Devrim ve Sosyalist Gerçekçilik

Emek ve sermaye arasındaki çelişki öylesine kuvvetlidir ki, bu ikisi birbirlerinin fikirlerine dahi tahammül edemiyorlar. Burjuva ideolojisi devrimci düşüncenin doldurduğu her boşluktan, değiştirip dönüştürdüğü her ilişkiden rahatsız oluyor, çünkü orada kendi ölümü var. Devrimci düşünceye engel olmak için kitapları yakmaktan sansürlemeye, insanları yozlaştırmaktan katletmeye kadar pek çok yöntem uyguluyorlar. Emperyalizm bir yandan kendisinin ne kadar mükemmel ve değişmez bir sistem olduğuna bizi inandırmaya çalışıyor, öte yandan devrimci fikirleri çürütmek, küçük düşürmek ve devrimci örgütlenmeleri yok etmek ya da düzeniçileştirmek için uğraşıp duruyor.
Bu çabaları hiç sonuç vermiyor değil. Kimileri onların ‘makul’ buldukları kavramlarla düşünmeye başlıyor: Emperyalizm yerine küreselleşme, kapitalizm yerine serbest piyasacılık, faşizm yerine otoriter devlet demek daha ‘makul’ hale geliyor örneğin. ‘Makul’ düzeyde örgütleniyorlar: Mümkünse sivil toplum kuruluşlarında ya da legal partilerde örgütlenmek daha akıllıca oluyor. Ve yalnızca ‘makul’ eylemler yapıyorlar: mevcut düzeni kökünden sarsan “karnavalesk” yürüyüşler en çok rağbet görenler. Görüldüğü üzere burjuvazi her şeyi bizden daha iyi biliyor; nasıl devrimci olunacağını, nasıl örgütleneceğini ve devrimci eylemin nasıl yapılması gerektiğini bizim için çoktan düşünmüş.
Burjuvazinin bir özelliği de asla tatmin olmamasıdır. Siz “Şu tavizi verdim, oh rahatladım” demeye kalmadan bir ikincisini, bir üçüncüsünü ister o. Sınıf mücadelesinde sanatın yerini tartışmaya geldiğinde de böyle oldu: Devrimci düşünceye karşı başlatılan cadı avında sosyalist gerçekçiliğe de bedel ödetilmeliydi. İnsanlar rahatlıkla “sosyalist gerçekçi sanata inanıyorum” diyememeli, böyle sanat eserleri üretilmemeliydi. Bu öneri hemen kabul gördü. Silahlı mücadele zaten eskilerde kalmamış mıydı, Leninist örgütlenme modeli çoktan çökmemiş miydi? Demek ki sosyalist sanatın da, sosyalist gerçekçiliğin de banal, renksiz, zevksiz bir sanat olduğunu kavramaya başlayacaklardı. “Yeni” şeyler yapılmalıydı artık, dünya değişmiş bunlar yerinde sayıyordu. Bıkmışlardı bu dogmatiklerden!
“Gerçekçi sanat, savaşçı sanattır” demişti Brecht. Eh, sınıfların savaşından bahsetmenin artık ‘demode’ olduğu bir çağda, savaşçıların tezkeresini tez elden vermek, proletaryayla birlikte onun sanatına da ‘elveda’ demek gerekiyordu. Akıllı solculuk yalnızca geceleri rahat uyumakla yetinmiyordu; sokakta, tiyatroda, roman okurken ve müzik dinlerken, yani hayatının hiçbir alanında ‘parazit’ istemiyordu. Bir sanat eserinde ne zaman toplumsal bir mesele ele alınsa, ne zaman mücadelenin lafı geçse tahammülsüzleşiyor, yakası açılmadık kuramsal sövgüler derliyorlardı. Belki kapitalizmin sömürüsüne ya da emperyalizmin işgallerine karşı bu kadar tahammülsüz olsalar, dünyada bir şeyler değişirdi. Ama onlar devrim idealini çoktan unutmuşlar, sağ elleriyle küreselleşmeye övgüler düzerken, sol elleriyle devrimden kalan ne varsa kışkışlıyorlardı. Nasıl ki devrim fikrinin olduğu yerde düzen fikri barınamazsa, devrimci mücadelenin araçlarından biri olan sosyalist gerçekçiliği savunarak da düzene yerleşilemezdi.
Neden Olmadı, Nasıl Oldu?
12 Eylül’ün yılgın zihinleri, yenilgilerinin sorumlusu olarak sosyalizmi ve Marksizm-Leninizm’i görüyorlardı artık. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle buna daha da ikna oldular. Kavramlar hızla tersyüz edildi, dostla düşman bir anda yer değiştirdi. Onların önündeki engelin yeni bir ismi vardı artık, sorunun adı artık devrimcilerdi, devrimci düşünceydi. Sanatçılar içinse bu engel geçmişin “kaba propaganda” sanatıydı, “slogancı sanat”tı. Pek çok genç aydın, daha sosyalist gerçekçiliği öğrenmeden onun ne kadar da kaba olduğunu öğreniyordu. Pek çoğu daha birkaç sosyalist roman okumadan, yazdıkları yazılarda sosyalist gerçekçiliğin ‘derinliksiz’ kahramanlarından yakınmaya başlamıştı. Hayatında slogan atmamış olanlar, slogancı sanattan köşe bucak kaçmaya başladılar.
Yıl 2010. 12 Eylül’ün üzerinden 30, SSCB’nin yıkılmasının ardından 20 yıl geçti. Peki, ne oldu bunlara? Madem engel devrimcilerdi ve geçmişin mücadele yöntemleri o kadar eskiydi, madem sosyalist gerçekçilik köhnemişti ve onlar her şeyin en doğrusunu çoktan tahlil etmişlerdi; şimdiye dek çoktan kitleleri kendi etraflarında toplamış, sanatın en güzelini üretip halka mal etmiş olmaları gerekmez miydi? Çünkü biliyorsunuz, onlara göre devrimci hareket silahtan, kaba propagandadan başka bir şey düşünmezdi, maceracıydı. O yüzden sanatı da sığ olacaktı. Toplumların diyalektiğinin bir kanunudur: Somut gerçeği doğru tahlil edip ona göre politika üretemeyenler, sınıflar mücadelesinde ufalanıp giderler. Demek ki kimler ufalandı, kimler bir devrimci sanat geleneği yaratabildiler sorusu bilimsel bir sorudur.
Nikaragua devrimini inceleyen bir araştırmacı şöyle diyor: “Benim için asıl önemli ve tuhaf olan şey, 1979 yılında FSLN için canını vermeye hazır olan Nikaragualıların, on yıl sonra ona oy bile vermeye isteksiz hale gelmesidir.” Nikaragualı devrimci örgüt FSLN 1979 yılında bütün halkı seferber edip on binlerce şehit vererek devrimi gerçekleştirmiş, ama izlediği yanlış politikalar sonucunda 1990 yılındaki parlamento seçimlerini kazanmasına yetecek kadar bile oy alamamıştı. Sınıf mücadelesi verenlerin düzene benzeyerek, düzene daha da yerleşerek değil, ancak düzenden koptukça, ona direndikçe kitleleri peşinden sürükleyebildiğinin kanıtıdır bu. FSLN en değerli kadrolarını ve binlerce militanını şehit verdiği o darboğazlardan geçtiği zaman değil, sosyalizm idealini kaybettiği gün yenilmişti. İşte bu tarih dersidir.
1985 yılında birkaç üniversite öğrencisinin kurduğu Grup Yorum, 25 yıl sonra bir stadyumu hıncahınç dolduran 55 bin insana konser verdi. Bu durum yalnızca Yorum’u kuranların ve sürdürenlerin yeteneğiyle açıklanamıyor; bu, devrim fikriyle seferber olmuş, kuşatmalarda çatışan, mahallelerde örgütleyen binlerin eseridir. O 55 bin insanı elinden tutup oraya getirenler arasında şimdi tecritte direnenler de vardır şüphesiz. Ve işte bu da sanat tarihi dersidir.
Eleştirerek Sahip Çıkmak
Sosyalist gerçekçiliği elinin tersiyle itmeye çalışanlara “eline koluna hâkim ol” dediğimiz gibi, onu günümüzün koşullarına uyarlamadan kör bir inançla benimseyenlere de karşı çıkmalıyız. Bu iki uç birbirine çok benzer ve küçük-burjuvazinin kalıpçı düşünme biçiminin yansımasıdırlar. Nasıl ki Marksizm-Leninizm’in sapkın ve devrimci yorumları var ise, sosyalist gerçekçilik teorisi de varlığını sürdürdüğü 80 yıl boyunca bazen doğru ve oldukça zengin bir şekilde kullanılmış, bazen de biçimci bir şekilde ele alınarak özünden koparılmıştır. Tam da bu yanlış ele alınış biçimi yüzünden burjuva ideologlarının saldırıları rahat hareket edebilecekleri bir zemin buldu ve düşman gerici propagandasını güçlendirdi. Ellerine koz verildi.
Oysa devrimci sanata sahip çıkmak demek, onu sürekli geliştirmek, hayatın bütün zenginliğini, sınıf kavgasının bütün inceliğini bu sanata aktarabilmek için sürekli didinmek demektir. Sanatımız gerçeği yakalamakta bir an geri düşerse, mücadelenin değil de kendi yarattığı kalıpların hizmetkârı olursa ufalanır gider. Tıpkı Marksizm-Leninizm’e sahip çıkmak denilince, onun sürekli geliştirilmesi için durmadan uğraşıp didinmeyi anlamamız gibi, sosyalist gerçekçi sanata da sahip çıkmak mümkün. Onu mücadelenin bütün renklerini ve düşmanın en koyu karanlıklarını kitlelere taşımanın yegâne aracı olarak daha da keskinleştirmek bizim elimizde.
Buradan şu sonucu çıkarmak herhalde yanlış olmaz: Yeni ifade biçimlerinin ve yeni sanat yapma yollarının bulunması sadece bir tercih değil, zorunluluktur da. Yapılmayanı yapmak, düşünülmeyeni düşünmek, cüret edilemeyeni gerçekleştirmek Mahirlerden bu yana devrimci hareketin en iyi yaptığı şey olmuştur zaten.
* Bu yazı Tavır dergisinin Temmuz 2010 sayısında yayımlanmıştır.


Yeni İnsana Yeni Sanat

Kapitalizmin insanın kişiliğine yaptığı saldırılar çok eskilerden beri tartışılagelir. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’daki sanatçı ve aydınlardan bazıları bu konu üzerine kafa yormuşlardı. Bu yüzyıllar kapitalizmin Avrupa’ya iyice yerleştiği ve kapitalist sınıfın kimi ülkelerde devrimlerle yönetimleri ele geçirdiği yüzyıllardı ve yaşanan toplumsal dönüşümün birey üzerindeki etkilerini gözleyen aydınlar huzursuzlanıyorlardı. Örneğin Alman romantik şair Friedrich Schiller (1759-1805), çok yönlü insanın yok oluşuna ilişkin şöyle yazmıştı:
“Sonsuza dek bütünün ufak bir parçasına mahkûm olan insanın kendisi de bir parça haline gelir ve uyumlu bir benlik geliştiremez. İnsanlığın bütünlüğünü temsil etmektense, yaptığı işin, yaptığı bilimin bir kopyası haline gelir.” (İnsanın Estetik Eğitimine Dair)
Bugün egemen sınıfın göğsünü gere gere ifade ettiği bir amaç olan “uzmanlaşma”nın insan üzerindeki etkilerini Friedrich Schiller iki yüz yıl önceden çözümlemişti. Tankı, tüfeği ve copunun yanında, kapitalizmin önümüze çıkardığı engellerden birisi, yetiştirmeye çalıştığı bu tek yönlü, toplumdan bihaber insan tipidir. Kapitalizm insanları köleleştirirken onların kişiliklerini de kendi çıkarlarına göre şekillendiriyor. Her gün karşılaştığımız ve pek yadırgamadığımız birçok insan aslında bundan muzdariptir: İşini çok iyi yapan ama toplumu umursamayan mühendis, hayatında bir kitabın kapağını bile kaldırmamış bir işçi, durmadan okuyan ama hayatında fabrikanın kapısından içeri girmemiş akademisyen.
Kapitalizmin İnsanı ve Yeni İnsan
Kendi yaptıkları işte ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, zihinlerini böylesine bir tecride mahkûm etmiş insanların kişiliklerinin ve dünyaya ilişkin anlayışlarının tam olarak geliştiğini, bunların tam bir insan olduklarını söyleyebilir miyiz? Kapitalizm kendi kârından başka bir şey düşünmediği için, bu insanların ihtiyaçlarını umursamaz. Daha karnını bile doğru düzgün doyuramayan bir emekçiden, bu dertleri bir kenara bırakıp kendi kendine çok yönlü bir insan olmasını beklemek de anlamsızdır. Schiller’in de dediği gibi, bugün milyarlarca insan bütünün ancak bir parçası olarak, kapitalizmin kendisine tayin ettiği yerde emeğinin sömürülmesine izin vererek var olmaya çalışıyor.
Küba Devrimi sonrasında Che Guevara da bu konu üzerine düşündü ve yazdı. Sosyalizmin yalnızca daha çok üretim, daha fazla maaş anlamına gelmediğini yazılarında vurguladı. Gerçekten de kapitalizmin zihinlerimiz üzerinde yarattığı tahribat o kadar fazladır ki, sosyalist bir dünya hayal ederken bile çoğu zaman zengin işçilere sahip bir kapitalizm hayal ettiğimizin farkına varmayız. Şöyle diyordu Che:
“Sorun bir kişinin kaç kilo et yiyebileceği, yılda kaç kez plaja gidebileceği ya da eline geçen ücretle ithal edilmiş şeylerden ne kadar satın alabileceği değildir. Gerçekte söz konusu olan, bireyin kendini daha mükemmel, iç dünyası ve sorumluluk açısından çok daha zengin hissetmesidir.” (akt. Carlos Tablada Pérez, Che’nin Ekonomik Düşüncesi)
Demek ki, önümüzde sandığımızdan çok daha zorlu bir süreç var. Devrim yeni bir toplumsal düzen inşa ederken, bu toplumsal düzeni sürekli olarak ileri taşıyacak yeni, çok yönlü devrimci insanı da yaratmak zorunda. Hayatı bütünlüğüyle anlayabilen, insanlığı en büyük sorunlarından en küçük dertlerine kadar kavrayabilen ve “nerede bir ezilen varsa, orası benim vatanımdır” diyen insanı adım adım yaratmak zorundayız. Ve bu, bugünden başlamalı.
Besbelli ki, bu yeni insan sömürü düzeninin ürettiği eski insandan dünya görüşü, davranışları ve ihtiyaçları bakımından farklı olacak. O, örgütlenme yaklaşımında, eylem biçiminde ve halka bakışında farklı olmakla yetinmeyecek. Kültüre, sanata ve bunların üretilme-tüketilme biçimlerine de bir alternatif yaratacak bu yeni insan; devrim ve düzen arasındaki savaşı bu alanlarda da kesintisiz sürdürecek. Yeni insana yeni bir sanat, yeni bir kültür de gerekecek. Yukarıda da demiştik: Sosyalist toplum, işçilerinin de zengin olduğu bir kapitalist toplum olmadığı gibi, sosyalist sanat da, “kaliteli burjuva sanatı” olamaz.
Sosyalist sanat bizim estetik beğenilerimizi memnun etmekle yetinemez, yeni insanın yaratılmasına katılan, düzenle her alanda mücadele eden devrimci bir sanat olmalıdır yeni sanat. Öyle ki onun sayesinde sınıf mücadelesi de boyutlanır, anlamlanır. Türkiyeli devrimcilerin 1996 yılında ölüm orucuna girmişken dahi eğitimlerine sonuna kadar devam etmelerinin sebebi işte budur. Bu konuda şöyle demişlerdi:
“Düşmanın özellikle ideolojik ve kültürel saldırıları küçümsenmeyecek öneme sahiptir. Ve fiziki saldırılarıyla bir bütündür. O yüzden tek başına fiziki saldırıları püskürtmek yetmez. Kaldı ki bu tavır alış ideolojik, kültürel boyutuyla beslenmezse, direnmek de gittikçe anlamsızlaşır, kendini besleyecek kanal bulamadıkça adım adım teslimiyete götürür.” (Direniş, Ölüm ve Yaşam, 2. cilt)
Sorun: Sanatın Üretilme Biçimi
Böyle yeni ve mücadeleci bir sanatın yaratılmasına duyulan ihtiyaç kapitalist toplumun aydınlarına bakıldığında daha iyi anlaşılır. Yalnızlaşmış, duyarsızlaşmış ve sadece kendi dar grubu için sanat-kültür üretenlerden oluşan aydınlardan tutun da, para ve şöhret içinde yüzen, halk kültürünü ve sınıf bilincini yıpratan şarkıcı yazar bozuntularına, bu ikisinin arasında kendine yer açmaya çalışanlara kadar bir sürü farklı tip yaratır düzen.
Bu kişiler ya “kaliteli burjuva sanatı” üretirler ya da kitlelerin bilinç düzeyinin düşüklüğünden yararlanarak kalitesizlikten kar ederler. Yeni insanın yaratılması gibi bir kaygıları yoktur. Zaman zaman bahsettikleri aydın sorumluluğu da keyfe keder bir biçimde icra edilir. Genelde de iktidarla mektup arkadaşı olma hevesiyle, sağa sola “açık mektup” yazarak yaparlar bunu.
Yeni insan yalnızca kültürü tüketme biçimiyle değil, üretme biçimiyle de düzene alternatif olmalı. Yeni sanat, yalnızca seslendiği kitle ve amacı itibariyle düzenden farklı olmakla yetinemez. Onu üreten ilişkiler de daha kolektivist, daha devrimci ilişkilere dönüştürülmeli.
Örneğin, geniş kütüphanesine gömülmüş, mücadeleyle bağlantısı olmayan ama halk için kaygılanıp, durmadan onun için üreten ideal aydın tipi pek çok kişinin hayalidir. Oysa burjuva aydınına has sanat üretme biçimini sürdürürken, yeni sanatı yaratmaya çalışmak pek de uzun soluklu sonuçlar vermez. Bu ikisi arasındaki çelişkiler er ya da geç çözümlenir ve görebildiğimiz kadarıyla kazanan da çoğunlukla düzen oluyor.
Buradan şu sonuç çıkıyor: Yeni sanatı yeni insan üretecek. Mücadeleden ırak yaşadığımız sürece burjuva düşünme biçimi düşüncelerimizi ve ürettiklerimizi sınırlayacaktır. Neyi yapıp neyi yapamayacağımızı sürekli olarak bize dikte edecektir. En geniş kütüphanelere sahip olabiliriz, en son teknoloji elimizin altında olabilir, film çekerken kimsede olmayan olanaklar bize sunulabilir ama yine de her sene birbirinin aynı, basmakalıp yüzlerce Hollywood filmi çekebiliriz. Burjuva ideolojisi beyne takılan tasmadır; yaratmanın, düşünmenin, kısacası insan olmanın önündeki engeldir. Tam da bu nedenle pek çok sanatçı yaratma sıkıntısı, memnuniyetsizlik, öz-disiplinsizlik ve ilgisizlikten şikâyet edip duruyor.
Yeni Sanatın Yöntemi: Halkı Sanatçılaştırmak
Yeni sanat daha somut örnekler üzerinden de gösterilebilir. Sanatı devrimci bir biçimde üretmenin mümkün olduğunun en güzel kanıtlarından biri de Grup Yorum’dur herhalde. Onun 25 yıllık tarihi ve ödün vermeyen çizgisi, sanatının içeriğiyle olduğu kadar bu sanatı üretme biçimiyle de alternatif olmasının bir sonucudur. Ve bu alanda gelişme kaydetmek isteyen herkese de örnek teşkil eden bir birikim yaratmıştır. Grup Yorum yalnızca devrim ve sosyalizm türküleri söylemekle yetinmedi, bu türküler sürekli olarak halkla, gecekonduyla, madencilerle ve direnişçilerle bağlar kurularak, gerekirse onlarla birlikte yatıp kalkarak, onlara danışarak üretildi. Yeri geldi Grup Yorum’un üyeleri “direnişçi” sıfatını “sanatçı” sıfatının önüne koymaya çekinmediler. Savaşçı bir halk sanatı yaratabilmek için savaşçının ta kendisi oldular.
Grup Yorum’un sanat pratiği yeni sanatın nasıl yaratılacağı konusunda da bize diyalektik bir süreci işaret ediyor: “Sanatçının devrimcileştirilmesi” ve “devrimcinin sanatçılaştırılması” yeni sanatın yaratılması için gerekli iki süreçtir. Dünyanın her yerinde devrimci mücadele veren örgütler toplumda benzer bir değişimi getiriyorlar. Daha önce Tavır sayfalarında aktardığımız İrlanda, Filipinler ve Hindistan’daki ilerici tiyatro örnekleri de bunu gösteriyor. Mücadele bir yandan toplumdaki örgütsüz, halktan yalıtılmış aydını alır ve devrimcileştirir, öte yandan örgütlediği ve devrimcileştirdiği halkı kendi kültürünü üretmesi için teşvik eder, sanatçılaştırır. Böylece sanatta gerçek bir devrimden söz edilebilir.
Örgütsüz aydınların mücadeleye katılması için elimizden gelenin yapılması, onlardan desteğimizi ve eleştirilerimizi eksik etmemek sorumluluklarımızdan bir tanesi. Fakat bu yeterli değildir. Kendi öykülerimizi anlatabilmeliyiz. Düzenden beklentisi olan, estetik zevkleri ve sanat anlayışı büyük oranda düzenin etkisi altında şekillenen bu sanatçılara, kendi sanatımızı bir alternatif olarak çıkarabilmeliyiz. Bunu onların yapmasını bekleyemeyiz: kendi sanatçılarımızı ve aydınlarımızı yaratmak zorundayız. Mücadele adım adım örgütlenirken, aydın ve sanatçılara da bir silah olarak kendi sanat anlayışımızı götürebilmeli, bunun tercih edilebilir bir alternatif olduğunu, düzenin sanatından kat be kat üstün olduğunu kendi içimizden çıkan eserlerle kanıtlayabilmeliyiz.
Her alanda olduğu gibi bu alanda da halka gitmek, ondan öğrenmek ve ona öğretmek tek çözümdür. Halk düzen aydınının bilmediği birçok şeyi biliyor. Düzen aydınının ancak romanlardan öğrenebildiği yoksulluğu ve işsizliği, en derin dostlukları ve en büyük ihanetleri, soygunu ve aşağılanmayı her gün birinci elden deneyimliyorlar. Aç uyumanın, kontrgerilla baskınıyla köyü yakılmanın, hapishane operasyonu sırasında halay çekerek ölüme gitmenin ne demek olduğu konusunda düzen aydınının en ufak bir fikri bile yoktur.
Öte yandan halkın yoksulluk, eğitimsizlik ve ihmal nedeniyle bırakın bir roman kurgusu yapacak teknik yeteneğe sahip olmayı, okuma yazma dahi bilmeyen kesimleri vardır. Sistem onlardan yalnızca maddi zenginliği değil, kendilerini ifade etmelerini sağlayacak araçları bile esirgemekte. Bu sayededir ki, oligarşi ezilenlerin ve sömürülenlerin acılarını, öykülerini, sevdalarını bunlar daha ifade bulamadan ortadan kaldırır. Hele ki aydınların birer birer halk safını terk edip iktidara yamandığı karanlık çağlarda, halk F-Tipindeki bir tutsak gibi sesini kimselere duyuramayacak hale gelir. Tecrit edilir. Bu tecritte sanatı yüce bir mertebe, yalnızca dahiler tarafından yapılabilen kutsal bir ibadet olarak gösteren burjuva ideolojisinin de rolü vardır.
Halkın bu tecrit edilmişliğini kırmanın, onu özgürleştirmenin yollarından birisi de onun sesini kültürel üretim yoluyla toplumun diğer ezilen kesimlerine duyurmasını sağlamaktan geçiyor. Halk kendini ifade etmenin yöntemlerine bir kere ulaştığında, düzen aydınının aklının bile alamayacağı, kırk yıl düşünse yaratamayacağı öyküleri, romanları ve melodileri üretebilir ve bunlara yaratıcı biçimler kazandırabilir. Evet, “yıkan da yaratan da biziz” bu dünyada; şehirler kurduk, doğaya hâkim olduk, yendik ve yenildik. Sanatın da her biçimini pekâlâ üretebiliriz.
Türkiye’de Grup Yorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde daha önce ele aldığımız devrimci sanat deneyimleri bizi aydınlatmaya devam ediyorlar. Grup Yorum’la müzikte yaptığımızı, romanda, tiyatroda, sinemada ve şiirde yapabilmeliyiz. Kendi kültürümüzü ve sanat anlayışımızı hayatın her alanında yeniden üretebilmek cüretimizin ayrılmaz bir parçası olmalı. Nesnel gerçekliğe teslim olmayan, kapitalizmin kendisine hayat diye sunduğu şeyle yetinmeyip kendini ve dünyayı sürekli dönüştürebilen çok yönlü yeni insanı yaratmak gerekir.
İşte o yeni insan bir eliyle namluyu, bir eliyle kalemini kavrayabilen ve düşmanı ikisiyle de titretebilen insan olacaktır.
Bu yazının başka bir versiyonu Haziran 2010 tarihinde Tavır dergisinde yayımlandı.