Vedat Türkali’ye Yanıt: Oyuna Getirilenlere Dair

Turkali_Oyuna_GetirilenAKP’nin entelektüellere yönelik açılım kampanyası büyük bir kararlılıkla devam ediyor. Entelektüeller Dolmabahçe sarayında Tayyip Erdoğan’ın danışmanları tarafından hazırlanmış ve başbakanı entelektüel gibi göstermeye yarayan konuşmalar dinliyorlar. Kendilerine sunulan kahvaltı, ortamı biraz daha katlanılır kılıyordur diye umuyoruz. Kışlık Saray herhalde bütün tarihi boyunca hiç bu kadar çok “sorumlu entelektüeli” bir arada görmemiştir. Ama yine doğru zamanda, doğru yerde bulunma fırsatını kaçırıyorlar.

Türkiye halkları bugün burjuva basının bile görmezden gelemediği bir sefalet içinde sürükleniyor. TÜİK’in bir araştırmasını haberleştiren Radikal gazetesine göre, işsizlik %14,5 dolayında, yani 3,5 milyon insan işsiz.

Genç işsizliği ise daha vahim bir durumda: Gençlerin %20’den fazlası işsiz, 800 binden fazla insan ise iş bulma umudunu kaybetmiş. (http://bit.ly/issizlik) Tabii bunlar oligarşinin kurumlarının verdiği “gözden geçirilmiş” rakamlar. Vatan gazetesinin bir haberi, Türkiye’deki 10 çiftçiden 9’unun borçlu, üçünün icralık, birinin hapiste olduğunu anlatıyordu. Habere göre 17.000 çiftçisi olan Saruhan beldesinde 16.000 icra dosyası vardı. (http://bit.ly/ciftciler) Ntvmsnbc.com’un haberine göre, AKP iktidarı süresince, yani 2002’den 2009’a uzanan 7 yıllık süreçte, kadın cinayetleri %1400 artmıştı. (http://bit.ly/cinayetler)

Defalarca bıçaklanan, Tuzla’da tersanede, Balıkesir madenlerinde binlerce tonun altında kalan halkımız neden ölüyor, neden aç, neden işsiz, neden borç içinde? Bu sorular demokrasiden yana olduğunu söyleyen herkesin aklında olmalı. Halkın bu durumu o meşhur ve ne idüğü belirsiz “aydın sorumluluğunun” sınırlarına girmiyor mu yoksa?

Başbakan’a mektup yazmak için yanlış zaman

Ben 91 yaşında, Marksist-Leninist bir roman yazarıyım” diyor Vedat Türkali bugünlerde yayımlanan bir mektubunda (http://bit.ly/turkali). Mektup başbakana yazılmış: Onun “incelikli çağrı”sına icabet edemediği için “özür diliyor”. Ama doğrusunu söylemek gerekirse Türkali’nin mektubuna sinen üslup, sömürücülerin hayatını kâbusa çeviren Marksizm-Leninizm’den ziyade, okuru utandıran bir eğilip bükülme kakafonisi, ülkedeki açların yüzüne vurulmuş bir aydın tokadı.

Bizler pek çok Marksist-Leninist roman yazarı tanıdık: Ostrovski, Şolohov, Ehrenburg, Gorki, Nazım Hikmet ve Anna Seghers. Ama hiçbirinin yazılarında faşizmin herhangi bir tutumunu “saygıdeğer bulduğunu” okumadık. Onlar faşist liderlere yazdıkları mektuplarda “Attığınızı gördüğüm her olumlu adıma, ön yargıya kapılmadan, gücüm yettiğince destek olmak isterim” de demediler. Böyle diyenler başkalarıydı. Halkı yoksulluktan kırılırken, iktidara destek vermeye hazır olduğunu ilan edebilecek kadar pervasızlaşmış olanları da tanıdık elbet.

Sınıf mücadelesi kimileri için bir masal perisi, kimileri içinse hayatın her alanına yayılmış kıran kırana bir savaştır. Mücadelenin doğası öyledir ki, düşman bazen kendini en ufak ayrıntılarda gizleyip izini kaybettirir. Bazen kendi disiplinsizliğimizde ya da ufak bir yalanımızda bekler bize saldırıp zarar vereceği zamanı. Bazen iktidarın sanatçılara verdiği bir kahvaltı davetinde, durmadan tekrarlayıp durduğu yalanlarında da sınıf mücadelesi sürmektedir. Fiziksel olarak, copuyla tüfeğiyle bulunmadığı yerde, kelimeleriyle, yalanlarıyla ve düşünce biçimiyle hazır bulunur o. Yeri gelir, önündeki engelleri kaldırmak için fosfor bombasıyla tutsaklarımızı diri diri yakar, katliamcılara da madalya takar. İki halde de düşmandır o.

“Marksist-Leninist” aydınımız Vedat Türkali bizimle aynı fikirde değil. Onun Başbakanı övesi var: Erdoğan’ın “Siyonist canavarlığa karşı saygıdeğer tutumuna mutlulukla” tanık olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “İslam’a uygun davranış budur; dolar kölesi durumuna düşmüş kimi İslam yönetimlerinin, mal mülk sevdalısı Ebu Süfyan Müslümanlığı değil.” (Böyle bilgili Marksist-Leninistler bütün sömürücülerin hayali olsa gerektir.)

Bu aydınımızın satırlarını okuyanlar Başbakan Tayyip Erdogan’ı bir münzevi ya da “Ferrari’sini satan bilge” sanabilirler, sanmasınlar. Tam aksine Türkiye’yi İsrail’in en yağlı silah müşterisi yapan, ülkeye giren emperyalist sermayeyi 20 kat çoğaltan, ABD şirketlerinin sayısını 964’e yükselten bir iktidarın Başbakanıdır o. Amerikan emperyalizmine en ayrıcalıklı imtiyazlar onun iktidarında sağlanmış, onun döneminde Türkiyeli emekçilerin üzerinden sağlanan 35 milyar dolarlık kâr emperyalist ülkelere aktarılmıştır. İşte yukarıda sorduğumuz sorunun yanıtı, halkın neden aç, neden borç içinde ve işsiz olduğunun kanıtı bunlardır.

Sınıf mücadelesi her yerde

Bunlar bir Marksist-Leninist roman yazarının ilgi alanına girmez mi? Acaba bu ‘somut koşullar’ altında başbakana yapılacak bir ziyareti ya da yazılacak övgülü bir mektubu tekrar gözden geçirmek gerekmez mi? Eğer oligarşinin yalanları yavaş yavaş zihninizi kurcalamaya başladıysa gerekmez tabi.

Savaşı bir yaşam biçimi haline getirmeyenler, burjuvaziyi fiziksel olarak karşılarında görmediklerinde, ya da ondan bir iki güzel söz işittiklerinde gevşeyiverirler. Sınıf mücadelesinin sona erdiğini, yatıştığını, yumuşadığını düşünmeye başlarlar. Nikaragua devriminin önderi ve kuramcısı Carlos Fonseca, devrimcileri böyle durumlar için uyarmıştı:

Sömürülenlerin olduğu yerde sınıf mücadelesi vardır. Eğer süregitmekte olan bir sınıf mücadelesinin varlığını anlayamıyorsak, bu ortada sınıf mücadelesi olmadığından değil, işçilerle yeterince bağ kuramadığımız için, sömürülenlerle geliştirmemiz gereken ilişkileri geliştirmediğimiz içindir.

Fonseca’nın bu tespiti, bilhassa ülkemiz aydınları için geçerliliğini sürdürüyor. Kendini solda gören birçok aydının bugün kitapları toplatılmıyor ve Nazım Hikmet gibi tutsak edilmiyorlar. Aksine, kâr hırsı her zamankinden daha azgın, haklarımızı almak konusunda her zamankinden daha kararlı bir devletle kahvaltı masasına oturabiliyorlar. Neden? Aydınlar ne zaman gecekonduların, çiftçilerin ve madencilerin kahvaltı sofrasından kalkıp gittiler? Oysa yoksullar ve açlar hep orada, hem de artan sayılarla.

Mesele iktidarın değişen niteliği değil, aydınların değişen kafasıdır. Düşman saldırısı altında aşınan bilinçleridir değişen. Pek azı bugün Orhan Kemal gibi ırgatlarla yatıp kalkıp, onlara romanlarını okumaya katlanabilir. Artık pek azında Nazım Hikmet’in şu dizelerindeki sınıf kini ve cesaret vardır:

Ellerinizin ikisi de yerinde, Adnan Bey,
iki elinizle okşarsınız,
iki tombul,
iki ak,
vıcık vıcık terli iki elinizle
okşarsınız pomadalı saçlarınızı,
dövizlerinizi,
ve memelerini metreslerinizin.

Köylüye “ananı da al git” diyen, “böbreğimi satacağım” diyerek dert yanan vatandaşa “burası sakatatçı değil” diye bağıran, burjuvazinin sözcülüğünü “900 tl maaşı kabul etmiyorlar, oysa dışarıda 500-600 TL’ye çalışmaya hazır insanlar var” diyerek üstlenen, “100 bin kaçak Ermeniyi sınırdışı ederiz” tehdidini savuran bir iktidara satırlarıyla (“satır” kelimesini seviyorum) saldırmak yerine, “yapacaklarınızdan ötürü kutlamak isterim” diyen bir sanatçı safını belli etmiştir. Onu “ben Marksist-Leninist’im, Komünist Partisi eski üyesiyim” diyerek pazara çıkardığı payeleri de, ezberden yaptığı Marksist kisveli emperyalizm analizleri de kurtaramaz artık.

Vedat Türkali Kürt meselesinde yanılıyor

Sorun sadece Türkali’nin üslubu değil. Yazarın oligarşinin “Kürt açılımı” adıyla başlattığı tasfiye politikasına ilişkin yaklaşımı ve ABD emperyalizminin Ortadoğu politikası hakkındaki görüşleri bir Marksist-Leninist’in görüşlerine hiç benzemiyor. Türkali’nin bize analiz diye sundukları, Kürt milliyetçiliğinin uzlaşma hesabıyla ürettiği söylemlerin (“onurlu barış”, “savaşmak ABD’nin işine yarar” vs.) ve oligarşinin sözcülerinin sık sık tekrarladığı yalanlarla (“insanlarımız birbirini kırıyor”, “dağa çıkmak zorunda bırakılan gençler”) harmanlanmış hali.

Örneğin şu paragraf yalnızca Türkali’nin değil, AKP’nin yalanlarına inanan aydınların devlete bakışını yansıtır nitelikte:

Barışçıl yolun tutulması gerekliğine, olayların açık baskısıyla siz de inanmış olmalısınız ki, sessiz politika yoluyla denemeye de kalktınız. Bu yol herkese umutlar verdi. Ülkemizin talihsizliği şu ki, yukarda da değindiğim gibi sağlıklı bir sol muhalefetle değil, “karaçalı” bir muhalefetle çalışmak zorundasınız. Kimi densizlikler abartılarak hemen üstünüze vardılar. Yazık ki ürktünüz…

Burjuva siyasetinin niyetler, inanmalar, “üzerine varmalar” ve ürkmeler gibi apolitik bir mahalle dedikodusu biçimine büründürülmesine mi üzülelim, oligarşinin kararlılıkla yürüttüğü bu tasfiye ve açılım operasyonunun övülmesine mi? Yoksa ABD’nin Ortadoğu hâkimiyeti için önemli gördüğü bu açılım politikasının ABD karşıtıymış gibi gösterilmesine mi?

Daha sürecin en başında, 2007 yılında Başbakan Erdoğan açılım politikasını eleştiren Devlet Bahçeli’ye şöyle seslenmişti: “İp elindeyken kendin niye asmadın?” Kastettiği MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemde yakalanarak Türkiye’ye getirilen Abdullah Öcalan’dı… Astın-asmadın çekişmesi, 2009 yazında AKP açılımı resmen başlattığında, bu kez AKP grup başkan vekili tarafından dile getirildi: “Niye asmadın?… Aradın da ip mi bulamadın, yoksa ayağının altına sehpa mı bulamadın?” Daha sonraki günlerde devlet bakanı Beşir Atalay “Bu işin başı silahların bırakılması ve tasfiyedir” diyordu. İşte Türkali’nin paragraf paragraf yaptığı analizlere, iyi niyet imalarına iktidarın kendisinden açık sözlü yanıtlar…

Türkali’nin yazdıkları içinde belki de en komiği “Oyuna getirildiniz Sayın Başbakan” demesidir. Kimin oyuna getirildiği açık: Türkali’ye bu mektubu yazdıran ve onlarca aydını Saray kapısına dizen kafadır oyuna getirilen. Oyuna getirildiniz Türkali, hem de üç perde, tekmili birden, kanlı, yağmalı, demokrasi maskeli bir oyuna. “İyi niyetli” ve “ürkek” iktidar hepinizden akıllı ve sınıf bilinçli çıktı. Egemen sınıflar hangi yolu izleyeceklerini, kimin kafasını duvara vurup komaya sokacağını, kime madalya takıp kimlere kahvaltı sunacağını ince ince hesaplamıştır, hiç şüpheniz olmasın. Siz oligarşiye hiç ciddiye almayacağı tavsiyeler vermeyi bırakın da, bizim için yazın…

“Anlamak gideni ve gelmekte olanı.” Bazen devran hiç dönmeyecekmiş, düzen hiç değişmeyecekmiş gibi gelir insana. Kübalı diktatör Batista da, Nikaragualı katil Somoza da benzer şeyleri hissetmiştir. Kim bilir 1940 yılında muzaffer ordularının başındaki Hitler neler düşünmüştür? Muhtemelen oligarşinin başındakiler de böyle hissediyorlardır şimdi.

Peki ama ya aydınlar? “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” diyen Heraklit’ten, “katı olan her şey buharlaşıyor” diyen Marx ve Engels’ten de mi öğrenmediler: Bugün olan, yarın olmayacak ve bugün yapılanlar yarın unutulmayacak. Bazı aydınlar halkları açken ve aşağılanırken ülkeyi sefalete sürükleyen işbirlikçi bir iktidarın sofrasına oturdular ve iktidardakilere övgü dolu mektuplar yazarak bizi yalnız bıraktılar. Bizler bugün Adnan Menderes’e övgüler düzenleri değil, direnenleri hatırlıyoruz. Yarın da oligarşiye güzelleme yazanları değil, kin bileyenleri öğreteceğiz çocuklarımıza.

Hiç bedel ödeyenle ödemeyen bir olur mu? Direnmek ve teslim olmak, sözlükte iki ayrı kelimedir. Biri güzel, öteki çirkindir.


Bu yazı Tavır dergisinin Mayıs 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s