Dünyanın En Büyük 2000 Asalağı

Forbes dergisi her yıl yaptığı ve dünyadaki en büyük 2000 şirketi içeren The Global 2000 listesini, 2009-2010 yılları için hazırladı.

Dünyaya hükmeden ve milyarların kanını emen şirketleri şu linkten, ülke, işkolu, kâr, gelir vs. olarak ayrı listeler halinde de görmek mümkün. En büyük 2000 asalak içinde ilk 10’da şu şirketler var:

Sıra
Şirket
Ülke
Varlıkları (milyar $)
Piyasa Değeri (milyar $)
1.
JPMorgan Chase
ABD
2.031,99
166,19
2.
General Electric
ABD
781,82
169,65
3.
Bank of America
ABD
2.223,30
167,63
4.
Exxon Mobil
ABD
233,32
242,23
5.
ICBC
Çin
1.428,46
242,23
6.
Banco Santander
İspanya
1.438,68
107,12
7.
Wells Fargo
ABD
1.243,65
141,69
8.
HSBC Holdings
İngiltere
287,64
168,63
9.
Royal Dutch Shell
Hollanda
287,64
168,63
10.
BP
İngiltere
235,45
167,13

Bu şirketlerin hemen hepsinin dünya üzerinde gerçekleşen katliamlardan aldığı bir pay var. Örneğin en tepedeki petrol şirketlerine bir bakalım: Exxon, Shell, BP ve 19. sıradaki Total. Bu dört kardeşler 1 milyon kişinin öldürüldüğü ve 4 milyon çocuğun yetim kaldığı Irak işgalinin aslan payını alacak olan şirketlerdir ve Irak işgalinin temel itici gücü olmuşlardır. John Cherian, “Irak Petrolünün Bölüşümü” adlı yazısında (Temmuz 2008) bunu şöyle anlatıyordu:

Dört büyük Batılı petrol şirketi –Exxon Mobil, Shell, Bp ve Total– Irak’ın geniş petrol kaynaklarını sömürmek için bir kontrat imzalamanın sınırındalar. Önerilen bu kontratın şartlarına göre, Shell kuzey Kerkük petrolüne, BP ülkenin güneyindeki Rumayla petrolüne ve Exxon da Basra yakınlarındaki Zübeyr petrolüne erişim hakkını kazanacak. The New York Times ve diğer Amerikan gazetelerine bakılırsa, görüşmeler Bush yönetiminin etkin müdahalesiyle sürdürülüyor. . . The Boston Globe’da yazan Derrick Z. Jackson, “Irak’ın Exxon için güvenli bir yer haline getirilmesi 5 yıla, 4100 askerin ölümüne ve 30000 askerin yaralanmasına” mal oldu diyordu. . .

Danışman komitesi Shell, Chevron Texaco ve BP gibi firmaların temsilcilerinin rapora dahil edilmesini sağladı. Bunlar kukla hükümet tarafından teklifsiz sözleşmelerle petrol kazanından kendilerine düşen payı alması sağlanmış firmalardı. Irak’ın 115 milyar varillik bir petrol rezervinin üzerinde bulunduğu ve 112 trilyon küp doğal gaz rezervine sahip olduğu tahmin ediliyor.


Bu katil firmalar, ahtapot kollarını Türkiye’ye de uzatmış durumdadırlar. 200 milyar dolarlık piyasa değerine sahip bu dev şirketlerin yanında, 6-7 milyar dolarlık mütevazı değerlere sahil Türkiyeli şirketler (sadece Exxon’un bir yıllık kârı 19 milyar dolardır. Bununla piyasa değeri 7 milyar dolan Sabancı Holding karşılaştırılabilir), ya bunların kendilerine izin verdikleri alanlarda oynamakta, ya da bu şirketlerin taşeronu olarak çalışıp katillerle işbirliği yapmaktadırlar.

Karşılaştırma imkanı olsun diye, listeye giren işbirlikçi Türkiye burjuvazisinden de örnekler verelim:

Sıra
Firma
Piyasa Değeri (milyar $)
274.
Garanti Bankası
16,1
321.
Koç Holding
7,5
414.
Sabancı Grup
7,3


Türkiye’de burjuvazinin bu güçsüzlüğü, ister istemez onu emperyalist tekellere bağımlı kılıyor. Bunlar ancak ortaklıklar yoluyla, yani hem ekonomik hem de politik anlamda emperyalizme dayanarak varlıklarını sürdürmektedirler. Sürekli olarak duyduğumuz şu uluslararası şirketle, bu Türk şirketin ortak iş yaptığı efsanesi, çoğunlukla büyük şirketin küçük ve yerel şirket aracılığıyla daha fazla kârı kendisine aktarmasının üzerini örtmek için kullanılır. Elbette bu arada Türkiyeli tekeller de kendi paylarını alırlar.

Bu işbirliğine Türkiye’den pek çok örnek verilebilir. Şu yazıdan sadece bir aktarma yaparak doğal kaynakların nasıl yağmalandığını ise Karadeniz Bölgesi’nde petrol arayan Türk-Amerikan-İngiliz ortak kuruluşlarıyla örnekleyebiliriz:

TPAO ile Amerika’nın Madison Oil firması, Batı Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu’da, TPAO-BP ve Amerikan Chevron Doğu Karadeniz’de, Chevron-Texaco tarafından Güneydoğu Anadolu’da petrol arama faaliyetleri sürdürülmektedir.


Türkiye’deki emperyalist sermayenin durumuna ilişkin de ilginç bilgiler var. AKP iktidara gelmeden önce 1 milyar dolar civarında seyreden emperyalist sermaye, bugün 22 milyar dolara fırlamış durumda. Ülke kalkınıyor, ekonomi büyüyor yalanıyla gizlenmeye çalışılan bir gerçek, sermayenin yağmasını daha açık bir biçimde ortaya koyuyor. Türkiye’ye 22 milyar dolarlık yatırım yapan emperyalistler, ülkeden tam 35 milyar dolarlık kâr transferi yapmış. Zaten daha fazlasını götüremeyecek olsalar niye gelsinler?

Bağımlılık rakamları geçmişle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin nasıl bir sömürüye maruz kaldığını ve nereye sürüklendiğini daha iyi görmek mümkün:

Türkiye’nin dış borcu 1970’lerin sonlarında, Milli Cephe hükümetleri döneminde 11.5 milyar dolardı. Bu rakam 2000 yılında 118 milyar, AKP hükümetiyle birlikte 2009 yılında 271 milyar doları buldu.

Emperyalist firmaların yatırımları, Türkiye’de 1963-67 yılları arasında 115, 68-72 döneminde 183, 1973-77 döneminde 362 milyon dolardı. Artık milyon dolarlar küçük kalıyor: AKP hükümeti döneminde yabancı sermaye girişi 22 milyar dolara ulaştı.

Emperyalist firmaların kâr transferleri, yani Türkiyeli emekçiden sömürerek kendi ülkelerine aktardıkları miktarlar yukarıda saydığımız dönemlerde şöyleydi: 1963-67 döneminde 74 milyon, 68-72 döneminde 168 milyon ve 1973-77 döneminde 342 milyon dolarlık bir kâr transferi. Söylediğimiz gibi bu rakam artık 35 milyar doları bulmuştur. 100 kat bir artış!

Bu zenginlik neyin pahasına, kimin yoksullaşması pahasına üretilmektedir? Tekeller 100 katlık kâr transferini kimlerin doğal kaynakları ve iş gücü üzerinden gerçekleştirmektedirler?

Ya da daha açık soralım: Nereleri yağmaladılar, kimlerin cebine el attılar, kimleri soydular?

Bir Bianet haberi şöyle diyor: “Türkiye’de yaklaşık 14 milyon kişi açlık sınırında yaşıyor; 13 milyon 925 bin yurttaş günde ortalama 1 dolara geçiniyor.” (2003 haberi)

Başka bir haber ise 2008 yılında TÜİK yaptığı araştırmayı alıntılıyordu: “Türkiye’de geçen yıl fertlerin yaklaşık yüzde 0,54’ü yani 374 bin kişi sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının, yüzde 17,11’i yani 11 milyon 933 bin kişi ise gıda ve gıda dışı harcamaları içeren yoksulluk sınırının altında yaşıyor.”

Ve TBMM başkanı AKP’li Mehmet Şahin açıklama yapıyor: “Bu kadar işsiz insan varken, 500-600 liraya çalışmaya hazır insan varken, 900 liraya çalışmayacak bir de eylem yapacaksın. Bu bindiğin dalı kesmektir.”

Şimdi anladınız mı bu tekellerin milyar dolarlık kârlarının nasıl olduğunu? Kimler sayesinde yatırımların 9 sene içinde 20’ye katlandığını?

Bir yanda tekellerin milyar dolarlık karları, tekel yöneticilerinin milyon dolarlık maaşları (General Electric CEO’su Jeffrey R. Immelt’in aylık maaşı 3 milyon dolardan fazladır.). Öte yandan sadece bizim ülkemizde 1 dolarla geçinmeye çalışan 14 milyon insan. Dünya çapında 1 milyar aç. Her gün açlıktan ölen 20.000’den fazla insan.

Bunlar bugünün dünyasının ve emperyalizmin gerçekleridir…

Advertisements

Saray Soytarıları ve Açılım Yemekleri

*Tavır dergisinin Mart 2010 sayısında yayımlanmıştır.

20 Şubat günü, Ankara’nın meydanlarını dolduran binlerce emekçi için ‘Tekel İşçileri ile Dayanışma Günü’ydü. Farklı şehirlerden günler öncesinden yola çıkan binlerce insan, 70. gününe yaklaşan bir işçi direnişinin kahramanlarıyla buluşarak Ankara’da ‘AKP halka hesap verecek’ sloganını haykırdılar. Türkiye halklarının gündemi, bir işçi direnişinin gündemiydi.

Fakat ezenlerin de kendi gündemi vardı elbette. Sokaktaki direniş büyüdükçe, ezenler kendi egemenlik alanlarının daraldığını biliyorlardı. Bu alanı genişletmek için daha fazla yalan söylemek, bu yalana daha fazla kişiyi ortak etmek gerekiyordu. Gereken yapıldı: 20 Şubat 2010 tarihinde ülkenin emekçileri ve devrimcileri meydanlarda slogan atarken, ülkenin bir grup sanatçısı Dolmabahçe sarayında kahvaltı yapıyorlardı, oligarşinin davetlisi olarak.

Çürümekte olan bir düzenin daha güzel, daha simgesel bir fotoğrafı çekilebilir mi? Bir yanda girişleri ve çıkışları polis kontrolünde olan meydanlarda direnen binler; öte yanda faşist bir devletin başbakanının davetlisi olarak bir sarayda toplanan sanatçılar. Belki Fransız devrimini anlatan bir romanda görsek fazla klişe bulacağımız bir sahne, hayatın o alaycı sadeliği içinde bize sunuluyor. Sosyalist gerçekçiliği kaba bularak reddedenler hayata bir kez daha bakmalı.

İnsan elinde olmadan masallarda ve tiyatro oyunlarında sık sık rastlanan kral soytarısı figürünü düşünüyor. Soytarı halktan kopuk sanatçının ilk örneğidir belki de. Hiçbir zaman kral ya da üst düzey bir bürokrat olamayacağının bilincinde ve sivri dilli, ama saray yaşantısına olan hastalıklı bağımlılığı nedeniyle halkın safına geçemeyen bir ezen sınıf yalakası. Eleştirelliği kralın izin verdiği kadardır, fakat onun çanağından beslenme tutkusu sınır tanımaz. Kralın önünde eğlendirici taklalar attığı sürece, sofradaki yeri hazırdır onun.

Ezen sınıflar üretim ilişkilerindeki tüm değişikliklere karşın, birbirlerinin geleneklerini sürdürmek konusunda oldukça kadirşinaslar anlaşılan. Kraliyet sanatçılarını zimmetine geçiren burjuvazi, bazılarını “devlet sanatçısı” diye etiketleyip piyasaya sürüyor. Canı isteyince de çağırıp “elinizi taşın altına sokun” diyor. Şimdiden söyleyelim de, yazık olmasın o pamuk ellere: O taş, altına girmeye niyetlenen parmakları hep kıragelmiştir. Çünkü burjuvazinin kriko-sanatçıyı kaldırmaya davet ettiği taşın adı halktır ve biz bir hayli ağırızdır.

Bu davetten günler önce, başka bir sanatçı taklasına daha şahit olmuştuk. O hikâyenin İbiş’i ise Yılmaz Erdoğan’dı. Kendi halinde başladığı sanat yolculuğunda, “yumurta kokulu” otobüslerden yavaş yavaş limuzinlere geçen Yılmaz Erdoğan. Üstelik otobüsten inip, limuzine binen yalnızca Erdoğan’ın bedeni değildi. Gördüğümüz kadarıyla, sanatçının beyni de toplu taşımayı terk etmişti. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “ana dilinizi sanatınızla koruyun” diyerek yaptığı çağrıyı Erdoğan pek soğuk karşılamıştı: “siyasetin sanat üzerinde bu tip çağrılar yapması da pek hoş değil. Siyasetin sanatçılara ne yapması gerektiğini söylemesine de gerek yok” demişti siyaset-üstü entelektüelimiz.

Fakat devlet sanatçısının işi hep zor olmuştur. Yılmaz Erdoğan’a, Recep Tayyip Erdoğan’ın açılım konusunda sanatçılara yaptığı davet hakkında ne düşündüğü sorulduğunda kendisinden seyirlik bir dörtlü salto geldi. Sanatçı Erdoğan Siyasetçi Erdoğan’ın çağrısının çok kıymetli olduğunu, Ankara’nın ilk kez böyle bir girişimde bulunduğunu ve kendilerine ilk kez fikir sorulduğunu söyledi. Kapanış cümlesiyle de şampanyayı patlattı: “Üzerime düşeni de yaparım.” (Sosyalist gerçekçilik konusunda ciddiyim.)

Yanisi şudur: Sanatçının üzerine düşenlere Kral karar verirse sorun yok. ‘Kürt açılımı’ kisvesi altında bir halk hareketini tasfiyeye başlamak, 900 DTP’liyi tutuklamak filan, bunlar Ankara’nın ‘çok kıymetli bir çabası’. Öte yandan Kürtçenin asimilasyonuna karşı çıkılması talebiyse ‘özgür sanata siyaset müdahalesi’. İdeolojinin insanın dünyayı algılayışını nasıl değiştirdiğine adeta ders gibi bir örnek!

Peki ya 20 Şubat sabahı, sinekkaydı tıraşları ve takım elbiseleriyle, adeta padişah karşısındaki tebaa gibi, ellerini kavuşturarak, ağız dolusu sırıtarak başbakanın huzurunda bekleyen o sanatçılar? Sanatçı Erdoğan’ın, Siyasetçi Erdoğan karşısındaki düşünsel boyun eğişinin ete kemiğe bürünmüş haliydi o pozlar. Yazılanlara göre kahvaltı sırasında AKP’nin politikalarına eleştiri de getirmişlerdi. Ne kadar etkileyici ve cesurca değil mi?

Gören gözler, kavrayan zihinler için, ne büyük dersler yatmaktadır bu manzarada! Siyasetçi Erdoğan, sanatçının toplumsal sorumluluğundan bahsediyor, onun toplumunun acıları üzüntüleri ve sevinçlerini yansıtan bir ayna olduğunu ifade ediyordu. Ne kadar orijinal değil mi? 20 senedir çalıştıkları işlerinden kapı dışarı edilmiş Tekel İşçileri ve onların dostları halkın taleplerini haykırırken, bir grup sanatçı, “sizler halkın derdini çok iyi anlattınız” diyen bir başbakandan kahvaltılı nutuk dinlediler o gün. Afiyet olsun.

Yine de Tekel İşçileri sanatçısız değildiler eylem gününde. Hiç de kalmadılar. 20 Şubat günü safını sınıfın yanı olarak belirlemiş pek çok sanatçı pankartın arkasında yürüyor ve iktidara sesleniyordu. Belki meydanda yapılan kahvaltı bir simitten ibaretti ama bu eylemin ideolojik gıdası hem fikir açlığına hem karın açlığına iyi gelecek nitelikteydi. 34 yıl önceki Kanlı 1 Mayıs’ın, canlı tanığı Tarık Akan, demokrasi mücadelesini sınıf mücadelesinden ayırma girişimlerine karşı şöyle diyordu: “Bu bir demokrasi mücadelesi, bu demokrasi mücadelesinde emekçilerin yanında olmak gerekirdi. Biz de buradayız. Demokrasi buradan başlar.”

İki tür köle vardır. Birinci köle, çağrılırsa sarayın Kral dairesine bile girebilen, taklalar atan, karnı tok, zengin köledir. Fakat aklında direnmenin, değiştirip dönüştürmenin, bilginin ve sanatın yaratıcısı olan halka yönelmenin zerresi yoktur. İkinci kölenin yaşamak için elinde emeğinden ve yeteneklerinden başka verecek bir şeyi kalmamıştır. Maddi bir yoksulluk içindedir ama, zihninde gümüş bir bıçak, kızgın bir namlu parlamaktadır: Direnmek, değiştirmek ve feda etmek iradesidir bu. Umudun adını yaratan bu irade, Grup Yorum gibi bir direniş sanatını, Victor Jara gibi her notası bir anti-faşist bir kurşun olan sanatçıları da çıkarmıştır içinden.

Tarihin de defalarca gösterdiği üzere, birinci köleler kralların ve oligarşilerin insan eti yenen sofralarında maddi zenginlikler içinde yozlaşırken, özgür köleler giderek bilenen bilinçleriyle zafere yürürler. Bu tarihin değişmez yasasıdır.

Sık sık burjuvazinin iyi niyetinden, samimiyetinden dem vuruluyor. Kahvaltıya katılan sanatçılar da başbakanı iyi niyetli bulmuşlardı. Burada bize unutturulmak istenen şudur: Burjuvazi sanatçıya maddi zenginlikleri sunarken bunu boşuna yapmaz. Karşılığında en değerli hazinelerini, yani bilincini, şerefini ister ondan. Peki, bilincini yozluğa teslim etmiş bir sanatçının uzun süre yaratıcı kalması, ölümsüz eserler yaratması mümkün müdür? Burjuvazi bununla hiç ilgilenmez ki. O insanları limon gibi sıkıp, son damlasına kadar tüketmesiyle meşhurdur.

Bir bakın şerefini ve bilincini faşizmin eline teslim eden sanatçılara. Yüzümüzü buruşturmadan, beynimizin sigortası atmadan andığımız bir isim var mı bunlar arasında? Bir de direnenlerin, sanatıyla bedel ödeyen ve ödetenlerin isimlerine bakın. İşte bu fark bile, yukarıda bahsettiğimiz o iki köle arasındaki farkı gösterir. Geçmişin direnişi bugüne kaldı, yarına kalan da bugün direnenler olacaktır.

Beş Para Etmez Varyete – Oyun Eleştirisi

Blogumda bu sefer misafir bir yazar var: V. Özge Zeren. Kendisi Eskişehir’de Tiyatro Anadolu’dan izlediği “Beş Para Etmez Varyete” adlı oyunun eleştirisini yazmış.

Ümit Aydoğdu tarafından Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sından uyarlanan ve yönetilen Beş Para Etmez Varyete, Tiyatro Anadolu tarafından sahneleniyor. Topluluğun bu uyarlamadaki amacı, Brecht’in tiyatro anlayışını ve toplumsal bilinci uyandırmaya yönelik politik ideallerini kendi sahnelerine taşımak. Ümit Aydoğdu, bu ideali gerçekleştirmek için, Brecht’in metninden yola çıkarak, bu coğrafyaya dair yeni bir metin ortaya çıkarmış. Dilenciler Kralı Piç Ümit, kızı Semiramis, küçük mafya Ustura Zeki, Ustura Zeki’nin arkasını kollayan çocukluk arkadaşı emniyet müdürü Hortum Süleyman ve diğer oyun kişileri, Brecht metnindeki oyun kişilerinin iyi seçilmiş Türk versiyonları. Oyundaki güncel politikaya ilişkin ince espriler ve Türk siyasi yaşantısına yapılan göndermeler, memlekette olan bitene kulaklarını tıkamamış izleyiciler için ilgiyle takip edilen bir metin ortaya koyuyor. Brecht’in metninde olduğu gibi, kapitalizmin yol açtığı ahlaki çürümüşlük ve ezilenlerin kapitalizm çarkında sermaye sahiplerine nazaran nasıl kolaylıkla sindirildiği gözler önüne seriliyor. İnsani değerlere sahip çıkmanın ve ahlaklı olmanın, toplumsal koşullarla doğru orantılı olması, herkesi oyunu kuralına göre oynamaya zorluyor. Toplumsal basamakların üst sırasında yer alanlar da, altlar da beraberce ezilenler de aynı fırsat yakalama hırsıyla koşuşturuyor. Dilenciler kralı, sadece zavallı yoksul dilencileri değil, kendi kızını bile bir gelir kapısı olarak görüyor, mafya devletle olan sıkı bağlarını koparmıyor, gammazlık kendini defalarca aklıyor ve çarklar bu sayede durmaksızın işliyor. Dolayısıyla oyun, düzen karşıtı bir tavır ve “ince” bir kapitalizm eleştirisi sunuyor.

Ancak bu “ince” eleştiri Brecht’in diyalektik tiyatro kuramının gereği olarak izleyicide gereken uyanışı yeterince gerçekleştirebiliyor mu? “Bir Brecht oyunu” olma iddiasının ardındaki büyük handikap bu noktada devreye giriyor. Sahnelemenin bol şarkılı, oyun havalı eğlencesi ve “rol parçalamaya” dayalı oyunculuk girişimleri içinde, izleyicinin eleştirel mesafesi yeterince kurulamıyor. Metin içindeki güncel göndermeler ve espriler metni “buralı” yapıyor; bol oynamalı, kıvrak müzikler “eğlence kültürümüz”ü, sesi fazla çıkan ve “rolü içinde” kendini parçalayan oyuncular da geleneksel tiyatro anlayışımızı hiç unutturmuyor. Oyun kesinlikle keyif veriyor, çok eğlendiriyor ama Brecht’i bilenler onun Marksist ideallerinin hayaletlerine kapılmadan edemiyor. Sıradan izleyici ise her gün televizyon karşısında yaptığı gibi gülüp geçiyor.

Brecht, epik tiyatro kuramı uyarınca, izleyiciyi yanılsama perdesinin ardında uyutan tiyatro anlayışına karşı çıkar. İzleyiciyi duygularla doldurmaktansa, onları düşünme aracılığıyla içinde yaşadıkları koşullara kalıcı bir biçimde yabancılaştırmayı amaçlar. Bunu yaparken de alıntılanabilir jestlere başvurur ve kesintiye uğratmaya dayalı bir yabancılaştırma süreci başlatır. Uyanık bir topluluk haline getirilmiş olan izleyici, eleştirel bir tutum içine sürüklenir ve bu sayede tiyatro, politik ideallerin uygulama alanı olan bir araca dönüşür. Düşünmeye ve eleştirel bir tutum takınmaya zorlanan izleyiciden, sınıf bilincine kavuşması ve ekonomi temelinde şekillenen toplumsal düzenin farkına varması beklenir. Bu sayede, tiyatro bir kürsü olarak işlevselleşir. Beş Para Etmez Varyete’de izleyici ile oyun arasında söz konusu estetik mesafenin bulunmaması izleyicinin eleştirel bir tutum takınmasına olanak sağlamıyor; yalnızca “güleriz ağlanacak halimize” tadında bir iz bırakıyor.

Brecht’in izleyiciyi uyarma ve bilinci harekete geçirme amacı, her ne kadar kendi dönemi içinde de imkansızlığı tartışılmış ve halen tartışılan bir idealse de, imkansız değil aslında. Ani bir uyanış ve değişim değil amaçlanan belki, ama küçük bir kıvılcım neden olmasın? Bunu sağlamak için Brecht’in önerdiğinden bile fazlasına ihtiyaç var bugünün izleyicisi için. Televizyondan film gibi savaş izleyen ve toplumsal alzheimer’a yakalanmış insanları sarsmak için yabancılaştırmanın ve tüm teatral unsurların daha da uçlara taşınması gerekli. Zaten Brecht oyunlarının neredeyse yüzyılı aşan orjinal halleriyle sahnelenmesi gerektiği iddiası da yersiz ve gereksiz olur. Uyarlamalar, denemeler, alıntılamalar iyidir, gereklidir. Tiyatro, bir özgürlük alanıdır ve tiyatro yapanlar da özgür olarak üretmelidir elbette; akılcı ve tutarlı oldukları ölçüde. Özellikle de Brecht gibi, tiyatroda devrim yapmış bir kuramcı ve uygulamacı söz konusu olduğunda. Buradan Brecht’in belirli bir ideolojik örgütlenme çerçevesinde bir araya gelen toplulukların özelinde olduğu ya da değişime uğratılamayacağı sonucu çıkarılmamalı. Bu türden romantik ideallere Brecht de gülerdi muhtemelen. Ama bir Brecht oyunu sahnelemek ya da ondan uyarlama yapmak çok da hafife alınmamalı. Bir kere bu işe kalkıştığınız an, epik tiyatronun teatral olanaklarının ve Marksist bir yazarın politik ideallerinin hayaleti peşinizi bırakmaz. Yine de Tiyatro Anadolu’nun Beş Para Etmez Varyete’si Eskişehir’e yolu düşenlerin izlemesi gereken bir oyun.

V. Özge Zeren.