Diyarbakır’dan Bir Forum Tiyatrosu: Zimanê Çîya

Tasarım: Cansu Peköz

Tasarım: Cansu Peköz

Sömürge faşizminin ayak sesleri Brezilya’da Türkiye’den birkaç yıl önce, 1964 yılında duyulmaya başladı. 64 darbesi ülkede sanat yapmayı oldukça ağır bedeller ödemek gereken bir seçim haline getirmişti. Ama Augusto Boal pes etmedi. 1971 yılında kaçırılıp işkenceye uğratılıncaya kadar Brezilya’da tiyatro yaptı. Aynı yıl Arjantin’e beş sene sürecek bir sürgüne gönderildi. Aslında Boal dönemine göre şanslı bir sanatçıydı, çünkü iki sene sonra hemen komşu ülkede “kıtadaşı” sanatçı Victor Jara’nın işkenceyle öldürüldüğünü öğrenecekti.

Sanatçılar neden işkenceye uğrar, neden öldürülürler?

Darbe öncesi döneminin Brezilyası Türkiye’nin 60’lardaki siyasi ortamına benziyordu. Dünya İkinci Paylaşım Savaşı’nın şokunu atlatmış, halklar silahlarını kuşanmıştı. Henüz birkaç sene önce gerçekleşmiş olan Küba Devrimi bütün kıtayı titretmişti. Augusto Boal de Brezilya’nın o yıllarından şöyle söz edecekti:

Birden bire kaçamak bir sohbete dalarsınız ve daha ne olduğunu anlamadan silahlı mücadelenin içinde bulursunuz kendinizi. Bir toplantı yapılır, bir sır paylaşılır ve kişi kendini mücadeleye bağlı hissederdi… Bir bakmışsınız kaşla göz arasında bir militan oluvermişsiniz.

Boal kendisiyle birlikte anılacak olan “Ezilenlerin Tiyatrosu” kitabını Arjantin’deki sürgün yıllarında yazdı. Bu kitapta seyirciyi doğrudan oyuna dahil eden ve oyunun kurgusunda ona söz hakkı veren Forum Tiyatrosu (FT) adlı yöntemi geliştiriyordu. O dönem halk mücadelesi Arjantin’de de gündemdeydi ve halk sadece tiyatrolarda değil, her alanda söz sahibi olmayı talep ediyordu. Ama emperyalizmin ve işbirlikçilerinin darbesinden bu ülke halkı da kaçamadı. 1976 yılında on binlerce insanın kaybedildiği, işkencede öldüğü, infaz edildiği bir faşist dalga Arjantin’i süpürdü.

Faşizm ne işe yarar, kime karşı uygulanır?

Oyun yazarı Harold Pinter Türkiye’ye 1988 yılında geldi. O yıllarda 12 Eylül faşizmi kurumsallaşmış, oligarşi ve Turgut Özal’ın Anavatan Partisi birlikte demokrasicilik oynuyorlardı. Oysa Türkiye adeta bir yangın yeriydi: Birkaç sene içinde yok olan sendikal haklar, azalan işçi ücretleri ve büyüyen tekeller, işadamı Halit Narin’in “artık biz güleceğiz” sözü…

Kürt illerinde ise Diyarbakır Cezaevi birçok insanın bedeninde ve bilincinde, bir sürü ailenin ocağında sızlayan bir yara iziydi. Cezaevinin işkenceci komutanı Esat Oktay Yıldıran yaptıklarından ötürü 1989 yılını göremedi. Ama işkence, kayıplar ve yargısız infazlar, 1987 yılında Bölge’de Olağanüstü Hal ilan edilince daha da çoğaldı. Kürtçe diye bir dil zaten yoktu, bu dili konuşmak suçtu ve bazen ölüm sebebiydi.

Pinter Türkiye’de gördüklerinden de etkilenerek aynı yıl Mountain Language adlı oyununu yazdı. Oyunda sadece Kürtleri değil, kendi dilini konuşmasına izin verilmeyen bütün halkları anlattığını söylüyordu. Zamansız ve mekânsız bir askeri cezaevine eylemci kocasını görmeye giden Sarah Johnson’ın hikâyesini Türkiyeli devrimciler de, Kürt yurtseverler de, İrlandalı tutsaklar da çok iyi biliyordu aslında. Anlatılan faşizmin hikâyesiydi.

Okur bunları neden anlattığımızı merak edebilir. Halklara yapılan zulmü ve bunların sanattaki etkisini tartışmak elbette öğretici ama bu yazı sadece bunun için yazılmadı. Bu bahsettiğimiz insanların sanatları Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu’nun (DBŞT) geçen sezon sahnelemeye başladığı bir oyunda buluştular. Ben onları Eylül ayında Ankara’ya yaptıkları turneyle izleyebildim.

Zimanê Çîya’yı, yani Pinter’ın yukarıda bahsettiğimiz oyunu Dağ Dili’ni ilginç kılan şey, yazının gelişinden tahmin edebileceğiniz üzere, Augusto Boal’in FT yöntemi ile sahnelenmiş olması. Oyunun yönetmenliğini Augusto Boal’in eski öğrencilerinden olan Kanadalı Luciano Iogna yapmış. Böylece karşımıza çok ilginç bir eser çıkıyor.

Oyunu evirip çevirmeye başlamadan önce, FT yöntemi hakkında bir ön bilgi vermek faydalı olabilirdi. Ama konuyla ilgilenen okurlar kısa bir aramayla internette aradıkları bilgilere ulaşabilecekleri için, gereksiz bir özetleme işine girişmeyeyim diyorum.

Anlatılan fazlasıyla senin hikâyendir

Yukarıda konusundan kısaca bahsettiğimiz Zimanê Çîya adlı oyunu Diyarbakır’da forum tiyatrosu olarak sahnelemek başlangıçta çok iyi bir fikir gibi görünebilir. Öyle ya, oyunda anlatılanları Diyarbakırlılardan daha iyi anlayabilecek ve hissedebilecek başka kimse var mıdır? Ama bu soruya “evet” derseniz, bir açmaza düşüyorsunuz: O zaman Diyarbakır gibi bir şehirde, bilhassa konuyu ele alan bir forum tiyatrosu yapmaya gerek var mı?

FT zaten ortaya çıkışı itibariyle sorunları olan, ancak bu sorunların kaynağını ve çözüm yollarını bilmeyen insan gruplarını hedefliyor ve onlara yine kendi eylemleriyle bilinç kazandırmak amacında. Hal böyle olunca, FT aracılığıyla Diyarbakırlılara Kürtlerin yaşadığı zulmü anlatmak ne kadar işlevli diye bir soru geliyor aklımıza. Zaten pek çok kişinin buna ilişkin kişisel deneyimleri, acıları ve birikimleri orada mevcut.

DBŞT’nin sanat yönetmeni Rüknettin Gün ile konuştuğumuzda bunu daha da iyi anlıyorum. Oyunun daha ilk gösterimlerinde yaşanan bir olayı aktarıyor Rüknettin: Bir izleyici, oyunda gardiyan tarafından tacize uğrayan Sarah Johnson’ın yerine geçiyor ve taciz sahnesi tekrar başlatılıyor. İzleyici taciz gerçekleştikten sonra gardiyanı oynayan oyuncunun suratına sert bir tokat indiriyor. Oyuncular ve seyirciler şokta.

Benzer hikâyeler çoğaltılabilir. Zaten bu nedenle tiyatronun “Jokerleri” sürekli olarak seyirciyi uyarıyorlar: “Oyunculara gerçekten vurmayın, onlar gerçek gardiyanlar değil, tiyatromuzun oyuncuları.” Belki başka bir şehirde gereksiz olacak bu uyarı, anlatılan hikâyenin fazlasıyla Kürtlerin hikâyesi olması nedeniyle Diyarbakır’da çok gerekli.

Hal böyle olunca, bu tiyatronun seslenmesi gereken kitlenin Diyarbakırlılardan çok, ülkenin Batısında oturan ve geçmişte yaşananlar bir yana, bugün hala F-tipi tecrit hücrelerinde yaşanmakta olan zulümden habersiz insanlar olduğunu düşünüyorum.

Çıkışsız bir kurgu

FT’nin bir amacı da düzeniçi çözümlerin aslında sorunun bir parçası olduğunu seyircisine anlatmaktır. Yani seyircide yaratılmak istenen düşünce, depresyon gibi psikolojik meselelerden tutun da, işsizlik gibi sosyolojik olgulara kadar her şeyin bu sistemle ilişkili olduğu düşüncesidir. Bütün oyun aslında çözümün dışarıda olduğunu anlatmak için kurgulanmıştır. Bu şu demek: Sorunun sahne üzerinde çözülemeyecek toplumsal bir yönünün, bir çıkışsızlığının olması gerekir ki, seyirci tiyatrodan rahatlayarak değil, eylem bilinciyle ayrılsın. Öte yandan, ele alınan sorun hemen aşılabilecekmiş gibi görünen, toplumsallığını çabucak ele vermeyen bir kumaşa da sahip olmalıdır ki, seyirci o gizli toplumsal bağları sahne üzerindeki deneme yanılmalarıyla aşama aşama keşfedebilsin, bilinçlenebilsin.

Zimanê Çîya’da terazinin birinci tarafının biraz fazla ağır bastığını söylemeliyim: Mekân bir askeri cezaevi, oyun kişileriyse hiçbir hak ve hukuk tanımak zorunda olmayan silahlı ve kalabalık gardiyanlar ve onların karşısında üç savunmasız kadın. Seyirci koltuğunda Diyarbakırlı Kürt halkı. Durum doğrudan sistemle ilgili. Seyirciye hareket alanı sağlayabilecek, alternatif çözümler üretmeyi cesaretlendirebilecek pek bir imkân yok. Hiçbir ara çözümün, yalvarmanın ve “hukukun üstünlüğünün” sonuç getirmeyeceği daha baştan belli.

Oyunun bu kapalılığına karşın, yine de Ankara seyircisinin etkin bir şekilde oyuna katıldığını gördüm. Faşizme karşı “tutanak hazırlamak”, hümanist gardiyanın cezaevi yönetimine başkaldırması ya da cezaevi girişinde oturma eylemi yapılması gibi ara çözümler seyirci tarafından sunuldu ve sonuncusu hariç, DBŞT oyuncuları bunları ustalıkla savuşturdu.

Tüm bunlara karşın, kurgunun çıkışsızlığı, ele alınan konunun doğrudan politik olması ve Diyarbakır seyircisinin bu konulara hiç de yabancı olmaması gibi etmenler, bana çok daha işlevli bir FT oyunu yapma fırsatının tepilmiş olabileceğini düşündürdü.

Çözümü mü arıyoruz, gerçeği mi?

Oyunun 20 dakikalık bölümünün sunulmasının ardından, Jokerler seyirciye şu soruyu yöneltiyorlar: “Sizce burada anlatılanlar gerçek mi?” Jokerlerin ağzından çıkan ilk sorunun bu olması, ne yazık ki seyircinin düşünme biçiminin en baştan koşullandırılması anlamına geliyor. Ankara gösteriminde bunun olumsuz sonuçlarını gördük. Hele ilk başlarda neredeyse bütün seyirciler gardiyanların ve cezaevi komutanının bu kadar yumuşak davranmayacağını, tacizin bu kadar az olmayacağını söyleyerek, ezenlerin yerine geçmeye çalıştılar. Sahne birden bire daha fazla baskı yapılmasının gerçekçilik açısından daha uygun olacağını önerenlerle doluverdi. Çözüm önerenlerin sesiyse cılız kaldı.

Bu durum elbette yukarıda bahsettiğimiz çıkışsızlıkla da ilişkili olmakla birlikte, asıl sorun bence açılış cümlesinin iyi seçilmemiş olmasıydı. Anlatılanların gerçekliği yerine, görüşe gelen kadınların neler yapabileceğine ilişkin bir soruyla başlanmalıydı. Nesnel gerçekliğin nasıl arttırılabileceği değil, nasıl değiştirilebileceği temel mesele haline gelmeliydi.

Kafayı çalıştırmak

Ben ne zamandır bir oyun izlerken bu kadar çok düşündüğümü, bu kadar çok alternatif ürettiğimi hatırlamıyorum. FT’nin güzelliği herhalde burada. Sahneye çıkmasanız bile, aklınız olup bitenlere ilgisiz kalamıyor. Seyirci koltuğunda oturmaya devam etseniz bile, sadece seyirci olmakla yetinemiyorsunuz. Zimanê Çîya’nın bu konuda iyi olduğunu belirtmek gerek. Ankara Sanat Tiyatrosu’nda o gece herkesin tartıştığı, konunun özüne inmeye çalıştığı, fikirler ürettiği ve sahneye çıkıp oynadığı bir atmosfer yaratıldı. Hemen hemen herkes o heyecanı hissetti, düşündü ve faşizme karşı nasıl direnebileceğimize ilişkin fikirler üretti.

Son söz: DBŞT ve Zimanê Çîya Ankara’ya 12 Eylül’ün 30. yıldönümü itibariyle yapılacak anmalar ve “Utanç Müzesi” etkinliği için gelmişti. Fakat karşılaştığı manzara 30 yıl da geçse, 12 Eylül’ün geçmediğini kanıtlar bir manzara oldu. Etkinliğe destek veren kurumlardan biri olan Çankaya Belediyesi broşürlerde Kürtçe kullanımına itiraz etmiş, kurum isminin iki dilli broşürlerde kullanılması konusunda sorun çıkarmıştı.

Besbelli ki Dağ Dili faşizmin kulağını hala tırmalıyor.

Advertisements