Eyvah!! Türkiye Yine Demokratikleşecek!!

Bu yazı 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumunun hemen öncesinde yazılmıştı. “Türkiye’ye demokrasi getireceğiz” iddialarının yeni olmadığını tarihsel örneklerle anlatıyordu. Ve her demokrasi geldiğinde ne olduğunu gösteriyordu. Referandumdan sonra da bunun devam edeceğini anlatıyordu yazı. Ne dersiniz, fal çıkmış mı?

Aylardan Ağustos’tu. Başbakan televizyonda “Kürt açılımına” başladıklarını ve bunun vatana millete hayırlı olacağını ilan ediyordu. Sanatçılar, aydınlar sıraya girmiş, Ajda Pekkan Kürtçe şarkılar söylemeye bile başlamıştı: Keçe Kurdan! Herkes umutluydu.

Ben ise şöyle diyordum içimden: Eyvah!

***

Türkiye’nin şanlı “demokrasi” tarihinin bazı sayfalarını okuma fırsatı bulmuş olan ben, bu kadar çok demokratikleşme dalgasına maruz kalmış başka bir halk var mı diye düşünürüm sık sık. Eğer demokratikleşme lafını her ağızlarına aldıklarında burjuva politikacıların burnu uzasaydı, mecliste sağa sola takılmadan yürümek başlı başına bir meziyet olurdu. Çünkü demokrasinin adı en çok kendisinin olmadığı yerlerde anılır. Hem de bunun asıl sorumluları tarafından!

Hem merak etmeyin, bizden önceki kuşaklar da demokrasi mağdurudur. Bu yazı vesilesiyle hem onları analım, hem de işbirlikçi iktidarların demokrasi getiriyoruz dediklerinde, “d-e-m-o-k-r-a-s-i” harflerinin sıralanışından bizim anladığımız şeyi anlamadıklarını görelim istedik.

***
1945-49: Bir Demokratikleşme Denemesi
Bilanço: 2 sol parti, 6 gazete ve dergi, 1 sendika birliği kapatıldı; 1 gazete matbaası tahrip edildi, sendika kurma yasağı geldi, 3 solcu üniversite üyesi atıldı.

İkinci Paylaşım Savaşı bitmiş, Hitler faşizmi yenilmişti. CHP içindeki “Almancı” kadrolar üzgün, Sovyetlerin de yarattığı endişeyle kendilerine yeni bir Kâbe arıyorlardı. Nihayet Truman Doktrini ile ABD elini Türkiye’ye uzattı, Marshall Yardımları ile de ülkenin kolunu kapacaktı.

Plana göre ABD Türkiye’ye “kalkınması” için borç verecekti ama, birkaç şeye ihtiyaç vardı: Türkiye’nin Batı dünyasındaki “diktatörlük ülkesi” imajını biraz yumuşatması (ki ABD bu demokratik ülkeye yardım götürebilsin), ve komünizm tehdidi altında olduğunu kanıtlaması (ki ABD bu tehdit altındaki demokrasiyi komünizmden kurtarabilsin). Bu ikisi bir arada, aynı anda yürütülecekti.

Bu planın ilk kısmı gereği 1946’da bazı “demokratikleşme” hamleleri gerçekleşti: Öğrencilerin dernek ve birlik kurması serbest bırakıldı. Sınıf esasına göre parti kurmak, yani işçi sınıfı partisi kurmak yasallaştı (önceden yasaktı!).

Üniversitelere bilimsel ve idari özerklik veren yeni Üniversiteler Kanunu kabul edildi. Gazete kapatmak zorlaştı. 1947 yılında Sendika Yasası çıktı.
Şimdi biz 60 sene ilerden bağırıyoruz:
Eyvah!

Bu gelişmelerin solda yarattığı heyecan büyük bir legalleşme dalgasını, işçi sendika birliklerinin kurulmasını ve yeni yayınların ortaya çıkmasını getirdi. Çalsın sazlar:Demokratikleşiyorduk!

Ama işler biraz tuhaf gidiyordu: Bu demokratikleşme kararları Şubat 1946’da çıkmıştı. 7 Eylül 1946’da ise iktidar “7 Eylül kararları”nı alıyor ve Türkiye ekonomisini emperyalizme bağımlı hale getirmek için ilk adımları atıyordu. Yapılan düzenlemeyle Türk parasının ABD doları karşısındaki değeri radikal bir biçimde düşürülüyor, halk fakirleşirken, sermaye Türkiye’ye daha ucuza girmenin yolunu açıyordu.

Aralık 1946’da ise daha d-e-m-o-k-r-a-t-i-k bir şey oldu:

• Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi,
• Türkiye Sosyalist Partisi,
• Bunları destekleyen Sendika, Ses, Nor-Or, Gün, Yığın ve Dost adlı gazete ve dergiler,
• İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ve İstanbul İşçi Kulübü,kapatıldılar.

10 ay içindeki şu muazzam demokrasi atılımına bakıp da, “eyvah!” dememek olası mı? Parti kurma yasağının kaldırılmasının ardından partiler kapatıldı. Yayın yasağı kalkınca da dergiler.

Fakat iktidar henüz demokrasi hırsını alamamıştı. O halkı daha aydınlık, daha müreffeh, daha özgür yarınlara taşımaya kararlıydı ve bunun için gerekeni yapacaktı.

1947-48 yılı, Ankara Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Behice Boran,Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav’a karşı başlatılan anti-komünist kampanya ile geçti. “Ankara Üniversitesi’nde komünizm propagandası yapan hocalar” diye başlıklar atan Vatan gazetesine destek, Milli Eğitim Komisyonu üyelerinden geliyordu: “Ankara Üniversitesi’ndeki sol temayüllü hocalar temizlenmeli.”

Ve nihayet 1946 yılında Üniversiteler Kanunu’nun getirdiği “özerklik”, o büyük demokratik hak, 1948 yılında taçlandı: Boran, Berkes ve Boratav Ankara Üniversitesi’nden atıldılar.

Son büyük demokratik adım 1949 yılına saklanmıştı: Türk Ceza Kanunu’na Mussolini İtalya’sından alınan 141 ve 142. maddeler eklendi: 141. madde “Cumhuriyetçiliğe aykırı amaçlar güden veya milli duyguları yok etmek ya da zayıflatmak isteyen derneklerin kurulmasını” ve 142. madde bu derneklerin propagandasını yapmayı yasaklıyordu.
Türkiye halkı boğazına kadar demokrasiye ve özgürlüğe batmış, çırpınıyordu.
1950-1960: Demokrasi Devlete Az Geliyor
Bilanço: 184 komünist tutuklandı, 16’sı işkencede delirdi, 43 aydın gözaltına alındı, 1 sol parti kapatıldı, 1 işçi sendikaları konfederasyonu ve 7 sendika birliği kapatıldı, azınlıklara ait işyerleri yağmalandı, polis iki kişiyi öldürdü.

Yeter, söz milletin!” diyordu Menderes’in partisi seçimlerden önce. 1950 yılındaki seçimlerden DP’nin zaferle ayrılması, ülkedeki demokratları, aydınları ve partiye destek veren herkesi çok sevindirmişti. İşte asıl şimdi demokratikleşecektik. Öncekiler sayılmazdı, asıl şimdi başlıyorduk. (Eyvah?!)

Seçimlerden bir yıl sonra, demokratikleşmenin ayrılmaz parçası olarak, 26 Ekim 1951’de 183 (bazı kaynaklara göre 167) TKP’linin gözaltına alındığı büyük bir operasyon başladı. Hapishanede insanlık dışı koşullarda yaşatılan ve işkencelere maruz bırakılan komünistlerden bazıları akıl sağlığını kaybedecekti. Bu kişilerin pek çoğu 10 yıldan başlayan cezalara çarptırıldılar. Bir tehlike daha bertaraf edilmişti.

Demokratikleşmenin öbür unsurları da tam gaz devam edecekti: “Amerika ne verirse alacak, ne yaparsa kabul edeceğiz” diyen Menderes, toprak ağalarını ve ticaret sermayesini ABD kredileri ile besleyecek, tarlaları ABD traktörleri ile sürerek ülkeyi kalkındıracaktı. ABD’li bir uzman Türkiye’de ağır sanayinin kurulmasına yönelik fikirlere karşı ise şunu diyecekti: “Mali kaynaklarını böyle projelere ayıran bir hükümetin yabancı sermayedarlara güven verdiğini söyleyemeyiz.”

Demokrasi 1954 yılında da zafer kazandı: DP yeniden seçilmiş, ülke içindeki anti-demokratik unsurlara bir darbe daha vurulmuştu, hey! Fakat hay aksi, seçimlerin üzerinden henüz bir sene geçmişken, üzücü bir olay oldu: 6-7 Eylül olayları olarak anılan bu iki günlük yağma ve tahrip olaylarında, İstanbul’daki azınlıkların işyerlerine “hassas vatandaş” saldırdı. Böyle bir şey kabul edilemezdi: Hemen bir grup (43 kadar) aydın ve komünist temin edilip, gözaltına alındı. İşte suçlular bunlardı: Vay hainler, vay demokrasi düşmanları… 6-7 Eylül olaylarının daha sonra bizzat devlet tarafından örgütlendiği anlaşıldıysa da, bu önemsiz bir ayrıntı olarak kaldı.

DP, adına layıktı. Demokrasiye doymuyordu: Hikmet Kıvılcımlı’nın kurduğu Vatan Partisi 1957 yılında kapatıldı. Partinin genel başkanı Kıvılcımlı ve üyesi 38 kişi tutuklandı ama, bu kişilerin tutuklanma haberi ancak bir ay sonraki gazetelerde duyurulacaktı. Yargılama ise ancak bir yıl sonra başlayacak, Ağır Ceza Mahkemesi’nde iki yıl süren işkenceli sorgulardan geçeceklerdi: Al sana elektrikli demokrasi!

Aynı yıl İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve 7 ildeki işçi birlikleri kapatılacaktı.
DP demokrasinin bütün gereklerini yerine getiriyor, getirdikçe de karşılığını alıyordu. 27-28 Nisan 1960’taki olaylarda atılan iki demokratik kurşundan biri üniversite öğrencisi
Turan Emeksiz’e saplandı. Beyazıt Meydanı’na kanlı bir demokrasi anıtı dikilmişti. Ezenlerin demokrasisinden yine bizler mağdur olmuştuk.

***

Aylardan Ağustos’tu, yıllardan 2009. Uzaklarda sadece AKP’lilerin ve yandaşlarının görebildiği bir bayrak dalgalanıyordu: Demokrasi bayrağı. Sezen Aksu başbakanla telefonda konuşuyordu.

Henüz daha 1 Mayıs 2009 tarihinde yüzlerce binlerce onbinlerce polis işçilerin ve öğrencilerin üzerinde tepinmiş, kimse bir ceza almamıştı. Ama demokrasi bekleniyordu.

11 Aralık 2009 tarihinde, yani daha beş ay geçmeden “demokrasi açılımı”nın gereği olarak Demokratik Toplum Partisi kapatıldı. Daha açılım başlayalı 1 yıl olmadan, 1 parti kapatılmış, 1500 Kürt gözaltına alınmış, zindanlarda 18 yaşın altında 4000 çocuk bekler olmuştu.

7 Mayıs 2010’da Güler Zere öldü. 15 Haziran’da TAYAD üyesi 27 kişi gözaltına alındı. Bu yazı yazıldığı sırada 9’u hala sebebi belirsiz bir biçimde tutukluydular.

Aylardan Ağustos, yıllardan 2010. AKP 12 Eylül referandumuyla demokrasi getirecek, diyorlar.EYVAH!

Advertisements

Mutlu İnsanlar Atlası – 5

8507c-altancetinSan’at san’at san’at!

Türkiye’deki kültürün ve sanatın dostu Recep Tayyip Erdoğan ile Ertuğrul Günay, bir zamanların TİP milletvekili, anti-emperyalisti Çetin Altan‘a ödül veriyor.

Ödülün adı ise “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü“.
Breh breh. | http://bit.ly/feU3B5s

40 yıl önce Emperyalizmin işbirlikçisi Adalet Partililer Çetin Altan’ı mecliste dövmüşlerdi.

40 yıl sonra emperyalizmin işbirlikçisi Adalet ve Kalkınma Partililer Çetin Altan’a “büyük ödül” veriyorlar.

Değişen ne? Altan mı emperyalizm mi işbirlikçiler mi?

Mutlu İnsanlar Atlası – 4

Yatırım Halayı

Yatırım Halayı

Haber şöyle diyor:

Geceye katılan Ümit Boyner, Diyarbakır Valisi Toprak, Büyükşehir Belediye Başkanı Baydemir ile birlikte halay çekti. Halaya Şırnak Valisi Özkan, TÜRKONFED Başkanı Celal Beysel ile bazı iş adamları ve sektör temsilcileri de katıldı.

Tarih 16 Aralık 2010 Perşembe.

O gece Turkcell namlı kapitalistin temsilcisi Süreyya Ciliv, Diyarbakır’a yapılan yatırımları anlattıktan sonra şöyle diyor: “Türkiye başka bir ülke, fırsatlar ülkesi.” (Elbet öyle, Turkcell’in ortaklarından biri, ülkedeki işsizliğin, açlığın, sömürünün sorumlularından Mehmet Emin Karamehmet, 2,9 milyar dolarıyla Türkiye’nin en zengin ikinci kapitalisti.)

Osman Baydemir’in yanıtı da, birazdan TÜSİAD halayına duracakmış gibi heyecanlı ve sempatik:

Süreyya beye bu motive edici konuşmasından dolayı teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum. Hakikaten Süreyya beyin bu akşamki mimikleri vücut dili, tam da Diyarbakır’ın istencinin, ruh halinin, koşma istencinin ifadesidir.

Flörtleşme, komplimanlar bu kadarla bitmiyor, şöyle devam ediyor Baydemir: “Dil, demokrasi, kimlik, onurlu bir barış ne kadar vazgeçilmezse, ekonomik kalkınma da en az bu kadar vazgeçilmezdir ve aralarında öncelik sonralık yoktur.

Diyarbakır Valisi ise halaydan önceki son pürüzleri de temizliyor:

Gelin, yatırım yapın ve Diyarbakır’ın güzelliğini, ön yargıları hak etmediğini beraber gösterelim. Ne taşla, ne molotofla, ne sokak gösterileriyle değil, Diyarbakır’ı insani değerleriyle, geleceğe tüm güzellikleriyle, sevgiyi kalbimizden çıkarmayarak…



Sevgi, insani değer, güzellik ve yatırımlar…
 Diyarbakır Valisi, Turkcell, TÜSİAD.
Adeta cennet bahçesinin tasviri.

Sonra davullar ve zurnalar, alan ve satan arasındaki muhabbeti cilalıyor. İşte bu mutluluk fotoğrafı, tam o sırada çekiliyor. Video olarak izlemek isterseniz, o da şurada: http://bit.ly/fec8ie
 

Ancak hikaye bu kadarla bitmiyor.
 

Bu halaylı geceden 14 gün sonra, Cumhurbaşkanı ziyaret ediyor Diyarbakır’ı. 3 gün sonra Başbakanlık Toplu Konut İdaresi TOKİ’nin sitesinde bir duyuru peyda oluyor:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Diyarbakır gezisinde Sur Bölgesini “himayesi” altına almış, bölgenin gecekondulardan ve plansız yapılardan kurtarılması için “kapsamlı bir kentsel dönüşüm” projesi başlatılmış. Sur çevresindeki iki mahallede yer alan 1 596 konut yıkılacakmış, isteyene Diyarbakır’da şehir merkezinin bir hayli uzağındaki Çölgüzeli’nden evler verilecekmiş… | http://bianet.org/bianet/siyaset/126991-bi-qu-de-dici-serok-baydemir

Müjdemi isterim.

Mutlu İnsanlar Atlası – 3

bedd5-margulies
Bir aile fotoğrafı. Başbakanın asalak aydınlara verdiği kahvaltıda çekilmiş. Roni Margulies başbakanın elini sıkıyor, sağında ise Cemil Çiçek.
Mutlular.

Tarih 17 Nisan 2010. Yani Mehmet Kılınç adlı siyasi tutsak tecritte katledileli henüz 5 gün olmuş, cesedi soğumuş. Başbakan konuşurken “Parasız eğitim istiyoruz” pankartı açtıkları için gözaltına alınan iki genç daha henüz 1 aydır tutuklu. Tekel işçilerinin direnişi biteli ise 4 ayı geçmiş. Güler Zere‘nin şehit düşmesine ise bir ay var, ohooo!

Bu “açılım” buluşmasından yalnızca 3 gün sonra mecliste “Bu ülkede savaş var” diyen Sebahat Tuncel’e AKP milletvekilleri şöyle seslenecek: “Şerefsizler!”, “Savaşını yerim ben.” | http://bit.ly/f5mbKX

Bu sırada 1483 Kürt tutukluydu.

Buluşmadan 8 ay sonra, başbakan “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet anlayışıyla sosyal barışımızı sağlayan resmi dilimiz Türkçedir” dediğinde, tutuklu Kürtlerin sayısı 1800’e yükselmiş, İstanbul Üniversitesi’nde olağanüstü hal ilan edilmiş, Yürüyüş dergisi basılmış, bürodaki 3000 kitaba el konulmuş ve 7 devrimci tutuklanmıştı.

Bunlara bakarak başbakanın o gün neden mutlu olduğu çıkarılabilir, fakat Margulies’in mutluluğunun nedenini anlayamadık.

Mutlu İnsanlar Atlası – 2

4dacb-urasOligarşi içi çatışmada AKP’yi Anayasa Mahkemesi içinde avantajlı konuma getirecek 17. madde için “Evet” oyu veren Uras, şunları söylemişti:

Askerlerin sivil mahkemede yargılanması ve 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasıyla ilgili maddeler de çok önemli.

Uras AKP ile saf tuttuğunda, 1400 Kürt ya tutuklu ya da gözaltındaydı. 3 gün sonra Güler Zere kansere yenik düşerek şehit oldu.

Darbecilerin yargılanmasına yönelik talep reddedilirken, 29 Aralık 2010 tarihinde yapılan MGK, Türkiye’nin “tek millet, tek dil, tek bayrak” sahibi bir ülke olduğunu belirten bir mesaj yayımladı. Mesajın altında Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay başkanının imzası vardı.

Mutlu İnsanlar Atlası – 1

09f8b-disk-tusiadTÜSİAD Başkanı ile DİSK Başkanı Süleyman Çelebi 7 Haziran 2010 tarihinde buluşup dertleştiler. Türkiye’deki işbirlikçilerin sömürücülerin başıyla, güya Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun başkanı bir araya geldiklerinde neler konuşabilirler, hangi ortak noktaları olabilir?

Dinleyelim.
 TÜSİAD Başkanı:

Türkiye’de hayal ettiğimiz vizyon, demokratikleşme standartları, ekonomik standartlar gibi çok noktada görüş birliğindeyiz.”
Süleyman Çelebi: “Biz farklı çıkar gruplarını temsil eden iki farklı örgütüz. Bazı konularda bazı iradeler ortaya konulabiliyorsa bu Türkiye’ye örnek olmalı.

Bu buluşmadan 6 ay sonra, 27 Aralık 2010’da DİSK’in bir protestosu vardı. 12 Eylül’de DİSK üyelerinin sorgulandığı işkencehanenin müze yapılması isteniyordu. DİSK’in taşıdığı pankart, bahsettiğim TÜSİAD-DİSK buluşmasını bilenler için tüyler ürperticiydi:
 “Ne Unuturuz, Ne Affederiz“
.

Yalan. Hem unuttular, hem affettiler. Bu mutluluk fotoğrafı bunun kanıtıdır. TÜSİAD’ın gözbebeği kurucusu Vehbi Koç, 12 Eylül cuntacısı Kenan Evren’e gönderdiği mesajda şöyle demişti:

Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

12 Eylül’den önce büyük patronlardan Nejat Eczacıbaşı’nın söylediği şu sözü de Çelebi’yi mutluluktan ağlatacak kadar komiktir: 
”Demokrasi kurban edilmelidir.