Saray Soytarıları ve Açılım Yemekleri

*Tavır dergisinin Mart 2010 sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat günü, Ankara’nın meydanlarını dolduran binlerce emekçi için ‘Tekel İşçileri ile Dayanışma Günü’ydü. Farklı şehirlerden günler öncesinden yola çıkan binlerce insan, 70. gününe yaklaşan bir işçi direnişinin kahramanlarıyla buluşarak Ankara’da ‘AKP halka hesap verecek’ sloganını haykırdılar. Türkiye halklarının gündemi, bir işçi direnişinin gündemiydi.

Fakat ezenlerin de kendi gündemi vardı elbette. Sokaktaki direniş büyüdükçe, ezenler kendi egemenlik alanlarının daraldığını biliyorlardı. Bu alanı genişletmek için daha fazla yalan söylemek, bu yalana daha fazla kişiyi ortak etmek gerekiyordu. Gereken yapıldı: 20 Şubat 2010 tarihinde ülkenin emekçileri ve devrimcileri meydanlarda slogan atarken, ülkenin bir grup sanatçısı Dolmabahçe sarayında kahvaltı yapıyorlardı, oligarşinin davetlisi olarak.

Çürümekte olan bir düzenin daha güzel, daha simgesel bir fotoğrafı çekilebilir mi? Bir yanda girişleri ve çıkışları polis kontrolünde olan meydanlarda direnen binler; öte yanda faşist bir devletin başbakanının davetlisi olarak bir sarayda toplanan sanatçılar. Belki Fransız devrimini anlatan bir romanda görsek fazla klişe bulacağımız bir sahne, hayatın o alaycı sadeliği içinde bize sunuluyor. Sosyalist gerçekçiliği kaba bularak reddedenler hayata bir kez daha bakmalı.

İnsan elinde olmadan masallarda ve tiyatro oyunlarında sık sık rastlanan kral soytarısı figürünü düşünüyor. Soytarı halktan kopuk sanatçının ilk örneğidir belki de. Hiçbir zaman kral ya da üst düzey bir bürokrat olamayacağının bilincinde ve sivri dilli, ama saray yaşantısına olan hastalıklı bağımlılığı nedeniyle halkın safına geçemeyen bir ezen sınıf yalakası. Eleştirelliği kralın izin verdiği kadardır, fakat onun çanağından beslenme tutkusu sınır tanımaz. Kralın önünde eğlendirici taklalar attığı sürece, sofradaki yeri hazırdır onun.

Ezen sınıflar üretim ilişkilerindeki tüm değişikliklere karşın, birbirlerinin geleneklerini sürdürmek konusunda oldukça kadirşinaslar anlaşılan. Kraliyet sanatçılarını zimmetine geçiren burjuvazi, bazılarını “devlet sanatçısı” diye etiketleyip piyasaya sürüyor. Canı isteyince de çağırıp “elinizi taşın altına sokun” diyor. Şimdiden söyleyelim de, yazık olmasın o pamuk ellere: O taş, altına girmeye niyetlenen parmakları hep kıragelmiştir. Çünkü burjuvazinin kriko-sanatçıyı kaldırmaya davet ettiği taşın adı halktır ve biz bir hayli ağırızdır.

Bu davetten günler önce, başka bir sanatçı taklasına daha şahit olmuştuk. O hikâyenin İbiş’i ise Yılmaz Erdoğan’dı. Kendi halinde başladığı sanat yolculuğunda, “yumurta kokulu” otobüslerden yavaş yavaş limuzinlere geçen Yılmaz Erdoğan. Üstelik otobüsten inip, limuzine binen yalnızca Erdoğan’ın bedeni değildi. Gördüğümüz kadarıyla, sanatçının beyni de toplu taşımayı terk etmişti. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “ana dilinizi sanatınızla koruyun” diyerek yaptığı çağrıyı Erdoğan pek soğuk karşılamıştı: “siyasetin sanat üzerinde bu tip çağrılar yapması da pek hoş değil. Siyasetin sanatçılara ne yapması gerektiğini söylemesine de gerek yok” demişti siyaset-üstü entelektüelimiz.

Fakat devlet sanatçısının işi hep zor olmuştur. Yılmaz Erdoğan’a, Recep Tayyip Erdoğan’ın açılım konusunda sanatçılara yaptığı davet hakkında ne düşündüğü sorulduğunda kendisinden seyirlik bir dörtlü salto geldi. Sanatçı Erdoğan Siyasetçi Erdoğan’ın çağrısının çok kıymetli olduğunu, Ankara’nın ilk kez böyle bir girişimde bulunduğunu ve kendilerine ilk kez fikir sorulduğunu söyledi. Kapanış cümlesiyle de şampanyayı patlattı: “Üzerime düşeni de yaparım.” (Sosyalist gerçekçilik konusunda ciddiyim.)

Yanisi şudur: Sanatçının üzerine düşenlere Kral karar verirse sorun yok. ‘Kürt açılımı’ kisvesi altında bir halk hareketini tasfiyeye başlamak, 900 DTP’liyi tutuklamak filan, bunlar Ankara’nın ‘çok kıymetli bir çabası’. Öte yandan Kürtçenin asimilasyonuna karşı çıkılması talebiyse ‘özgür sanata siyaset müdahalesi’. İdeolojinin insanın dünyayı algılayışını nasıl değiştirdiğine adeta ders gibi bir örnek!

Peki ya 20 Şubat sabahı, sinekkaydı tıraşları ve takım elbiseleriyle, adeta padişah karşısındaki tebaa gibi, ellerini kavuşturarak, ağız dolusu sırıtarak başbakanın huzurunda bekleyen o sanatçılar? Sanatçı Erdoğan’ın, Siyasetçi Erdoğan karşısındaki düşünsel boyun eğişinin ete kemiğe bürünmüş haliydi o pozlar. Yazılanlara göre kahvaltı sırasında AKP’nin politikalarına eleştiri de getirmişlerdi. Ne kadar etkileyici ve cesurca değil mi?

Gören gözler, kavrayan zihinler için, ne büyük dersler yatmaktadır bu manzarada! Siyasetçi Erdoğan, sanatçının toplumsal sorumluluğundan bahsediyor, onun toplumunun acıları üzüntüleri ve sevinçlerini yansıtan bir ayna olduğunu ifade ediyordu. Ne kadar orijinal değil mi? 20 senedir çalıştıkları işlerinden kapı dışarı edilmiş Tekel İşçileri ve onların dostları halkın taleplerini haykırırken, bir grup sanatçı, “sizler halkın derdini çok iyi anlattınız” diyen bir başbakandan kahvaltılı nutuk dinlediler o gün. Afiyet olsun.

Yine de Tekel İşçileri sanatçısız değildiler eylem gününde. Hiç de kalmadılar. 20 Şubat günü safını sınıfın yanı olarak belirlemiş pek çok sanatçı pankartın arkasında yürüyor ve iktidara sesleniyordu. Belki meydanda yapılan kahvaltı bir simitten ibaretti ama bu eylemin ideolojik gıdası hem fikir açlığına hem karın açlığına iyi gelecek nitelikteydi. 34 yıl önceki Kanlı 1 Mayıs’ın, canlı tanığı Tarık Akan, demokrasi mücadelesini sınıf mücadelesinden ayırma girişimlerine karşı şöyle diyordu: “Bu bir demokrasi mücadelesi, bu demokrasi mücadelesinde emekçilerin yanında olmak gerekirdi. Biz de buradayız. Demokrasi buradan başlar.”

İki tür köle vardır. Birinci köle, çağrılırsa sarayın Kral dairesine bile girebilen, taklalar atan, karnı tok, zengin köledir. Fakat aklında direnmenin, değiştirip dönüştürmenin, bilginin ve sanatın yaratıcısı olan halka yönelmenin zerresi yoktur. İkinci kölenin yaşamak için elinde emeğinden ve yeteneklerinden başka verecek bir şeyi kalmamıştır. Maddi bir yoksulluk içindedir ama, zihninde gümüş bir bıçak, kızgın bir namlu parlamaktadır: Direnmek, değiştirmek ve feda etmek iradesidir bu. Umudun adını yaratan bu irade, Grup Yorum gibi bir direniş sanatını, Victor Jara gibi her notası bir anti-faşist bir kurşun olan sanatçıları da çıkarmıştır içinden.

Tarihin de defalarca gösterdiği üzere, birinci köleler kralların ve oligarşilerin insan eti yenen sofralarında maddi zenginlikler içinde yozlaşırken, özgür köleler giderek bilenen bilinçleriyle zafere yürürler. Bu tarihin değişmez yasasıdır.

Sık sık burjuvazinin iyi niyetinden, samimiyetinden dem vuruluyor. Kahvaltıya katılan sanatçılar da başbakanı iyi niyetli bulmuşlardı. Burada bize unutturulmak istenen şudur: Burjuvazi sanatçıya maddi zenginlikleri sunarken bunu boşuna yapmaz. Karşılığında en değerli hazinelerini, yani bilincini, şerefini ister ondan. Peki, bilincini yozluğa teslim etmiş bir sanatçının uzun süre yaratıcı kalması, ölümsüz eserler yaratması mümkün müdür? Burjuvazi bununla hiç ilgilenmez ki. O insanları limon gibi sıkıp, son damlasına kadar tüketmesiyle meşhurdur.

Bir bakın şerefini ve bilincini faşizmin eline teslim eden sanatçılara. Yüzümüzü buruşturmadan, beynimizin sigortası atmadan andığımız bir isim var mı bunlar arasında? Bir de direnenlerin, sanatıyla bedel ödeyen ve ödetenlerin isimlerine bakın. İşte bu fark bile, yukarıda bahsettiğimiz o iki köle arasındaki farkı gösterir. Geçmişin direnişi bugüne kaldı, yarına kalan da bugün direnenler olacaktır.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s