordusu tanklarını ve askerlerini sokaklara çıkardı ve ilginç bir şey yaşandı. Halk tankların üzerine çıkıyor, askerlerle kucaklaşıyordu. Böylece sokakların halkın elinden geri alınmasına ilişkin ilk adım atılmış oldu, hem de oldukça çatışmasız bir biçimde, halkla onu ezen orduyu sarmaş dolaş edip bütün dünyaya burjuva basın üzerinden mutlu mu mutlu görüntüler dağıtarak!

Tabii emperyalizm bununla yetinmedi. Obama dün bir açıklama yaptı: “Mübarek’le görüşmem sırasında kendisine açıkça, ‘barışçıl bir iktidar değişikliğinin, çatışmasız, düzenli ve anlamlı bir şekilde hemen başlaması’ gerektiğini belirttim” diyordu. Radikal’in haberi şöyle devam ediyor:

“Başından beri ABD yönetiminin şiddete karşı olduğunu belirten Obama, ’Mısır’da sokaklarda, tankların üzerinde pankartlar, birbirine sarılan asker ve göstericiler gördük‘ dedi. (Belli ki yüreğine su serpilmişti Obama’nın. y.n.) Mısırlı askerlere seslenen Obama, “İktidar değişikliğinin barışçıl olması amacıyla bu barış havasının devamının sağlanması önemli, bu yüzden de askerlerin bu yönde hareket etmeye devam etmeleri için çağrıda bulunuyorum,” diye konuştu.

Amerikan emperyalizminin başındaki kişi bunları söyler de Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı, Türkiye başbakanı Tayyip Erdoğan boş durur mu? Bütün isyan boyunca sessiz kalan Erdoğan’ın izlemesi gereken çizginin ne olduğu ancak Obama ile görüştükten sonra belirlendi. Ve dün yaptığı açıklamada şunları söyledi Erdoğan, bakalım benzerlikler dikkatinizi çekecek mi:

“Onun için diyorum halkın haykırışına son verecek insani taleplerine kulak verin, kulak verelim. Halktan gelen değişim anlayışını hiç tereddüt etmeden karşılayın. Açıkça söylüyorum, istismarcıların, kirli odakların, Mısır üzerine karanlık senaryoları olan kesimlerin inisiyatif almasına fırsat vermeden, Mısır’ın huzuru, güvenliği, istikrarı adına önce siz adım atın.”

“Mısırlı kardeşlerimize de sesleniyorum, tüm bu direniş sürecinde silahtan uzak, ama tarihinize, kültürünüze de sahip çıkın. Demokrasi ve özgürlük bir ulufe değil, insani bir haktır.”

Kendi ülkesindeki hapishaneleri aşırı kapasiteyle çalıştıran, insan hakları ve düşünce özgürlüğü indeksinde Türkiye’yi en sonlara götüren bir ülkenin başbakanı bu konuşan.

Türkiye’nin en büyük sadaka ağını kurmuş ve demokrasinin ulufe olmadığından bahsediyor.

Ama emperyalizm destekli çağrısı Mısır halkı üzerinde belirli bir etki yaratacağa benziyor. Böylece görevini yerine getirmiş olacak.

Gerçeğe Çağrı

Mısır’daki isyan, Mübarek’in gönderilmesi ve yeni bir hükümet kurulması üzerine odaklanırken, tuhaf bir şekilde emperyalizmin de odağı buraya kayıyor. “Mübarek gitmeli ve demokratik reformlar yapılmalı.” Burada bir aksilik yok mu?

İsyanın önderlikten yoksun olduğuna sık sık dikkat çekiliyor. Halk kitleleri Mübarek’ten nefret ediyorlar fakat yerine tam olarak neyin konulacağına ilişkin muğlak fikirlerden ötesi yok. Şu anda Mısır’daki hiçbir politik yapılanma, işbirlikçi Mısır ordusu hariç, geniş kitlelerin taleplerini etkili bir biçimde yönlendiriyormuş gibi görünmüyor. Hele ki halk isyanını zafere taşıyacak tek yol olan demokratik halk devrimi meselesini sırtlanan bir siyaset yok. Ve anlaşıldığı kadarıyla pek çok hareket ya Mısır Ordusu’na, ya emperyalizme ya da İslamcılığa bel bağlamış durumda.

Çok başlı bu halk hareketi kendi içinden Marksist-Leninist bir yapılanmayı çıkarır ve ordu ile halk arasındaki bu “samimiyet”in yanlış olduğuna dikkat çeker mi bilinmez. Ancak bu haliyle bakarsak ve “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemini düşünürsek, Mısır’da göstermelik bir hükümet değişikliğinin ardından neler olacağını tahmin etmek zor değil: İsyandan sonra kendine güveni yerine gelen ve daha fazla özgürlük elde etmek için örgütlenmesi mümkün olan kesimlerin ezilmesi, yeni bir baskı dalgasıyla emperyalizmin bölgedeki güvenliğinin sağlanması ve bunun diğer ayaklanmayı düşünen halklara ibret olarak sunulması.

Heyecanlı bir şekilde “Mısır devrimi”nden bahsediliyor. Sağda solda, Mısır Devrimi’nin klasik sol paradigmayı parçaladığına, silahlı devrimin gereksizliğinin kanıtlandığına yönelik yazılar dolaşıyor. Düne kadar parlamentarizmden ötesini göremeyen siyasi kafalar, bugün birden bire en ayaklanmacı, en radikal kesilerek, Mısır’daki isyanda kendilerini temize çekmeye çalışıyorlar. Nafiledir bunlar.

Bu bilinç erozyonu soldaki kararsızlığı, kendi teorisine yönelik güvensizliği de gösteriyor. Mısır’daki isyanı “devrim” olarak nitelendirenlerin pek çoğu, emeksiz ve bedelsiz bir devrim özlemlerini de dışarı vuruyorlar. Peki ama devrim böyle bir şey mi? Demek, Hindistan’da ve Sri Lanka’da ordular seferber edilip, MOSSAD ve CIA ajanları ulusal kurtuluş hareketlerine ve sosyalist gerillalara karşı katliam yapar, köy yakar ve on binlerce insanı toplama kamplarına tıkarken, besleme Mısır ordusu eşliğinde halk devrimi yapılıyor Mısır’da?

Emperyalizm için Mısır’ın şakası yok. ABD Mısır’ın ihracat ve ithalat açısından bir numaralı müttefiki. Buğday ve mısır açısından ülke ABD’nin en ticaret ortağı ülkelerden ve Mısır’ın tahıl ithalatının yarısı ABD’den sağlanmakta. Mısır’ın sahip olduğu Süveyş Kanalı’nın dünyanın petrol ticareti açısından muazzam bir önemi vardır ve günde 1.8 milyon varil petrol taşınan bu noktanın halk yanlısı ve dolayısıyla anti-emperyalist bir hükümetin eline geçmemesi için emperyalizm ağır bedeller ödetmeye hazırdır.

Dünyanın en büyük holdinglerinden biri olan Dubai World’ün perakende satış kolu olan Retailcorp’un müdürü Mısır ve Türkiye için şunları söylemişti: “Nüfusları 70 milyonun üzerinde olan Mısır’da ve Türkiye’de geleceği çok parlak olan piyasalar görüyoruz.” Doktora tezinde Adam Hanieh başka bir noktaya daha dikkat çekiyor: Mısır 1998-2006 tarihleri arasında Kuzey Afrika ve Körfez Ülkelerine (MENA) emperyalist sermayenin yaptığı yatırımın %28’ini kendine çekmiştir. Mısır emperyalistler için siyasal-stratejik bir üs olmasının yanında, tıpkı Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi bir yatırım ve ucuz işgücü merkezidir. Bu haliyle Mısır’ın yerli sermayesi ve ordusu, diğer körfez ülkeleri ve emperyalistlerle iç içedir ve bu statükonun bozulmaması için ellerinden geleni yapacaklardır.

Faşist baskı, katliam ve özelleştirmeler de dâhil.

Gerçekler Devrimcidir

Böyle demişti Lenin. Biz düşüncelerimizde gerçeği temsil edemezsek, gerçek kendini elbet dayatır. Mısır’da gerçekleşecek olan da budur. Belki şimdi yazacaklarım kimilerine ütopik gelecek yahut kimileri bunu sekter/ortodoks bulacak ama gerçeğin ne olduğunu yakında zaten göreceğiz.

Mısır’da “durum iyidir.” Halkın üzerinden atılan ölü toprağı, yalnızca Mısır halkına değil, bütün dünya halklarına yeniden daha fazla politize olma ve haklı bir davayı destekleme dürtüsü vermiştir. Mısır halkının öncü kesimleri de bu isyandan edindikleri ve edinecekleri deneyimle güçlenecek ve daha ileri adımlar atacaklardır elbette. Halk savaşını temel almış bir Marksist-Leninist örgütlenme bu adımların en önemlisidir.

21. yüzyıl bir ayaklanmalar yüzyılı olacak. Umuyoruz ki, insanlığın kurtuluş için önemli bir adım attığı, efsanevi bir yüzyıl olacak. Ancak ayaklanmayla oyun olmaz. Sonuca vardırılmayan, iktidarı ele geçirmeyen her ayaklanmanın ağır bir bedeli vardır. Ve bu ödenecek bedellere ideolojik olarak daha şimdiden hazır olunmazsa, “devrim imkânsızmış, güzeldi ama bir hayaldi” denilerek öbür uca savrulmak söz konusu olur.

Evet devrime ve isyana hasretiz. Çünkü devrim dünyanın en güzel şeyidir. Ama emek-değer teorisini akıldan çıkartmamak gerek: Özgürlük dünyanın en güzel şeyidir çünkü ancak yüzbinlerce, milyonlarca can bedeli, emek, kan, ter, acı ve mutlulukla ulaşılabilir ona. Ancak yüzbinlerce kafa, el, kalem, silah bu amaç için düşünür, çalışır, işler, emek harcar ise kıymetli olur özgürlük ki, bu yüzden ondan daha zor başka bir şey de yoktur dünyada.

Murat Belge, Bir İşbirlikçi

Murat Belge’nin yazılarında ahlak, doğruluk ya da bilgi aramayı ben çoktan bıraktım. Bir ibret belgesi olarak okuyorum yazdıklarını. Bir insanın neye dönüşebileceğini gösterir bir ibret belgesi. 29 Ağustos 2010 tarihli Taraf yazısı da, işte böyle bir metin.

Böyle diyorsak da, yazıda ilginç bir şey yok: Taraf gazetesinin bir sola, bir Kürt hareketine, bir de oligarşinin öte kanadına karşı verdiği mevzi savaşının yazılarından biri. Bu kez hedef tahtasında Belge’nin deyimiyle “adı “Türkiye Halk Kurtuluş…” diye başlayan irili ufaklı çeşitli örgütler” var.
Yani 1960’ların 70’lerin devrimcileri, yani tarihimiz.

Bugün “o irili ufaklı çeşitli” örgütlerin militanlarının çoğu yaşamıyor. Dolayısıyla Murat Belge’ye yanıt veremezler. Kimisi bir özel harekâtçı tarafından kurşunlandı, kimisi bir MİT ajanı tarafından işkencede katledildi, kimisi Cumhurbaşkanı onayıyla darağacında sallandı. Artık ölüler.
Ama Murat Belge yaşıyor. En azından bedeni.

Belge yazısında 1960’lardaki devrimci yapıların tarihini çarpıtarak aktarıyor ve devrimci hareketlerin 12 Marttan sonraki tutumlarından bahsetmeyip entelektüel ahlaksızlığa başvuruyor. En iyi bildiği iş: Geçmişi birkaç cümleyle özetleyip, yazıyı öyle bir yerinde kesiyor ki, okur Türkiye’nin tarihindeki sol hareketlerin, hele bilhassa adı “Türkiye Halk Kurtuluş…” diye başlayanların orduya sırtlarını yasladıklarını sanacak.

Çünkü Belge 1960’ların ordusunun bugünden farkını, içindeki küçük-burjuva unsurları ve faşist unsurları, bunların arasındaki çelişkileri anlatırsa, devrimcileri karalayamayacak. Ya da örneğin Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin, 12 Mart 1971 darbesinden 3 gün sonra yayımladığı bildiriye referans verse yazısının inanırlığı kalmayacak:

Oynanan son oyunla birlikte ülkemizde faşizm adım adım tezgahlanmaktadır. Ordu ve bütün devlet kurumlarındaki küçük-burjuva radikallerini yeni tasfiyeler beklemektedir” demişti adı Türkiye Halk Kurtuluş… diye başlayan o örgüt.

Bütün bunları sonra nereye bağlıyor Belge? “Kemalist darbeciyle Bolu’ya yolculuk yapmakta bir sakınca görmeyenler, sivil iktidarın 12 Eylül Anayasası’nda ciddi gedik açacak değişikliğini onaylamak üzere mahallelerindeki sandığa gitmeyi çok görüyorlar.” İşte bakla çıktı ağızdan: Asker-Sivil demagojisi içinde, devrimcileri askerlerle omuz omuza göstermeye çalışan o bunak ideoloji çıktı meydana!

Murat Belge’de fena bir unutkanlık başlamış. Daha bu yazıyı yazmadan üç gün önce hangi mekânda, kimlerle olduğunu unutuyor Belge. Hangi karşı-devrimcilerle, hangi sermaye işbirlikçileriyle kimlere akıl verdiğini unutuyor. Sonra sağa sola ilericilik dersi, akrabalık dersi vermeye çalışıyor.

Dedik ya, şehitlerimiz MİT‘in, Özel Harekatın kurşunlarıyla vuruldukları için Murat Belge’ye yanıt veremezler diye. Neyse ki biz varız. Açıyoruz 26 Ağustos 2010 tarihli gazeteyi. Şöyle yazıyor: “Gül’den “Kürt sorunu” zirvesi”. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 19 “aydın”ı etrafına toplamış, Kürt hareketinin nasıl ezileceğini, Kürt halkının nasıl daha etkin bir biçimde sömürüleceğini danışmaya karar vermiş. Bakalım o 19 aydının içinde kimler varmış:

* Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş
*
Eski Özel Harp Dairesi Subayı Güvenlik Uzmanı Mete Yarar
ve
*
Eski Birikimci Yeni Liberal Murat Belge

İşte işbirlikçi aydının manzarası bu kadar net.
Özel harekatçılarla, MİTçilerle, Cumhurbaşkanlarıyla aynı masaya oturup devlete akıl ver, sonra gel devrimci mücadeleye en değerli varlığını, yani canını veren insanlara paragraf paragraf sövgüler yaz, onları işbirlikçilikle suçla.

Yazının başında da demiştim ya, bu adamda ahlak, doğruluk ve hakikat aramayı çoktan bıraktım ben. Sanırım kendisini okumayı da bırakacağım. En son başbakanın Erdal Eren’e ağladığının ertesi günü, 17 yaşındaki Abdullah Akçay cezaevinde öldüğü zaman bu kadar bulanmıştı midem çünkü.

Liberalin Dili Çataldır

* Bu yazı 2009 tarihinde sendika.org’da yayımlanmıştı.

Kuzey Amerika yerlileri sakin bir söylenişi olan ama insanın içine oturan sözler etmekle ünlüdürler. Yerlilerin uğradıkları katliamları en güzel tarif eden sözlerden biri, herhalde şudur: “Beyaz adam güzel konuşuyor, ama dili çatallı.” Öyle pek boş bir söze benzemiyor bu, tarihten ve acıdan damıtıldığı besbelli.

Beyaz adamlar hala güzel konuşuyorlar bugün. Hala vaat ediyorlar, umut satıyorlar. Ama ben taa buradan görüyorum: Amerikan yerlilerine kendi vatanlarını zindan eden o çatal dili, tarihsel ve sınıfsal bir miras olarak devralmışlar. Ne kadar saklamaya uğraşsalar da, biz o dilin bağlı olduğu enseyi çok iyi tanıdık artık.

Ahmet Altan, 15 Ekim 2009 tarihli “Tarihin içinde” başlıklı yazısında 12 Eylül faşizminin ekonomi politikasını işte bu çatal dille savunuyordu:

Özal, iktidarının ilk kırk gününde Cumhuriyet’in neredeyse bütün “ekonomik” yasaklarını kaldırıp atmıştı. “Türkiye’de dövizin serbest bırakılmasının” ülke ekonomisini batıracağı söyleniyordu. İthalatın önündeki yasakların kalkmasının ekonomiyi altüst edeceği iddia ediliyordu. “Telsiz kanunu” değişirse ülke casusların eline geçecek sanılıyordu. Yasaklar kalktı, ekonomi kanatlanıp uçtu. Hepsinin “devletin ve bürokrasinin” gereksiz korkularının yarattığı anlamsız yasaklar olduğu anlaşıldı.

Günümüzde 12 Eylül’ün neden yapıldığını, bu faşist darbenin yerel ve uluslararası bağlamının ne olduğunu bilmeyen kaldı mı?

Birisi Ahmet Altan’a Şili’de Pinochet’nin faşist darbesini ve bu darbenin ekonomi politikasını anlatsın. Özgürlük ve demokrasi için ayaklanmış halkın postallarla ezilmesinin hemen ardından, Dünya Bankası kontrolünde gerçekleşen ekonomik “reformu”, işsiz kalan milyonları anlatın Altan’a.

Birisi Ahmet Altan’a Turgut Özal’ın 1970’lerin başında Dünya Bankası’nda çalıştığını söylesin lütfen. Darbenin hemen ardından, Özal’ın bizzat Kenan Evren tarafından ekonominin başına geçirildiğini de Evren’in elini öperek darbeden önce kabul edilmiş bulunan 24 Ocak kararlarını uyguladığını anlatsın.

Darbeden sonra Türkiye İşveren Sendikası başkanı, işadamı Halit Narin’in işçileri kastederek, “şimdiye kadar onlar güldü, biz ağladık; artık biz güleceğiz” dediğini ve gerçekten de çok güldüklerini, çok eğlendiklerini de söyleyiverin Ahmet Altan’a.

Anlatın Ahmet Altan’a: “Devletin ve bürokrasinin” kendi eliyle 1983 yılında Özelleştirme İdaresini kurduğunu ve burada alınan kararları uygulamak için binlerce işçiyi, sendikacıyı, devrimciyi tutukladığını, gözaltında kaybettiğini, işkenceyle öldürdüğünü anlatın.

Birisi Ahmet Altan’a ekonomi ve politikanın ayrılmadığını öğretsin. Kenan Evren’in ekonomi alanındaki yansımasının Turgut Özal olduğunu ve onun aldığı kararların, “kanatlandırıp uçurduğu” ekonominin faşist bir rejimin ekonomisi olduğunu; bunun bedelini kanıyla, açlıktan ölerek ödeyenin de Türkiye halkları olduğunu anlatsın birisi.

Ahmet Altan’a söyleyin: Bugün kendinden geçerek övdüğü AKP, 12 Eylül’ün ekonomi politikasını uyguluyor ve başarısını polise, baskıya, sansüre borçlu. Çataldil Ahmet Altan’a faşizmin ekonomisini desteklemenin, onu göklere çıkarmanın faşist politikayı alkışlamak olduğunu ve bunun özgürlükçülükle yakından uzaktan ilgisi olmadığını anlatın.

Ama bu kadarla da kalmayın.

Birileri Ahmet Altan’a bizi özgürlük mücadelesinden hiçbir darbenin, hiçbir yalanın, hiçbir çatal dillinin döndüremeyeceğini de söylesin. Aksine, hepsini tarihe gömdü mücadele. Bugün Pinochet’nin ve Kenan Evren’in isimleri bir küfür gibi ağzımızda, kurdukları aşağılık düzenin şakşakçılarına tarih yer bile ayırmadı, unutuldular.

Bazı isimlerse mıh gibi aklımızda. Tıpkı bazı tarihleri, bazı zaferleri ve bazı yenilgileri hiç unutmadığımız gibi.

Birisi Ahmet Altan’a Güler Zere’nin ölmekte olduğunu hatırlatsın…

Liberalin Düş Dünyası

* Bu yazı 2009 yılında sendika.org’da yayımlandı.

Şimdi bir liberalin zihnine doğru kısa bir yolculuğa çıkacağız. Türkiye’deki sınıf mücadelesinden ne anladığını, işine gelenleri görüp, gelmeyenleri nasıl reddettiğini göreceğiz. Kapitalizmde ilericilikler keşfetmek ve egemenlere yanaşmak için yanıp tutuşurken, bir yandan da ona karşı sözde eleştirel bir tavır alarak ruhunu nasıl kurtarmaya çalıştığını izleyeceğiz.

Öncelikle liberalin hayal dünyasında nasıl bir devlet tasavvuru olduğuna bakalım: Kötü askerler ve bürokratlar var. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti 1923’te resmen ilan edilince iktidarı alıyorlar, günümüze değin bir daha da bırakmak bilmiyorlar. Bu asker ve bürokratlar Türkiye’deki sanayileşme, oligarşikleşme, yeni-sömürgeleşme süreçlerinden hiiç etkilenmeksizin Kemalist ideolojiyi sürdürmüşler. Burjuvaziye rahat nefes aldırmadıkları için de, iktidara bir türlü gelememiş bu burjuvazi, hep ezilmiş, hep horlanmış. Tam iktidara el uzatılmış: Cıs, darbe. Al sana laiklik, al sana başörtü yasağı, al sana milliyetçilik. Oysa burjuvazi ilericiymiş, kendince bir demokrasi getirecekmiş. E tabii bundan işçi de halk da yararlanacakmış. Olmamış. Şimdi AKP’nin elinde bu fırsat varmış.

Buna demokrasi mücahidi Adnan Menderes’i, 1970’lerin “anarşi ortamı”nı, 24 Ocak kararlarından bahsetmeden ve 12 Eylül’ü belli belirsiz kınayarak yapılmış bir Turgut Özal övgüsünü sos yapabilirsiniz. Ama manzara özetle bu. Liberal söylem aşağı yukarı böyle kurgulanmış, yani anlaması kolay. Görebileceğiniz üzere bu manzarada halk yok, işçi sınıfı yok, oligarşi yok, emperyalizm yok, bağımsızlık ve sosyalizm mücabelesi, mücadelezi, mücadelisi… Nasıl yazılıyordu?

Ahmet İnsel harikalar diyarında

Liberalizmin bu resmi tarihini Ahmet İnsel de Radikal İki’nin 15 Kasım 2009 sayısındaki yazısında kullanmış. Yazının başlığında “sol” kelimesi geçiyor ama (“AKP karşısında sol açılım ihtiyacı”), herhalde İnsel açıkça “devrimci” olarak andığı AKP’den bahsetmiyor olmalı diye düşünüyoruz. Fakat yazıyı okudukça içimizde bir şüphe büyüyor. Şöyle diyor İnsel:

“Bu partiyi (AKP’yi), bu anlamda “devrimci” olarak tanımlamak mümkün, çünkü artık olağanüstü durumlar yaratarak, sorunları akutlaştırarak hakimiyetlerini sürdürmek isteyen otoriter devlet elitleri zümresinin elinden iktidar olanaklarını alarak, siyasal rejimin liberal muhafazakarlık çerçevesinde normalleşmesi mücadelesini veriyor.”

Herhalde liberal tez yeterince açıktır: Otoriter devlet elitleri var, AKP ise “otantik burjuvazinin” (hmmmmm) değişim isteklerini yansıtıyor, yani burjuva devrimi yapmaya hazırlanıyor. Kendisi otoriter değil, hatta bu konuda İnsel çekine çekine, binbir şerh düşe düşe şöyle diyor: “Bazılarını ferahlatacaksa, buna bu topraklarda yeşeren muhafazakâr burjuva demokrasisi de diyebiliriz.” Sonra da hemen ekliyor: “Sosyalistlerin, radikal demokratların tasarladığı demokrasinin, burjuva demokrasisini dışlamadığını, onu içererek onu aştığını unutmamak koşuluyla.”

İnsel’in liberal hamlesi üç adımda ilerliyor: 1) Otoriterlere karşı muhafazakârlar devrimci olarak sunuluyor, 2) Elbette bu muhafazakârların aslında emekçiler ve işçiler için hiçbir şey yapmayacağının farkında olduğunu söylüyor (ne kadar sınıfsal, ne kadar Marksist!) ve 3) Muhafazakâr takısı bir çırpıda atılıp, AKP’nin burjuva devrimi yaptığı nihayet dillendiriliyor. Eh, burjuva demokrasisi otoriter elitizme yeğ olduğuna göre, elbette emekçilere de bir yararı olsa gerek diye düşünürken Ahmet İnsel bana göz kırpıyormuş gibi hissediyorum. Zaten o da gizli gizli sırtımıza vuruyor:

“Direniş Eski Rejim’in [Fransız Devrimi öncesindeki Ancien Regime’e gönderme yapıyor Fransa’da eğitim görmüş entelektüelimiz] direnişi. Eski Rejim’in havasının, yönetici sınıfının, kapıkullarının ve onların rant dağıtım mekanizmalarına bağlı olanların direnişi.”

Böylece kaşla göz arasında, aynı yazı içinde iki çelişkili düşünceyi savunuyor, hem ruhumuzu kurtarmış, hem de AKP’nin ilerici bir şeyler yaptığı hissini yaratmış oluyoruz. Zaten oligarşiye yedeklenen aydınların ehven-i şer taktiği böyle işliyor: Kimsenin işkenceleriyle, yağmalarıyla, gecekondu yıkımlarıyla, işsizlik rekoruyla, kadın cinayetleriyle gündeme gelen bir iktidarı öyle kayıtsız şartsız desteklemeye niyeti olmadığı için, acı ilacı şekere bulamak gerekiyor. Tamam AKP “muhafazakar” ve “kapitalist” amma, diğer taraf daha beter be kardeşim!

Burjuva devrimi değil; Oligarşi içi çatışma

İnsel’in bu anlattıkları –en hafif tabiriyle– yanlış. Anlattıklarının Marksist burjuva-demokratik devrim teorisinin dogmatik bir taslağı ve Türkiye’ye kaba bir uyarlanışı olması bir yana, açıkça gerçekleri görmezden geliyor ve gayrı-bilimsel davranıyor İnsel. Burada emperyalizm ve bağımlılık ilişkileri göz ardı ediliyor, çatışan işbirlikçi egemen sınıflardan bir tanesine taraf olmamız isteniyor.

Egemenler arasındaki bütün çatışmalarda, taraflar kendi tabanlarını geniş tutmaya çalışırlar. Çatışmanın halkın hiçbir çıkarına hizmet etmediği bu filler tepişmesi sırasında, kamuoyu oluşturmak için yurtiçindeki ve yurtdışındaki genel atmosferden yararlanılır, sahte histeriler yaratılır ve halkın özgürlüklerinin, çıkarlarının sınıf mücadelesinde değil de, egemenlerin elinde olduğu iddia edilir. Halk kendi kendine bir şey yapamaz, ancak bu taraflardan bir tanesinde huzuru bulabilir.

28 Şubat süreci bu bakımdan derslerle doludur. Oligarşinin ordu ve bürokrasi kanadı İslamcıları kendi çizgisine getirmek için önce büyük bir Şeriat histerisi başlatmış, buna uygun bir propaganda yürütmüş ve ardından kendisini yegâne kurtuluş olarak göstererek geniş kitleleri kendine yedeklemişti. Laik cumhuriyet, şeriatçıların elinden kurtulmuş, geleceğimiz teminat altına alınmıştı güya. Bu süreçte halk direnişlerinin odağında olan Susurluk skandalı, işsizlik, sınıf mücadelesi ve hatta İslamcı hareketin 12 Eylül’den sonraki yegâne kollayıcısının oligarşi olduğu unutulmuş, reformist ve Kemalist çevreler devlete yedeklenmişti.

Ergenekon oligarşi içi çatışmada ikinci perdedir. 28 Şubatta yapay olarak üretilen ve 2000’lerin ortalarına kadar sürdürülebilen “laiklik-şeriatçılık” çelişkisini AKP kendi lehine bugün “demokrat-darbeci” çelişkisine dönüştürebildi ve bu sayede liberal aydınları, reformistleri faşizme yedekledi ve hatta Kürt milliyetçiliğini tasfiye etme noktasına geldi. İki taraf da, birbirini alt etmek için her türlü kirli yöntemi, kadrolaşmayı, gizli dinlemeleri, kanal kapatmaları, el koymaları, yandaş kurumlara kaynak aktarmaları kullanmış olmasına karşın, AKP bu süreçten kazançlı çıkabildi. CHP ise laiklik silahının bu kadar çabuk elinden alınması karşısında şaşkın, şimdi şovenizme sarılmaktadır.

Ancak ilginç olan şudur: Oligarşi halklara karşı yürütülen faşist baskıdan ne bir geri adım atmış, ne özgürlük alanlarını arttırmış, ne refah sağlamış, ne de Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkını vermiştir. Halk karşıtlığının tümünde hemfikirdirler. Birbirleriyle çatışsalar da, ABD emperyalizmine ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinin çıkarlarına aykırı hareket edemezler. Buna paralel olarak, Türkiye’de Cumhuriyet tarihinin işsizlik rekorları kırılmış, gazete, dergi ve internet sansürleri katlanarak devam etmiş, zamlar ve özelleştirmeler hızlanmış, sendikacılar birbiri ardına tutuklanmış, devrimcilere yönelik işkence ve gözaltılar sürmüş, hem ordu hem de AKP “PKK’nin tasfiyesini” amaçladıklarını alenen dillendirmişlerdir. Peki, eldeki verilere bilimsel olarak baktığımızda, burada burjuva demokratik devrim nerededir? Hiçbir yerde. Çünkü emperyalizmin bu aşamasında burjuvazi devrim değil, pazar ve bağımlılık peşine düşmüştür. Burada olup biten, ülkedeki yağmadan kimin daha fazla pay alacağının kavgasıdır yalnızca. Halka, özgürlüklere, hatta asgari burjuva demokrasisine bile yer yoktur.

Liberal aydın demek, küçük-burjuva aydın demektir. O da sınıfsal özelliği gereği sürekli olarak halk dışında, sınıf mücadelesi dışında bir seçenek arayacak, bugün MGK’da yarın AKP’de, öbür gün emperyalizmin uygun gördüğü başka bir işbirlikçide ilerici bir yan keşfedecektir. Ne yazık ki hayal dünyasında ve yalanlarla yaşamaya mahkûm bir grup insandır onlar.

Bizler “AK tavşan”ın arkasından koşmayı ve faşizmin deliğine utangaç bir biçimde de olsa dalmayı reddediyoruz. Gericilik elbette türlü yalanlarla kendisini bir tür ilericilik, bir sonraki aşamaymış gibi sunmaya çalışacak, bizler de elbette onun maskesini yırtıp gerçeği göstereceğiz. Değişimi getirecek, zincirleri kıracak olan halkın öz gücüdür. İktidara yanaşarak, ondan umarak alınmış tek bir hakkımız yoktur, ne mutlu ki. Böyle de olmaya devam edecek.

Faşizm ve Aydınlar

*Bu yazı 2010 yılında sendika.org’da yayımlanmıştı.

Tarihin bu ucundan bakınca, geçmişte yaşananlar ne kadar da açık ve talihsiz görünüyor gözümüze. Hepimiz Nazizm’e destek veren entelektüelleri şaşkınlıkla karışık ayıplarız mesela. Alman halkının yaşadığı heyecan, umut ederek ve görmezden gelerek kendisini rejimin eline bırakışı bugün hayretle karşıladığımız olaylardan. Zaman değişip, faşizm yıkıldığında pişman olan entelektüellerin çoğunun sonradan söyledikleri bizi daha da şaşırtır: Yeni rejim kendilerine umutlu bir başlangıç gibi görünmüş ve ülkenin iyiliği için Hitler’i desteklemişlerdir.

Nasıl oluyordu da, dünyayı cehenneme çeviren bir iktidar karşısında böyle körleşilebiliyordu?

Tarih karşısında böyle şaşkınlığa düşme hakkımız var mı? Yoksa Alman faşizmine omuz veren küçük-burjuva entelektüelleri ayıplarken, ufak bir ayrıntıyı kaçırmış olabilir miyiz? Benim önerim aynaya bakmak olacak; Türkiyeli entelektüelin aynasına. Ben orada da farklı bir manzaranın olduğunu sanmıyorum. Halkı açlığıyla, yıkık kondusuyla yalnız bırakarak, bütün teorik cambazlıklarını faşizme sunan cüceleri bugün de görmek mümkün. Çözümlemelerimizi sonuna kadar götürmek ve şahadet parmağımızı onların yüzlerine de sallamak gerek.

Modifiye Faşizm

Küçük-burjuvaziyi değişik zamanlarda emperyalizme destek verirken görmek mümkün. Bunda küçük-burjuva entelektüellerin güce tapma ve hep gündemi belirleyenden yana olma özelliklerinin büyük etkisi var elbet. Ancak emperyalizmin rolünü de unutmayalım. Emperyalizm kendini âna ve mekâna uyarlayabilen, dönüştürürken dönüşen bir sistem. Devamlılığını tehditler ve fırsatlar karşısındaki esnek tavrına borçlu.

Mesela, düzenli ordu yöntemiyle sürdürdüğü mücadelesi gerilla karşısında yenilgiye uğrayınca, kendini koşullara adapte ederek kontrgerillayı oluşturdu. Sömürgecilik yöntemlerini geri çekip, yeni-sömürgeciliği benimsedi. Yine, Soğuk Savaş ideolojisini modifiye ederek, terörizm, demokrasi ve küreselleşme kavramlarıyla kendine taban yarattı.

Emperyalizmin bu kıvraklığı, elbette yeni-sömürgelerde işbirlikçilerinin kullandığı yöntemlere de yansıdı. Sömürge faşizmi de kendini devamlı yeni koşullara uyarlıyor. Kâh göstermelik bir demokrasi ile, kâh açılım demagojileriyle zihinlere çektiği operasyon, sendikalara ve halk örgütlenmelerine yönelik baskınlar, tasfiyeler ve infazlarla devam ediyor. Faşizmin özü burada değişmedi ama sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kimi eklemeler çıkarmalar yapıldı: Demokrasi sözcüğünü daha çok duyar olduk, kimileri de Kürt halkının özgürleşeceğine bizi inandırmak için kendini hırpaladı.

Malumunuz, bir ülkede işsizlik ve sefalet büyüdükçe, o ülkedeki semboller ve bayraklar da büyümeye başlar. Alman emperyalizmi Nazizm aracılığıyla kitleleri koca bir gamalı haç sembolü altında toplayabilmişti. Bizim ülkemizde ise durum biraz daha farklıdır. Nazizm gibi iç çelişkilerini azaltmış bir iktidar değil, kendi içinde sürekli çelişkiler ve çıkar çatışmaları olan, sürekli kriz yaşayan bir egemenler ittifakı vardır tepemizde: Oligarşi.

Tam da bu nedenle, sürekli olarak karşıt sembollerin birlikte büyüyüp küçüldüğüne tanık oluyoruz. Zaman zaman laiklik-İslamcılık, zaman zaman darbecilik-demokratlık şeklinde modifiye edilen bu seferberlikler, halkın kanını sömüren egemenler ittifakının kendi iç çelişkilerinde güçlenmek için yaptığı manevralar olarak algılanmalıdır. Bunların asıl başarısı, kendi çıkarlarının halkın da çıkarları olduğuna insanları inandırabilmeleridir.

Biraz da bu manevraların nasıl işlediğine bir bakalım.

Oligarşi-içi Çatışma ve Küçük-burjuva Entelektüel

Halk muazzam bir güç kaynağıdır. Nazım’ın dediği gibi, yıkan da yaratan da odur, onun elleri, aklı, onun ürettiği araçlardır. Bu nedenle burjuvazi halkı sömürürken, bir yandan da sürekli olarak halkın çıkarlarını savunduğunu ilan edecek, tabanını genişletecektir. Yaptığı her yayın, her güç gösterisi beynimize aynı mesajı gönderir: Tek alternatif benim!

Egemenler kendilerine bu tabanı yaratırken, kimi kültürel ve tarihsel kodlara başvururlar, kendilerine geçmişten semboller, olaylar ve liderler seçerek bir tarih yaratırlar. Bunun sonucunda, oligarşinin o kanadının temsil etmeye soyunduğu değerleri, kurumları ve anlayışları savunanlar, yavaş yavaş etkilenir, saflaşır.

Biraz yakından bakınca, manzara daha da ayrıntılı görünür. Çeşitli manevralar sonucunda egemenler halkın bir bölümünü kendilerine kazanırlar ama bu sürecin başını çeken, kanaat önderliği eden birileri hep olur. Bu rol de genellikle küçük-burjuva entelektüellere düşer. Bu entelektüeller çatışmada hangi kanada tabi olurlarsa, o kanadın sunduğu teoriyi derinleştirir, farklı yorumlarını üretir ve bu sayede seslendikleri kitleyi oligarşiye yedekleyebilirler.

Diyelim ki, oligarşi içindeki bir çatışmada ordunun yanında saf tutan entelektüel, ondan aldığı “Laik Cumhuriyet tehdit altında” mesajını derhal tarihsel-toplumsal bir söyleme oturtur: “Zaten cumhuriyet kurulduğundan bu yana, sürekli olarak dinci isyanlar gerçekleşmiş, gerek emperyalizmin oyunları gerekse de geçmişe özlem duyanlar tarafından sürekli olarak Cumhuriyet rejimi devrilmek istenmiştir. Ordu buna karşı yegâne güvencedir.”

Oligarşinin bir kesiminin söylemi bir kere oluşunca, farklı küçük-burjuva kesimler, kendi deneyimlerini ve bakış açılarını bunun içine katar, onu şekillendirirler. Örneğin bir grup sanatçı aydın, Sivas Katliamı’nı da Cumhuriyet rejimine yönelik bir tehdit gibi sunarak, bu konuda duyarlı olanları oligarşinin safına çeker. Başka gruplar, ‘döpiyesli Cumhuriyet kadını’ imgesini kullanabilirler. Bazıları da Cumhuriyet’in “aydınlanmacı değerlerini” katıştırarak akademi alanında bunu üretmeyi denerler.

Bu sayede bir hayli eklektik, kimi olguların hepten reddedildiği, çatışan fikirlerin bir arada ve aynı safta bulunduğu bir cephe yaratılmış olur. Kimisi Türkçülük üzerinden, kimisi ‘bölüneceğiz’ kaygısıyla, kimisi de şeriat karşıtlığından kendisini bu saflara atar. Bu ittifakın sonuçları çelişkilidir. Pek çok karşıt görüşlü insan geçmişin kanlı mirasını unutarak, kendisine işkence yapanları affederek oligarşiye tabi olur. Çünkü unutmazlarsa, affetmezlerse saf değiştirmek ve bedel ödemek zorunda kalacaklardır.

Ne var ki, egemenlerin bu kanadı da çelişkili ifadelere karşı çıkmayarak (ama destek de vermeyerek) cephesini mümkün olduğunca geniş tutar.

Tabii bunun bir de karşı tarafı var; orada da en az buradaki kadar ilginç şeyler oluyor.

Tıpkı laiklik sembolü altında kümelenen ve bunu anti-Amerikancılık, aydınlanmacılık üzerinden meşrulaştırmaya çalışan eski solcular gibi, AKP etrafında da darbe karşıtlığı ve demokrasi sembolleri üzerinden propaganda yapan eski solcu entelektüeller var ve bunlar da kendilerine bir tarih kurgulamış durumdalar. “Ülkede burjuvazinin bir türlü gelişmesine imkân vermeyen Kemalist devlet” teorisi yanlış, ama besbelli ki işe yarıyor.

Bu tez evvela 80 yıldır devletin mağdur ettiği kesimlerin öfkesini bir yöne aktarmakta oldukça başarılı oldu. AKP sanki oligarşiden ayrı ve ona karşı bir yapılanmaymış gibi muamele gördü ve daha iktidara geldiği andan itibaren mazlumu oynamaya başladı. Bunu demokrasi ve darbe karşıtlığı vurgusu izledi. Dengeler değişip AKP’nin temsil ettiği kesim oligarşi içinde güçlendikçe, bizim eski Marksist küçük-burjuvalarımız da teorilerini duruma uyarladılar, eski tezler sandıklardan çıktı.

Demokrat ve yurtsever kesimleri oligarşinin bu kanadı altında toplayan en güçlü tez, AKP’nin ülkeye ‘muhafazakâr burjuva demokrasisi’ getirdiği yönündeki tezdi. Marksizmde ‘burjuva demokrasisi’ olarak ifade edilen siyasi rejim biçiminin başına neden ‘muhafazakâr’ sıfatını eklemeye çalıştıkları ise besbelli. Önce Kemalist Kadro hareketiyle temeli atılan, daha sonra da Milli Demokratik Devrim hareketiyle geliştirilen ve halk dışındaki güçlere tapmanın en kolay yolu haline gelen bir teori bu. Dün ordu ve anti-emperyalizm modaydı, bugünse AKP ve küreselleşme. Alıp, değiştirip yeniden servis ediyorlar.

Eski solcular, kendi alışkanlıklarını, Marksist duyarlılıklarını ve jargonlarını da tamamen bir kenara koymadan AKP’ye yaranmanın teorisini yapıyorlar. Kendini zaman zaman sendika baskınları, demokrat siyasi partilerin kapatılması, devrimcilerin infaz edilmesi, linçler ve paramiliterlerin serbest bırakılması şeklinde gösteren faşizme, açıktan faşizm diyecek olurlarsa hiçbir şeyin değişmediğini ima edecekler çünkü. Kontrgerilla siyasetinin bu devletin ayrılmaz parçası olduğunu kötü bir kâbus gibi unutmak istiyorlar. Çünkü emperyalizmin de ne zamandır dilinden düşürmediği ‘değişim’ propagandasının temeli, her şeyin daha iyi gittiği yalanına dayanmakta.

Bu tezle ne kadar geniş bir kesimi AKP’ye yedekleyerek sahte umutlar dağıttıklarını görmek de ilginç: 28 Şubat darbesiyle öfke dolu İslamcılar, faşizmin mağdur ettiği demokratlar, ezilen ulusun yılgınları, Avrupa Birliği ya da ABD hayranı liberaller, reformist partiler, kimi sanatçılar ve aydınlar.

Tüm bunları gördükten sonra, Nazizme yanaşan entelektüeller bana hiç şaşırtıcı gelmiyor. Onların torunları burada, ülkemizde. Açlık sınırında yaşayan milyonlarca vatandaşın, mahallelerinde işsizlik ve yozlaşmayla boğuşan milyonlarca gencin saflarını terk edip, postunu Genelkurmay’ın ya da AKP genel merkezinin önüne serenler işte onlar. ‘Kültür Başkenti’ İstanbul’da yapılan kültür katliamının faillerine, gecekondu halkının zebanilerine destek verenler, siyaset okullarında zulmün kadrolarına ders anlatacak olanlar işte burada; her gün gazetelere yazıyor, televizyonlara çıkıyorlar.

Pek sevilen bir söz buraya tam uyar sanırım: “Geçmişlerini unutanlar, onu tekrar yaşamaya mahkûmdurlar.” O unutulan geçmiş, emperyalizmle ve faşizmle uzlaşmanın tarihidir. Onlarla uzlaşan, halkla çelişir.

Solcular Çıldırmış Olmalı!

* Bu yazı 2009 yılında sendika.org’da yayımlanmıştı.
Ben politikleştikçe, rüyalarıma giren aksakallı dedelerle de aram açıldı. Eskiden kulağa hoş gelen nasihatlerini, artık çok sıradan ve gerici buluyorum. Başta yüzlerine söylemedim bunu, yaşlarına hürmet… Fakat ben siyasetle daha çok ilgilenir oldukça, baktım onların nasihatleri de politikleşmeye başladı. Bir zamanlar genelgeçer tavsiyelerde bulunan o dedeler, AB demokrasisinden, sivil toplumun öneminden filan bahsetmeye başladılar. Rüyalarda da mı rahat yok!

Üstelik herkes benim kadar şanslı değil. Bu liberal dedeler kaç solcuyu yolundan döndürdü kim bilir. Zombinin ısırığıyla zombiye dönüşen talihsiz insanlar gibiyiz. Nicelerimiz “gel, sana demokrasimi göstereceğim” vaadiyle kandırılıyor ve pek azımız sivil toplumun aslında o kadar da sivil olmadığından haberdar. Ne var ki, aksakallı liberal dedeler kimliklerini öyle çok fazla gizleyemiyor; hele ki halkın adaleti ya da bir isyan hareketi kurulu düzeni sarsmayagörsün, nur yüzlü dedelerin yüzü asılıyor aniden, meymenetsizleşiyorlar. Kimisinin sakalının takma olduğu anlaşılıyor. Dedelerin kullandıkları üslup da sertleşiyor. İçlerine Kenan Evren’in ruhu girmiş gibi konuşuyorlar. Ee, hani onlar faşizme karşıydı, hani darbe istemiyorlardı?

Demokrasinin bir beden küçüğü

Unutmak ne mümkün, 6 Aralık 2008 tarihinde, Atina’da bir polis 15 yaşındaki bir genci kurşunlayarak öldürdü. Ertesi gün, yüzyıl başının en şaşalı isyanlarından biri Yunanistan’da koptu. Üç haftadan fazla süren bu isyan, kitleleri politikleştirdi, dostla düşmanı birbirinden ayırdı ve pek çok gence sokak savaşını, çatışmayı öğretti. Üniversitelerde kurulan komitelerde özyönetim deneyimleri yaşandı. Eylem tüm bir halkı değilse bile, o halkın en dinamik, en gelecek vadeden kesimlerini egemenlere karşı savaştırmış ve kitlede kendi gücüne güven yaratmıştı. Yakın zamanda aramızdan ayrılan Aşık İhsani’nin deyişiyle, taban uyanmıştı ulan.

Gerçekten özgürlüğün tarafındaysanız ve ezilenler için demokrasi diyenlerdenseniz, zorbalığın karşısına dikilen bu isyan ve tüm hatalarıyla birlikte buradaki kısa ömürlü özyönetim çabaları size bir şeyleri ifade etmelidir. Hem de akla her geldiğinde yüreklerimizi çarpıtan, öylesine özlediğimiz bir şeyleri. Ama eğer demokrasi ve özgürlük sizin için takma bir sakalsa, Yunanistan’daki sarsıntı o sakalı sökebilecek kuvvetteydi.

İsyanın en hareketli günlerinde, Etyen Mahçupyan adlı aksakallı dede, 21 Aralık 2008’de Taraf’ta yayımladığı “Değerler Krizi” adlı yazısında, Yunanistan olaylarını ele aldı. Mahçupyan, isyanın bütün sosyo-ekonomik ve politik nedenlerini es geçiyor, olayların sorumlusu olarak “hazmedilmemiş bir serbestlik ortamında” yetişen yeni kuşakları gösteriyordu. Şımarıkça davranan bu genç kuşaklar, besbelli ki AB demokrasisine ve onun Mahçupyan’ın aşkla sevdiği devlet tarafından belirlenen sınırlarına aykırı hareket etmişlerdi. Devletin silahlı güçlerinin “toplumsal eylemler karşısında giderek pasifleş”mesinden yakınan aksakallı dede, “yeterince toplumsal derinlik kazanmadan kullanıma açılan değerlerin yozlaşabileceğini” söylüyordu.

Ben bu üslubu nereden hatırlıyorum diye düşündüm. Aklım 30 Ağustos 1982’ye gitti. Darbe yıllarına ait, sonradan çok da ünlü olacak bir aforizma çınladı beynimde: “1961 Anayasası bize bol geldi, 12 Eylül’e bu bolluk içinde oynaya oynaya geldik.” Elbette o darbecinin melun cümlesi! Alın size takma bir sakal: Liberal, direniş zamanlarında dilini keskinleştirip saflaşır. Ne de olsa, özel mülkiyet canın yongasıdır! Hal böyle olunca, demokrasi talebinin yerini, devletin silahlı güçlerinin pasif kalmasını istemeyen, bazı demokratik hakların şu güzelim ortamı bozar hale geldiğini savunan faşizan bir dil alır. Liberalin dili darbecinin diline dönüşür. 12 Eylül’den sonra yazılmış ve görevi genç kuşakları “ehlileştirmek” olan bir Vatandaşlık Bilgisi kitabında da denildiği üzere, 1950 sonrasının çok partili sisteminde “bazı hürriyetlerin kullanılmasında çeşitli istismarlar” olmuştur. Mahir Çayanlar, Ulaş Bardakçılar filan, hep o sebepten yani…

Apolitikleştirici dile dikkat. Sınıf mücadelesi gördüğünüz üzere pek öyle sınıfla ilgili bir şey değil bu liberal düşünme biçiminde. İstismar var, şımarıklık var. Hele ki Avrupa Birliği üyesi, gelişmiiiş, demokratiiik bir ülkedeki düzene baş kaldırmak için o ülkenin solcularının çıldırmış olması gerekiyor. Ya da Mahçupyan’ın aklı bu kadarına kesiyor. Liberal, bir yandan egemen sınıfın güçlerine “biraz aktif olun” çağrısı yaparken, diğer taraftan da harıl harıl apolitikleştirmeye uğraşıyor. Yunan gençlerinin işsizlik korkusunu, üniversitelerinin özelleştirilecek olması gibi nedenleri geçelim; bunlar besbelli Mahçupyan’a bir şey ifade etmeyecekti. Ama ortada 15 yaşında bir çocuğun kurşunlanmış olması gibi meşru bir zemin varken, insanların yaşama hakkına sahip çıkışlarını şımarıklığa bağlamak, devletin yanında saf tutmak ve halk düşmanlığına soyunmak demektir. Mahçupyan demokrasi reyonundan bizlere daha küçük beden demokrasiler ya da deli gömlekleri uygun görüyor ama kusura bakmasın; hem akıl sağlığımız yerinde, hem de 12 Eylül işkencehanelerinde verdiğimiz kiloyu yavaş yavaş geri alıyoruz.

İç mihraklar

Biliyorsunuz, kapitalizm çok güzel bir düzen. Müthiş. Bazı sorunları yok değil ama, bunların hepsi barışçıl demokrasi mücadelesiyle çözülebilecek türden, arızi unsurlar. Mülkiyet düzenindeki genel bir çarpıklığa işaret etmiyorlar. Ama bazen geçici kriz dönemlerinde insanların psikolojisi sorunlu olabiliyor. Derin bir karanlığa düştükleri bu zamanlarda, ne yazık ki bu güzel düzene olan inançları da azalıyor. Kimisi Mahçupyan’ın dediği üzere şımarıyor, kimisi depresyona giriyor ya da sağa sola saldırıyor. Özetle sorun temelde psikolojik, zihinsel bir sorun. Bu tür insanları kullanmakta olan bazı iç mihraklar da, onları alıyor, Marksizm, anti-emperyalizm deyip dogmatik bir inanç sistemiyle kandırıyor, ölüme gönderiyor.

İşte kafası ortalama düzeyde çalışan bir liberalin düşünce biçimi. Ve ne yazık ki Ahmet Altan da bunlardan birisi. Nitekim, 28 Nisan 2009 tarihli “Karmaşa” başlıklı yazısında, benim yukarıda özetlediğimden çok farklı şeyler yazmamış. Kontrgerilla tarafından öldürülen ama öldürülmeden önce saatlerce çatışarak teslim olmayan bir şehir gerillası hakkında kalem oynatmış Altan. “Böyle büyük altüstlerin yaşandığı dönemlerde insanlara ‘bunaltıcı’ gelen hayatın ‘bireysel terörü’ kışkırttığı”ndan yakınıyor o da. “Bu tür insanları bulup onları eylemlere sevk etmekte mahir birilerinin, bu ‘ölüme yakın, hayata uzak’ çaresizleri” ölüme gönderdiğini düşünüyor. İç mihraklar! 12 Eylül darbecilerinin de korkulu rüyasıydı bunlar. Şu güzel ortamı bozuyorlardı. Halbuki Türkiye’de demokrasi gelişiyor değil mi “sayın” Altan? 10 milyon işsizi ve polis kurşunuyla ölenleri saymazsak, bu gelişmekte olan demokraside Altan’ın tırnak içindeki solcularının silaha başvurması delilikten başka bir şey değil.

Alın size liberalin dilinin darbecinin diline dönüştüğü bir an daha! Ne demiştik yukarıda: Sınıf muhalefetiyle, direnişle karşılaştığı an demokrasicilik oyunu sona eriyor bunlarda, ruh hastalarına ve onları ayartan yapılara karşı savaşan kahraman devletin koynuna giriveriyorlar. Hangimiz tahmin ederdi Ahmet Altan’ın nemrut Milli Güvenlik hocalarının ağzından konuşacağını? 12 Eylül cuntasının lafızlarını tekrar etmeye başlayacağını?

Bir örnek verelim de, iyice anlaşılsın bunların demokratlığının sınırları.

Türkiye’deki faşist cuntanın darbenin ardından giriştiği işlerden birisi de eğitim programlarında toplumu sindirmeye yönelik bir değişiklik yapmaktı. Füsun Üstel, Makbul Vatandaş’ın Peşinde adlı kitabında bu sürecin harika bir anlatımını sunuyor: 1985 yılında kabul edilen Ortaokul Programı, millet ve din vurgusunu arttırıp Türk-İslam sentezini güçlendiriyor, iç ve dış mihrakların Türkiye üzerindeki “emellerinden” bahsederek bu oyunlara gelmememizi salık veriyordu. Liberallerin AKP’si de işte bu sürecin ürünüdür ve darbeye minnettardırlar.

İşte bu doğrultuda yazılan milli güvenlik kitaplarından birinde, örgütlü mücadeleye katılanlardan bahsedilirken bakın nasıl bir tasvir kullanılıyordu: “Aile içi geçimsizlikler, ekonomik sıkıntılar, manevi boşluk, eğitimsizlik gibi etkenler, gençlerin terör odaklarının içine girmesine sebep olmaktadır.” (Üstel, 2004; 305)

Bak sen! Devrimciler ya depresyonda, ya ekonomik ‘sıkıntı’ çekiyorlar ya da eğitimsizler. Yani kesinlikle siyasal ya da sınıfsal bir dertleri yok. Tarih, darbecileri ve onların papağanlarını yalanlıyor. Geçmişte katlettikleri ve hala katletmeye devam ettikleri pek çok devrimci, devletin kendi eliyle beslediği paramiliterlerden bin kat daha eğitimli ve bilinçliydi. Önderlerimizin pek çoğu yoksul işçi ailelerinden değil, hali vakti nispeten yerinde küçük burjuva ailelerden gelmişlerdi, üniversite mezunuydular ve yaşamayı da ölesiye seviyorlardı. Yüzünü bile görmedikleri insanlar için ölüm oruçlarında düşecek kadar hayata bağlıydılar onlar. Liberallerin bilmediği bir erdem.

Kör gözlere, sağır kulaklara biteviye konuşmak değil benim derdim. Ama mücadelede halkın yanında saf tutacak olanlarla, ezenin yanında saf tutacak olanlar, demokrasinin dilini konuşanlarla baskının dilini konuşanlar arasına bir çizgi çekmek önemli. Asıl gerileme bu çizginin bulanıklaştığı, devrimci izinin darbeci izine karıştığı zamanlarda yaşanır. Aksakallı dedeler de böyle ortamlarda peyda olup rüyalarımıza sızmaya çalışırlar.

Ama rüyalarımız bizim, elbet bu vatan da bizim olacak.