Oligarşi Nedir?

Bu yazı Türkiye’yi anlamak için çok önemli olan bir kavramı kısaca açıklamayı deniyor.

  • Birinci bölümde, Türkiye’deki akademinin “oligarşi” kavramını neden sevemediği sorusuna yanıt arıyorum.
  • İkinci ve üçüncü bölümde oligarşiyi ve özelliklerini tanımlıyor, bazı hatalar konusunda uyarı yapıyorum.
  • Dördüncü bölümde, oligarşi içi çelişkilerin kaynaklarından ve biçimlerinden kısaca bahsediyorum ve
  • Beşinci bölümde oligarşilerin halkın desteğini sağlamak için nasıl söylemler geliştirdiğini değerlendiriyorum.

Kavramaktan Kaçış – Kavramdan Kaçış

Türkiye’deki siyaset çözümlemelerinde sık sık göz ardı edilen bir kavram var: Oligarşi. Bu kavramın göz ardı edilmesinin nedenlerinden biri, devrimcilerin verdiği ideolojik mücadelenin başarısında yatıyor.

“Oligarşi” kelimesinin içi 1970’lerden bu yana akademik Marksizmin rahatlıkla kapsayarak kendine katamayacağı kadar devrimci siyasetle dolmuş. Oligarşi denildiğinde Türkiye’de başvurulabilecek kaynakların çoğu, akademisyenlerin ortodoks, slogancı ya da yetersiz bulduğu devrimci perspektifle yazılmış. Kavram bunun da ötesine geçmiş ve sloganlaşmış. (Örneğin “Titre Oligarşi Parti-Cephe Geliyor” ya da “Oligarşik Devlet-Yıkılacak Elbet” bunlardan bazıları.)

Bir ikinci neden, yine Türkiyeli devrimcilerin ideolojik hegemonyasına bağlı olarak, oligarşi kavramının iktidara yaklaşım biçimi. Türkiyeli akademisyen, birkaç istisna hariç, Kemalist, liberal, reformist sol, muhafazakâr vs. çemberinde ömür tüketiyor. Oligarşinin ideolojik hegemonyasından kurtulamadığından, iktidara destek vermenin çeşitli biçimlerini sürekli olarak yeniden geliştiriyor. Demokrasi, laiklik, askeri vesayet, cemaatçileşme gibi kavramlar oligarşinin kendi içindeki çatışmalarda kamuoyu desteği sağlamasının daha kullanışlı araçları.

Oysa “oligarşi”, daha en baştan iktidarın şu ya da bu kanadının yanında saf tutmayı engelleyecek bir çözümlemenin kilit kavramı ve mevcut iktidara herhangi bir sebepten destek vermek isteyenlerin hareket alanını kısıtlıyor.

Üçüncü neden, “oligarşi” kavramının Marksist klasiklerde, bilhassa Marx’tan Mao’ya uzanan çizgide hiç ele alınmamış olmasıdır. Kavramın tedavüle sokulması Latin Amerika devrimcileri aracılığıyla oldu. Bu nedenle Latin Amerika solunu maceracı, küçük burjuva, sol sapma, fokocu vs. olarak değerlendirenler kavramdan uzak durdular.

Dahası, 1990 sonrasında burjuvazinin ideolojik üstünlüğü ele geçirdiği dönemde entelektüellerin ekseni Batı Marksizmine ve akademizme doğru kaydı ve oligarşi burada da çok kullanılmayan bir kavramdı. Bugün Türkiye’deki entelektüel üretimin çoğunu gerçekleştiren küçük burjuva akademisyenlerin beslendiği temel kaynakların hiçbirinde oligarşi merkezi bir kavram değildir.

Althusser, Ellen Meiksins Wood, E.P. Thompson, Poulantzas, Hardt, Negri, P. Anderson ya da 1990 sonrasının 5 yıldızı, Derrida, Foucault, Baudrillard, Deleuze ve Zizek içerisinde, en fazla Gramsci’den alınma “tarihsel blok” kavramıyla ifade edilen daha ehlileşmiş bir çözümleme bulunabilir.

Bu faktörlerin tümü bir araya geldiğinde “oligarşi” kavramının akademide neden az kullanıldığı anlaşılabilir. Bir kere en başta akademisyenin kafasında yarattığı imge itibariyle (sol örgütler, sol yayınlar, dergiler vs. gibi) kaçınılması gereken bir şeydir bu kavram.

Oligarşi Nedir?

Kapitalizm ayakta kalabilmek için birçok kuruma, birçok yönteme ve bunları sürdürebilmek için birçok uzmana ihtiyaç duyar. Ordu, polis, finans, hukuk, bürokrasi ve burada saymamıza gerek olmayan daha birçok kuruma, tekelci sermaye, orta burjuvazi, toprak ağalarını ve bunların kendi haklarını savunmak için oluşturdukları kurumları ekleyince manzara biraz daha karmaşıklaşır. Oysa kapitalist düzenin idaresi, tüm bu çelişkilerle dolu ilişkilerin idaresi demektir.

Şurası açık ki, dünyada daha büyük zenginlikler, giderek daha küçük grupların elinde toplanıyor. Bu gruplar kendi aralarındaki çelişkilere rağmen, sömürüyü daha yoğun bir biçimde gerçekleştirebilmek için birleşme ihtiyacı duyuyorlar. Bilhassa Türkiye gibi ülkelerde iktidarlar çelişkili, krizler üreten ama her şeye rağmen birlikte hareket etmek zorunda kalan farklı çıkar gruplarından kuruluyorlar.

Burada halk mücadelelerinin önemi büyük. Düzeni değiştirmeye uğraşan ya da onu istikrarsızlığa iten halk hareketleri, düzenden çıkarı olan grupları derhal birleşmeye zorlar.

Bu nedenle pek çok ülkede toprak ağaları, sanayiciler, bankacılar ve askerler hem diğer ülkelerin oligarşileriyle mücadele edebilmek, hem de kendi halklarına karşı savaşabilmek için bir araya gelmişlerdir. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonraysa, yeni-sömürgelerdeki oligarşik diktatörlükler emperyalizmin vazgeçilmez iktidar aygıtları oldular.

Ezilenlerin büyük bir güçle ve moralle birleştikleri bu dönem, ezenlerin ittifakını da şekillendirdi. Anti-emperyalist mücadele içinde, köylüyü, işçiyi, esnafı, öğrenciyi ve tüm ezilenleri birleştirme gayesinde olan halk savaşları, ezenleri de benzer şekilde birleştirdi. Askeriye, bürokrasi, finans, ticaret ve sanayi burjuvazisi, toprak ağaları ve medya patronlarından oluşan bu gayrimeşru örgütlenmeler, bugün de çok etkin çalışıyorlar.

Oligarşiler çıkar gruplarının çoğaldığı, çıkar ilişkilerinin dallanıp budaklandığı ve ezilenlerin direnişinin olduğu her çağda ve coğrafyada oluşurlar. Fakat günümüzde, sömürü ve baskı araçlarının çeşitlendiği, aynı anda birden fazla ilişkinin yürütülmesinin gerektiği bu dönemde oligarşiler burjuvazinin iktidarının ulaştığı en son evre oldu.

İstikrar: Oligarşileri Birleştiren Sihirli Kelime

İşin daha da ilginç yönü, oligarşilerin halk isyanlarını bastırmakta diğer oligarşilerle birlikte çalışmaya başlamalarıdır. Hem bu oligarşiler arasındaki, hem de oligarşilerin kendi içlerindeki çelişkilere rağmen, halk direnişleri karşısında ortak hareket etmeleri, istihbarat ve teknoloji paylaşmaları dikkate değerdir. Besbelli ki farklı sermayeler, farklı çıkar grupları birbirleriyle rekabet edebilmek için bile ezilenlerin yarattığı tehdidi bastırmak zorunda kalıyorlar.

Devletin ve sermayenin çeşitli ağızları tarafından sürekli olarak tekrarlanan “istikrar” vurgusu, temelde budur. Onlar halkı daha sorunsuz sömürmek ve kendi içlerindeki rekabeti, düzenin yıkılması tehlikesi olmadan sürdürmek isterler. Bunu da direnenleri derhal saf dışı edebilecekleri ya da kendilerine katabilecekleri araçları kullanarak yapabilirler.

İstenilen şey, bireyle devlet arasındaki tüm kurumların en azından ezilenler karşısında tek vücut olarak hareket edebilmesidir. Zira egemenler arasındaki rekabet ne denli şiddetli olursa olsun, halkın sahip olduğu hakların gasp edilmesi (örneğin, ücretlerin düşürülmesi) hepsinin işine gelir. Kendi tabanlarını genişletmek istedikleri özel durumlar dışında, oligarşiler halk mücadelelerinin bastırılması için ellerinden geleni yaparlar.

Günümüzde Oligarşilerin Üç Özelliği ve Yanlışlar

Yukarıda yazılanlardan, oligarşilerin iki temel özelliği hemen anlaşılabilir.

  • Birinci özellik, oligarşilerin ezilenlere karşı ezenlerin bir ittifakı olduğudur.
  • İkinci özellik, bu ittifakın sorunsuz ve çelişkisiz olmadığını gösterir bize. Aksine, daha fazla kontrol yetkisi, piyasa ve kâr elde etme arzusundaki egemenler sürekli olarak birbirlerinin alanlarına nüfuz etmeyi denerler, yeni ittifaklar kurar, yeni düşmanlar edinirler.

Bu nedenle oligarşilerde doğrudan halkı hedef alan darbelerin yanında, sık sık oligarşi içi çelişkilerden doğan ve daha düşük yoğunluklu gerçekleşen darbeler de vardır. Bunların biçimi tarafların gücüne ve konjonktüre göre cuntalardan yargılamalara, suikastlardan tasfiyelere kadar uzansa da, amaç karşı tarafı sindirmektir.

Oligarşilerin üçüncü özelliği en önemlisidir ve devrim mücadelesinin stratejik temelini ortaya koyar. Bilhassa Türkiye gibi yeni-sömürge ülkelerde oligarşilerin emperyalizmle olan sıkı bağının vurgulanması gerekiyor. Mahir Çayan’ın deyişiyle, emperyalizm bizimki gibi ülkelerde içsel bir olgudur, oligarşiden ayrılamaz, onun karşısına konulamaz. İstisnai ve kısa süreli dönemler dışında, Türkiye’de oligarşinin bileşenleri içine anti-emperyalist unsurların girmesi artık mümkün değil.

Tarihsel deneyimler gösteriyor ki, bir devlet emperyalizme bağımlılaşmaya başladığı andan itibaren, o devletin bütün kurumları emperyalizmin çizgisine çekilir. Finansal destekler yoluyla yeni-sömürgeleştirilecek ülkenin milli burjuvazisi bağımlılaştırılır ve emperyalizmin güdümüne sokulur. Siyasi partilerin ya da ordu içindeki generallerin satın alınmasıyla darbeler yapılır ve anayasalar değiştirilir. Eğer sömürge haline getirilen devletin kurumlarında halkçı gruplar ya da bireyler hala kalmış ise, bunlar parti kapatmalar, ihraç etmeler ya da suikastlar yoluyla bir an evvel tasfiye edilirler.

Oligarşilerin bu üç özelliği konusunda yapılan yanlış tahliller, oligarşik diktatörlüklere karşı verilen mücadeleyi yanlış yollara sokuyor. Örneğin, oligarşinin emperyalizme bağımlı olmadığını, ondan bağımsız hareket edebileceğini düşünmek bunlardan biridir.

İkinci hata, oligarşiyi oluşturan unsurlar arasında demokrasi, laiklik, özgürleşme vs. getirecek kimi grupların olduğunu düşünmektir. Bu aslında oligarşi içinde süregiden çelişkilerde taraflardan bir tanesinin etkisinde kalınmaya başlandığını gösterir.

Üçüncü hata, oligarşinin çelişkisiz bir birlik olarak düşünülmesidir. Örneğin Türkiye’deki iktidarın ülkede 1923’ten 2000’lere kadar varlığını sürdürmüş bir Kemalist grubun elinde olduğunu tahayyül eden kimi yazarlar vardır. Bu yazarlar, rejimin niteliğini böyle yanlış kurgulayınca, o Kemalist çizgiden sapma olarak gördükleri tüm davranış ve söylemleri alkışlamaya, bir ilerleme olarak göstermeye başlamışlardır. Fakat sonuç değişmez, şöyle ya da böyle halkın örgütlü güçleri yerine, oligarşi desteklenmiş olur.

Hırsız Dövüşü: Oligarşi-içi Çelişkiler

Egemenlerin kendi aralarındaki kavga, akılları hep karıştıran bir meseledir. Böyle durumlarda emekçilere ne yapmak düşer? Ezenlerin içinde ilerici olan taraflar var mıdır? Bu kavga karşısında sessiz kalmak mı, yoksa taraflardan birine destek vermek mi gerekir?

Buna bir de oligarşinin her kanadının güçlenmek için kendi kanallarından yaptığı yoğun propaganda ve dezenformasyonu eklerseniz, halkın bilinçsiz pek çok kesiminin kolayca yanılgıya düşeceğini tahmin etmek zor değildir.

Kapitalist düzende, tek çelişki emek ve sermaye arasında değildir. Sermayeler de kendi aralarında mücadele ederler. Hele ki emperyalizm çağında, bir holdingin aynı anda onlarca farklı sektörde faaliyet gösterdiği, uluslararası, askeri, siyasi ve finansal alanlarda ilişkilere girdiği göz önünde bulundurulursa, çelişkiler yumağı daha iyi anlaşılabilir. Sermaye sürekli genişlemek ister ama bunu yaparken karşısına sürekli olarak başka sermayeler, yeni tekeller çıkar.

Emperyalist dünya savaşları bu duruma bir örnek olarak gösterilebilir. Bu savaşlarda her ne kadar savaş iki ulus arasında (Almanlar ve İngilizler, Almanlar ve Müttefikler) gerçekleşiyormuş gibi gösterilse de, aslında olan biten bu devletler tarafından temsil edilen tekel gruplarının pazar savaşından ibarettir. Benzer bir şekilde, oligarşi içi çelişkiler de bir ülkenin sınırları içinde çatışan tekellerin, farklı iktidar gruplarının ya da toprak ağalarının mücadelesidir.

Üstelik çatışma ulusal olunca, bu çelişkilerin askeri araçlarla çözülmesi de zorlaşır. Hukuk, medya, polis ve hatta (genellikle sol siyasetin kullanmasına alışık olduğumuz) kitle gösterileri bu çelişkilerin birer yansıması ve aynı zamanda aracıdır da. Mevcut duruma göre bu araçlardan biri ya da birkaçı daha fazla kullanılır. Sermaye bütün alanlara nüfuz ettiği için, oligarşi-içi savaşlar, medyadan yargıya kadar geniş bir alanda verilir.

Esasında, oligarşi-içi çelişkilerin böyle çetrefilli geçmesinin bir nedeni de, devleti oluşturan kurumların birbirleriyle olan karmaşık ilişkileridir. Oligarşinin üst düzey bürokratları, süreç içinde çoğunlukla büyük sermaye sahiplerine dönüşürler. Oğulları ya da kızları aracılığıyla diğer kapitalistlerle ilişkilere girerken, bazılarını dışarıda bırakırlar. Ordu mensupları aynı zamanda bir şirket sahibi olabilir, emek sömürüsü yapabilirler. Siyasi iktidarlar bütün kapitalistlere eşit mesafede durmazlar. Kendi yakınlarına daha fazla imtiyaz ve yağma olanağı verirler. Bu nedenle bazı kapitalistlere sağlanan imtiyazlardan, diğerleri mahrum kalır ve onlar da var olmak için yeni ittifaklar yapmaya zorlanırlar.

Böylece oligarşinin içinde bloklar oluşur. Siyasi partiler aracılığıyla bağlantılarını güçlendiren bir grup kapitalist, kendi cephesine medyadan, hukukçulardan, üniversite hocalarından destek bulabilir ya da ihaleler yoluyla kendi destekçilerini medya patronu haline getirebilir, yargının kimi kurumlarını rakibinden devralarak ele geçirir. Ülkede sık sık gözlemlediğimiz rektörlük kavgaları, TV kanallarına ve gazetelere yapılan baskınlar bunun bir yansımasıdır.

Elbette işler sadece yasal bazı bağlantılar ve bir takım üretim ilişkileri kurmaktan ibaret kalmaz. Oligarşiler dünyanın her yerinde yasadışı faaliyetlere girişir, buralardan da para kazanırlar. Uyuşturucudan fuhşa, insan kaçakçılığından arazi mafyasına kadar pek çok kârlı “sektöre” de el atmışlardır. Bizzat belediyeler arazi mafyası gibi çalışmakta, kolluk güçleri uyuşturucunun trafik polisliğini yapmakta ve bundan nemalanmaktadırlar. Yine bu ilişkiler de pek çok farklı aktörün yer aldığı, girift çıkar kavgalarıyla bezenmiştir ve zaman zaman bir polis müdürünün, bir istihbaratçının ya da bir generalin tutuklandığı haberiyle buzdağının ufak bir kısmını görme imkânı buluruz.

Oligarşinin Dayanak Bulma Savaşı: Burjuva İdeolojisine İlerici Kılıf Aranıyor

Toplumsal bir mücadele içindeki bütün sınıfların, toplumsal desteğe ihtiyaçları vardır. Bu durum, oligarşi-içi çekişmelerde de geçerlidir. Taraflar eğer kendi tabanlarını genişletmezlerse, bu tabanı ya rakiplerine ya da sınıf düşmanlarına, yani halka kaptırırlar. Çatışan her grup halk düşmanı olsa bile, yenilmemek için halkın desteğini almak zorundadır.

Bunun için burjuvazi kendi ülkesinin koşullarına göre kitle desteğini yakalamasına imkân veren bazı sloganlar benimser ve kampanyalar yapar. Bu kampanyalarda din, milliyetçilik, demokrasi vb. gibi kitlenin bilincinde önemli yere sahip kavramlar kullanılır ve rakip tasfiye edilirken şeriata ya da darbeciliğe karşı çıkıldığı, bunun hepimizin ortak iyiliğine hizmet ettiği sık sık vurgulanır. Zaten “demokrasi getirmek”, bilhassa 1990 sonrası emperyalist saldırının biricik meşrulaştırma aracıdır.

Ortak bir düşmanın kurgulanması yoluyla, düzen içindeki muhalefetin bir kısmının buraya aktarılması sağlanır. Örneğin ortak düşman olarak “askeri vesayet” gösteriliyorsa, geçmişte askerle çelişkiye düşmüş tüm kesimlerin desteği alınmaya çalışılır. Özellikle devrimci bir muhalefetin etkin olamadığı durumlarda oluşan boşluğa oligarşinin şu ya da bu kanadının dolması ve kitleleri kendi amaçları doğrultusunda seferber etmesi sık rastlanan bir durumdur. Taraflardan biri güvendiği ve iyice yerleştiği bir kuruma yaslanarak (örneğin polis ya da MİT), rakibinin elindeki kurumlarda tasfiye ve ele geçirme operasyonları yapar; öte yandan, kendi medyası ve kanaat önderleri eşliğinde hareketlerine meşru zemin yaratır.

Oligarşiyi oluşturan unsurlar arasındaki savaşların oluş biçimi de ayrıca ilginçtir. Taraflar bu mücadele içerisinde devlet kurumlarının imajını hiçbir şekilde tehlikeye atmazlar. “Yüce ordumuz”, “hukukun ve yargının üstünlüğü”, “millet iradesini temsil eden meclis” bir kabuk olarak orada durur ve bu kurumlar içlerinde kimin olduğundan bağımsız olarak yüce, üstün ve milletin hizmetinde kalmayı başarırlar!

Benzer biçimde, devlete yönelen tüm tehditler, amaçlarından bağımsız olarak “teröristtir”. Burjuvazinin metafizik aklının işleyiş biçimi burada daha net ortaya çıkar. Faşist devlet kurumlarını korumak yönündeki bu refleks, halka karşı işbirliği içindeki oligarşinin çatışırken bile bir olduğunu açıkça gösterir.

Haksız Savaşta Doğru Taraf

Emeği sömüren ve halkı ezen iki güç arasındaki savaşlar tarih boyunca hiçbir zaman halkların yararına olmadı. Bu savaşlar askeri, siyasi hangi alanda yaşanırsa yaşansın, sömürücü ve ezen güçler böyle kalmaya devam ederler.

Halkların mücadele tarihi de kanıtlar ki, ezenler halkın direnişiyle karşılaştıklarında kendi çelişkilerini erteleyebilmekte ve bir olmaktadırlar. Ancak tarih daha acı bir gerçeği de gösterir: Egemen sınıflar kendi aralarında mücadele etmek için kitle desteği kampanyalarına girişince, kendini solcu-sosyalist-demokrat olarak adlandıran pek çok kişiden destek bulurlar.

Örneğin Birinci Paylaşım Savaşı’nın arifesinde, kimi Avrupa ülkelerinin sosyalistleri her proleterin kendi ordusunda savaşa girmesi gerektiğini savunmuşlardı. Alman egemen sınıfları burjuva basın ve siyasi partiler yoluyla Alman sosyalistlerinin zihnine kadar sızmış ve bu savaşta yer almanın proletaryanın yararına olacağına onları inandırmıştı. Alman burjuvazisi İngiltere ve Fransa gibi eski ve büyük emperyalistler karşısında Almanya’yı savunulmaya ihtiyacı olan zavallı bir ülke gibi gösteriyor, milliyetçilik pompalıyordu.

Lenin bu konuda şöyle yazmıştı:

Daha yaşlı ve gırtlağına kadar doymuş soyguncuları soyma işinde genç ve daha güçlü soyguncuya (Almanya’ya) yardım etmek, sosyalistlere düşmez. Sosyalistler hepsini de devirmek için, soyguncular arasındaki çekişmeden yararlanma yoluna gitmelidirler.(Sosyalizm ve Savaş, 15-16)

Bugün oligarşi-içi çelişkilerde taraf tutmanın, emperyalist savaşta taraf tutmaktan bir farkı var mıdır? ABD emperyalizmi ile en ufak bir çelişkisi bile olmayan, onun adına Afganistan’da işgal görevi yürüten ve halkı yoksulluk sınırında yaşatan bir oligarşiyi desteklemekten bahsediyoruz.

Mücadele eden sermayelerden birine destek vermek, haksız savaşta bir iyilik, bir ilericilik bularak taraflardan birini desteklemek çok sık karşılaştığımız bir yanlıştır ve temelinde halka güvensizlik yatar.

Bu anlayış 21. yüzyılda dahi özünü değiştirmeden, kendini koşullara uyarlayabildi. Belki farklı emperyalistler arasında tercih yapmak değil ama (tercih edebilseler eminim ederlerdi), farklı işbirlikçiler arasında tercih yapmak, bugün küçük-burjuvazinin yegâne siyasi faaliyeti haline geldi. Pek çok aydın ve sanatçı, halkın bağımsız ve devrimci bir şekilde örgütlenmesi fikrini bir kenara atmış, oligarşinin çatışan unsurları arasında saf tutmakta.

Bunun açıklaması belli: Emperyalizmle oligarşinin bir oluşu nedeniyle, bu karanlık aydınlar emperyalizme nesnel olarak destek vermekte, onun iktidarının şu ya da bu işbirlikçi aracılığıyla pekiştirilmesine katkıda bulunurlar.

Oysa burada taraflar oldukça net, oldukça kaba ve anlaşılır. Egemenler arası çelişkilerde taraf tutmanın sol siyaset yapanlar için ölüm demek olduğuna dair onlarca tarihsel kıssa var. Bunların hissesi ise şu: Böyle durumlarda izlenecek yol, mevcut çelişkiden yararlanarak halkın düzenle kurduğu bağların kopartılmasını sağlamak, sömürülmesini değil, emeğini garanti altına alan bir iktidarı adım adım inşa etmek yolu.

Advertisements