Eleştirel Yalancılık: Yeni Bir Eğilim mi?

Bu yazı bir aralar Evrensel Kültür dergisinde yayımlanmıştır.
Yalan söylemek, egemenler için silah kadar gerekli. Ezilenlerde sömürü düzenine yönelik sürekli bir itaat yaratmak için itaatsizlik önerenlerin ortadan kaldırılması, geride kalanların ise bu düzenin değişmezliğine ve mükemmelliğine ikna edilmesi gerekir. Burjuvazi halkı yok edebilseydi onu da yapardı. Fakat bu kez fabrikalarında kendisi çalışmak zorunda kalırdı. Oysa sürekli halka yönelik bir nefret besleyen ve bunu çoğu kez açıkça dile getirebilen küçük-burjuvazi gibi değildir o. Tekelci sermaye, devlet iktidarının ve halktan sömüreceği artı değerin kendisi için önemini bilir. Stratejisini buna göre çizer: Halka düşman olunacak, fakat halk için çalışıldığı izlenimi verilecek. Yine de, egemenlerin gözünde her yalanın yeri ve zamanı vardır. Kimi zaman umutsuzluk yalanını yaymak düşmanın daha işine gelir, kimi zaman ise sahte bir umut sürer ileri. Tıpkı silahı ve yalanı birbirinin destekçisi olarak kullanması gibi, sahte umudu ve umutsuzluğu da ihtiyaçlarına göre yayar ya da geri çeker. Bunu sınıf mücadelesindeki güçler dengesi belirler.

Dahası var: Bugün dünyada hâkim olan emperyalist sistem, farklı toplumsal sınıfların, bunların katmanlarının, farklı ulusların, farklı cinsel ve siyasal kimliklerin bir arada bulunduğu ve çatıştığı bir sistemdir. Örneğin her ülkenin kendi tarihsel ve sınıfsal yolculuğuna göre şekillenmiş farklı muhalefet yapıları bulunur. İktidar bu farklı yapıların ve sınıfların üzerinde hâkimiyet kurmak için hepsine yönelik farklı söylemler üretmek durumundadır. Örneğin, emperyalizm için kadının yeni-sömürge ülkelerdeki ikinci sınıf insan statüsü ve ataerki, emek gücü maliyetinin aşağıda tutulması ve kadın örgütlenmelerinin önün kesilmesi için kilit önem taşır. Ataerkil yapılar desteklenir, yargısından polisine uygun bir sistem kurulur. Fakat burjuvazinin ideologları, efendilerinin pratiği kadar açık sözlü olmamakla yükümlüdürler. Kadınların ezilmesinin sistemi besleyen ve bu nedenle de devam ettirilecek bir politika olduğunu söyleyemezler. Aksine, kadınlara bu durumun değişebileceğini, son yıllarda önemli adımlar atıldığını, kadınların başbakan dahi olabildiğini söyleyerek, onları sisteme bağlamaya çalışırlar.

Bir örnek daha: Azgın bir sömürünün işlediği bir ülkede, burjuvazi bir yandan kontrgerilla faaliyetlerini yürütür ve halk örgütlenmelerine saldırırken, diğer yandan olası muhalefetin akabileceği alternatif ve “tehlikesiz” yolları örgütlemek, hiç değilse bunların önünü açmak durumundadır. Genelkurmay Başkanı, “Türkiye maalesef terörle yaşamak zorunda,” derken bir itirafta bulunuyordu. Evet, bu ülkede sömürü ve yağma azgındır ve direniş de elbet buna uygun şekillenecektir. Burjuvazi direnişi tamamen yok etmenin imkânsız olduğunu bilir. Bu nedenle halka “sizi ezeceğiz, örgütlerinizi dağıtacağız” demek yerine, “militan olmayan, ‘demokratik’ örgütlerde, ya da Sivil Toplum Kuruluşlarında örgütlenin” der. Finasörünün bizzat tekelci sermaye olduğu kimi sivil toplum kuruluşları da sermayenin ideolojik aygıtları olarak, muhalif kitlenin pasifizasyonunu oldukça başarılı bir şekilde halletmektedirler.

Öyleyse, özetle şunu söylemek mümkün: Burjuva ideolojisi sürekli olarak aynı şeyi tekrarlayan bir papağan olmaktan ziyade, ortadan kaldıramayacağını artık anladığı direnişin önünü tıkamak için sürekli olarak söylem üreten büyük bir beyne benzer. Taraftarlarına başka, muhaliflerine başka bir söylem üreterek, kendisine yönelik potansiyel tehdidi daha edilgen kanallara aktarmak için uğraşır. Misal, devrimci örgütlere kapitalizm propagandası yapmak ters tepeceğinden, legal örgütlenme çağrısı yapar.

Değişimin Kısa Tarihi
İkinci Paylaşım Savaşı’ndan birkaç yıl sonra, manzara emperyalizm için biraz korkutucuydu. Doğu Avrupa ve Kuzey Asya’da sosyalist ve muzaffer bir devlet, Güney Asya’da yeni kurulan bir Çin Halk Cumhuriyeti ve dünyadaki etkisini giderek arttıran Marksist-Leninist düşünce. Yine bu dönem, harap olmuş Avrupa’nın ve Japonya’nın kapitalist yeniden inşasına, Latin-Amerika’da diktatörlüklerin desteklenmesine sahne oldu. Dahası emperyalizm savaş sonrasında bir büyüme dönemine girdi, ABD sermayesi buradaki baskın ses oldu. Büyüme demek üretim demektir, tüketimin olmadığı yerdeyse üretim krize neden olur. Tüketimin önündeki bütün ahlaki, ideolojik, toplumsal engeller kaldırılmalıydı.

Paylaşım Savaşı sonrasında muhalif kitlelere yönelik ideolojik saldırı, kendini varoluşçuluk biçiminde gösteren bir umutsuzluk saldırısıydı. Elbette bu varoluşçuluk, emperyalizmin emekçi profilinde yarattığı değişimle de ilgiliydi. Üniversite öğrencilerinin ve kafa emekçilerinin nüfusundaki artış, emperyalist ülkelerin görece refahı ve baskısı altında hissedilen çıkışsızlık kendine has bir küçük-burjuva ideolojisi yarattı. Felsefe alanındaki bu idealizme, sosyoloji alanında bir başka kolaycılık eşlik ediyordu: Totalitarizm ve otoriterlik teorileri.

Totalitarizm teorisi, daha İkinci Paylaşım Savaşı sırasında ABD’de geliştirilen ve faşizmin psikolojik kaynaklarını açıklamaya çalışan bir teoriydi. Sovyetlerin muzaffer güç olarak Alman faşizmini ezmesiyle birlikte, dünyadaki güçler dengesi yeniden şekillendiğinde, aynı teori faşizm ve sosyalizmi bir tutarak, emperyalizmi aklamak için kullanıldı. Bu teoriye göre Hitler de Stalin de aynı kaynaktan besleniyordu, Alman faşizmi ve Sovyet sosyalizmi aslında özdeşti.

Kapitalizmde ise özgür seçimlerle başa gelen, özgür dünyanın halktan yöneticileri vardı. Sistemdeki herhangi bir sorun ya da haksızlık, burjuva demokrasisinin kalıpları içinde halledilebilirdi. Bu teori halkın tamamen pasifize edilmesini sağlamıyorduysa da (bir yandan da isyankârlara karşı en sert kontrgerilla yöntemleri kullanılmak zorundaydı), kapitalist sistemden mağdur olan ama başka bir alternatif de bilmeyen kitlelerin tarafsızlaştırılmasında önemli rol oynadı. Özetle bu bir “ne sağcıyım, ne solcu” ideolojisiydi.

Bu koşullarda sanatta umutsuzluğun ve içeriksizliğin yayılması kaçınılmazdı elbette. Özetle değinecek olursak, yaşamın saçma, bu saçmalığı aşmaya yönelik her tür çabanın da gereksiz olduğunu vaaz eden bir söylem tiyatroda ve edebiyatta hayli etkin oldu. Resim sanatında tüm toplumsal içeriğinden arındırılmış bir soyut ekspresyonizm bizzat ABD tarafından destekleniyordu. Gösteri sanatlarında ise happening, fluxus gibi bir öykü değil de, sanatçının ya da sanatçıların o andaki “oluşunu” ve “bulunuşunu” öne çıkaran performans gösterilerinin yayılması söz konusu oldu. Elbette bu sanatçıların çoğu küçük-burjuvaydılar ve kendi hayatlarından başka gösterecek pek az şeyleri vardı. Burjuva sanatındaki ilginç gelişmelerden biri de, sosyalist ülkelerin sahne sanatlarındaki gelişmeye karşı Peter Brook adlı tiyatro yönetmeninin önderliğinde kurulan Uluslararası Tiyatro Araştırmaları Merkezi’ydi. Emperyalist Fransız Hükümeti, Ford Vakfı, Gulbenkian Vakfı gibi kapitalist kuruluşlardan aldığı destek ile 1 milyon dolarlık bir bütçeye sahip bu merkez , daha sonraki burjuva tiyatrosunun gelişimini önemli ölçüde etkiledi.

1970’lerin ortalarına gelindiğinde emperyalizmin hudutsuz büyümesi sonlanmış, büyük bir ekonomik krizin eşiğine gelmişti. Refah devleti politikaları iflas etmiş ama öte yandan gerek Sovyetler Birliği’nde, gerekse de Çin Halk Cumhuriyeti’nde bu krize devrimci yanıtlar üretebilecek bir siyaset uzun yıllardır geliştirilmemekteydi. Emperyalizmin ideologları yeni bir saldırı planına giriştiler. Daha sonra neoliberalizm olarak adlandırılacak bu yeni emperyalist saldırı planı, iktisadi alanda önceki refah devleti politikalarının terk edilerek, devlet elinde biriken imkânların özel sektöre aktarılması, işçi haklarının daraltılarak sömürü oranının arttırılması gibi uygulamaları içeriyordu. Emperyalistler tüm bunları zor kullanmadan yapmanın imkânsız olduğunu biliyorlardı. Fakat en az zor kadar önemli olan başka bir şey de, bu emperyalist saldırıya karşı koyan insanların ezilmesinden sonra, bunların nasıl ikna edileceğiydi.

İngiltere’de Thatcherizm, ABD’de Reaganizm, Şili’de Pinochet’nin darbesi, Türkiye’de ise önce faşist cunta ve ardından “Özalizm” ile gelen saldırı, emperyalizmin farklı sınıfsal yapıya sahip ülkelerde halklara nasıl farklı tepkiler geliştirdiğini de gösteriyor. Bu koşullar altında, emperyalizm küçük burjuvaziye aynı nihilizm ve tarafsızlık çağrısını sürdürmezdi. Yine aynı şekilde, Sosyalizme karşı savaşırken geliştirdiği sosyal devlet imgesine de yaslanamazdı. Aksine, amaçları kamuya ait bütün üretim araçlarının özel sermayeye aktarılmasını sağlamak ve emekçinin devlet tarafından karşılanan sosyal haklarının gasp etmekti. Öyleyse, sosyal devletin ve kolektif üretimin verimsiz, özel sermayenin ve bireyciliğin ise son derece özgürleştirici ve verimli olduğuna yönelik bir propaganda gerekiyordu. Umut her zamanki gibi kapitalizmdeydi.

Yeni Dünya Düzeni’nin ideologları kah postmodernistlerin, kah liberallerin postunda şimdi Komünizm’e, Sosyalizm’e, Marksizm-Leninizm’e ya da sosyal devlet savunucusu “muhafazakar”lara savaş açmıştı. “Büyük anlatılar” bitmişti, dünya aslında düzdü, bağımlılık diye bir şey söz konusu değildi, mesele zaten emperyalizm değil, küreselleşmenin bize kazandırdıklarıydı. Devrimci örgütler hiyerarşik yapılanmıştı, silahlı mücadelenin bir çözüm olamayacağı besbelliydi. Ama emperyalist orduların silah bırakmasını istemek olmazdı, çünkü onlar teröristlere karşı, barışın ve demokrasinin güvencesiydiler.

Bunun sanatsal alandaki yansımalarına uzun uzadıya girecek değiliz. Neoliberal darbenin ilerici sanatçıları sindirdiğini, pek çok sosyalist yazarın daha evcil temalara, kimilerinin etnik ya da ulusal sorun, kimilerinin cinsiyetler sorunu gibi sorunlara kaydığı, bazılarının saf demokrasi havarisi kesildiği ve aslında emperyalizmin çizgisine girdiği malum. Zaten kapitalizmle bir derdi olmayan sanatçılar ise, emperyalizmin yeni-sömürgesi ülkelerin kültürlerinin sanatsal hammadde haline getirildiği küreselleşen bir dünyaya selam durmaya başlamıştılar. Yukarıda adını andığımız Peter Brook, kültürlerarasılık gibi bir kavramla parlatılan bir eğilimle, ezilen halkların kültürlerini metalaştırmaya soyundu. Örneğin Hindistan’ı karış karış dolaşarak topladığı halk dansı örneklerini, New York’ta kişi başı 100 dolarlık bir gösteride sunarken, Brook’un Mahabharata adlı bu oyununu Hindistan halkından kimse izleyemedi.

Tabii bu durum da sonsuza kadar böyle gidecek değildi. Nitekim, 2000’lere girerken, rüzgarın yönü ufak ufak değişmeye başlamıştı. Bu değişime yanıt olarak, yine burjuva düşüncesinin sınırları içerisinde, yeni bir muhaliflik peyda oluyor: Eleştirel Yalancılık.

Eleştirel Yalancılık

 2000’lerle birlikte hiç de göz ardı edilemeyecek uluslararası değişikliklere şahit olduk. Venezuela’da Sosyalizm yanlısı bir parti, ABD destekli bir darbeyi savuşturarak iktidara geldi ve emperyalizme meydan okuyan ifadelerle propagandasını yaygınlaştırdı. Latin Amerika bu türden hareketlerin giderek arttığı, anti-emperyalist hükümetlerin iktidara daha çok yaklaştığı bir yer oldu. Nepal’de yıllardır süren halk savaşı giderek alevlendi ve nihayetinde 2008 yılında iktidar ortaklarından biri oldu. Hindistan’da Maoist gerillalar ülkedeki 600 eyaletin 200’ünde hâkim duruma geldiler ve ülkenin doğusundaki “kızıl koridor”dan doğru giderek de yayılıyorlar. Irak’taki ABD işgali ise, çoğu ülke halkı tarafından nefretle karşılandı.

2008 yılında başlayan kriz ise her şeyin tuzu biberiydi. Halklara özgürlük ve refah getireceği yalanıyla saldıran kapitalizm, aslında işsizlik, savaş, tutsaklık ve katliamdan başka bir şey getirmediğini daha fazla gizleyemezdi. Üstelik artık suçlanacak bir totaliter, otoriter, komünist ülke de kalmamıştı. Bu durumda tüm olan bitenin sorumlusu olarak gösterilecek, suçları kapitalizmin üzerinden alacak yeni bir düşmanın kurgusunun yapılmasının zamanı artık gelmişti. “Eleştirel yalancılık” işte bu eğilime işaret ediyor. Kapitalizmin sahte bir eleştirisi altında, aslında onun dolaylı olarak savunulması anlamına gelen bir eğilim. Özünde parlamenter yollarla kapitalist sistemi reforma uğratmaya çalışan bir sosyal demokrasi, ama hem ideolojide hem sanatta bu kadar baskın hale gelmesi bir şeye işaret ediyor. Burjuvazi içine düştüğü çukurdan halk desteğini yine arkasına alarak çıkmak istiyor.

Eleştirel yalancılık, Barack Obama’nın seçim kampanyasında olanca açıklığıyla karşımıza çıktı. ABD’nin neredeyse bütün tekellerinden destek alan, iktidara geldiğinde Tarım Bakanlığı’na Monsanto adlı bir gıda tekeliyle şaibeli ilişkileri bulunan Tom Vilsack’ı atayan ve ABD ordusuna İkinci Paylaşım Savaşı’ndan bu yana en büyük bütçe aktarımını yapan bu siyah maskeli beyazdan herkes değişim bekliyordu. Bu başkanın ilk katliamlarından biri, geçtiğimiz aylarda Afganistan’da gerçekleşti. ABD jetlerinin bombaladığı Afgan köylerinde 90’ı çocuk 120’den fazla insan öldürüldü. İşkence merkezi Bagram Hapishanesi’nin kapatılmayacağı vurgulandı. Özetle, burjuvazinin yalanlarıyla hayatın gerçekleri arasındaki hakikat giderek derinleşiyordu.

Eleştirel yalancılığın Türkiye’deki şubesini liberal entelektüeller açtılar. Oligarşi içindeki çatışmanın Ergenekon Davası kılığına bürünmesiyle artık yeni bir dönemin başladığına bizi inandırmak için epey uğraşıyorlar ne zamandır. Liberal teoriye göre, ülkenin başına eskiden beri çöreklenmiş olan bir derin devlet vardır ama bu derin devlet ne menem bir şeyse, Türkiye’de kapitalizmin de gelişmesini engelleyen, sermayeye de düşman olan bir derin devlettir. Ülkedeki kontrgerillanın varlığını, ekonomik sistemden kopartan bu eleştirel yalancılık, ülkedeki çarpık kapitalizmin eleştirisine girişemiyor. Aynadaki Düşman adlı televizyon dizisine bir bakın: Kahraman AKP derin devlet içindeki odakları kurutuyor ve ülkeyi istikrara kavuşturuyor. 10 milyon işsiz, sokakta vurulan çocuklar, tecritte öldürülen devrimciler ve soğuk algınlığı teşhisiyle tahliye edilen darbeci paşalar da cabası!

Bunun kültür ve sanat alanındaki yansımalarına ise, son zamanlarda iki örnekte tanık olduk: Zeitgeist: Addendum (ZA) adlı bir belgesel (bu ikisi özellikle sol/demokrat/anti-emperyalist yönelimli entelektüel çevrelerde internet aracılığıyla yaygın bir biçimde paylaşılmakta) ve  Slumdog Millionaire (SM) adlı bir film. Bunların temaları ortaktır: Kapitalizm bazı sorunlar getiriyor evet ama, bunlar üretim ilişkilerinde köklü bir değişikliğe gitmeden de düzeltilebilir. Çünkü sorunların temeli, üretim araçlarının sahipliği meselesi değildir.

Çağın Ruhu mu, Küçük Burjuva Hezeyanlar mı?[*]
Zeitgeist: The Movie adlı bir belgeselin devamı olan ZA, önce para piyasalarını eleştirerek açılıyor. Banka sisteminin, emperyalizmin bağımlılık ekonomisinin, borçlandırmanın maskeleri teker teker indiriliyor belgeselde.  Emperyalist sistemin kendisinden bağımsızlaşmak isteyen ülkelere ve direnen halklara karşı hangi yöntemleri kullandığı bir bir anlatılıyor. Dünya sisteminin birkaç tekelci burjuva tarafından yönetildiğini, bir finans-kapital oligarşisi ile karşı karşıya olduğumuzu öğreniyoruz. ZA, elbette kasıtlı bir şekilde, emek sömürüsü ve işçi sınıfı meselesine girmiyor. Sömürünün emek gücünden sömürülen artı-değer ile değil, para-faiz-borçlandırma yoluyla olduğuna inandırılmaya çalışıyoruz. Ama kendi duruşu izin verdiği ölçüde Marksist bağımlılık ve iktidar tahlillerini de kullanıyor.

Fakat daha sonra belgeselin içine şeytan giriyor. Bir tür Fütürizm-New Age karışımı propaganda başlıyor. Dünya kaynaklarının çevreci kullanımı için elimizde bütün kaynakların olduğu, çok gelişmiş teknolojilere sahip olduğumuzu ama bunların oligarşi tarafından engellendiğini öğreniyoruz. Doğruluk payı olabilir, fakat ZA’nın bu oligarşiden kurtulmamız için bize önerdiklerine bir bakalım: 1) Eğer büyük bankalarda hesap açtıysanız, bunları kapatıp daha küçük bankalara yönelin, mortgage sisteminde iseniz, bunu küçük bankalarla finanse edin. Bu bankalarda çalışıyorsanız işten ayrılın. 2) Bağımsız haber kaynaklarına yönelin, interneti kullanın. 3) Askere gitmeyin. 4) Enerji şirketlerini boykot edin ve kendi evinizin enerjisini kendiniz üretin. 5) Sisteme karşı çıkın. (Nasıl?) 6. Zeitgeist Hareketine katılın.

Bilindik bir filmin tekrarını izliyoruz aslında. Tekelci sermaye yerine küçük burjuvaziyi güçlendirelim, üretimden gelen gücümüzle değil, tüketimden gelen gücümüzle örgütlenelim ve biricik mücadele yöntemi olarak da boykotu kullanalım. Bu türden bir pasifizmin sistemi yıkmak bir yana, yeni tekeller yaratarak sistemi güçlendireceği ortadadır. Dünyada üretmeden ve tüketmeden yaşamak mümkün değildir; öyleyse sorun emek gücünün ve talebin tekelci sermaye yerine küçük sermayeye yönlendirilmesi değil, üretim ilişkilerinde bir değişiklik yaratılmasıdır. Fakat bu türden bir pasifizm birilerinin işine yarar: Kontrol altında tutulursa, sisteme karşı varolan bu öfke, örgütlü ve iktidar iradesi olan bir hareket yerine, uluslararası, eğlenceli, entelektüel ve idealist bir harekete kanalize edilebilir.

Bol Oscar’lı Slumdog Millionaire ise başka bir kanaldan eleştirel yalancılığa soyundu. Melodram kurgusu tipiktir: iyi ve kötü’yü kişileştirip mekanik olarak karşı karşıya koyarsınız. Bu taktikle sisteme ilişkin politik tahliller yapma “külfetinden” de kurtulmuş olursunuz. Kapitalizm iyi ama kötü insanlar var işte, ne gelir elden… Barış Yıldırım, filme ilişkin yazılarında bu trendi “kendi eleştirini kendin yap” adıyla analiz masasına yatırıyordu.[**]  Boğucu iş yaşamının neredeyse natüralist bir dille tasvir edildiği fakat çözümün hepi topu “mil biriktirerek” tatile çıkmak olarak sunulduğu bir TV reklamıyla SM filminin tutumlarındaki ortak yönü ele alırken şöyle diyordu Barış:

“Sosyalizm mürtetleri, kapitalizmin yaşam ve ölüm diyalektiğinden kaçmasını sağlayan o mistik özelliğini keşfe durduklarında diyorlardı ki: Kapitalizm kendi eleştirisini yapabilen bir sistem. Bahsettikleri eleştiri tam da böyle bir eleştiri. Düzeni kötü yapan ne varsa, muhalifler kadar sert bir dille söyle, sonra çıkış olarak dön, yine düzeni sun. … Milyoner filminde çirkinlikleri neredeyse pornografik bir sinema diliyle anlatılan düzenden çıkış yolu sadece kader ve mutlu tesadüflerdi. Bu reklamda ise kredi kartıyla tatil. Bu devam edecek. Belli ki “kendi eleştirini kendin yap” düzen ideolojisinde hâkim temalardan biri olmaya doğru gidiyor. (Dikkat beyler, bu bir “trend analizi”dir!) Milyarların önüne yaşam diye attıkları iğrenç sadakayı yeri gelecek bizden daha sert eleştirecekler. Ama sadece, o yaşamdan kaçış olmadığını anlatmak için.”

Barış’ın yazısında özetlediği bu eleştirel yalancılık teorisi yeni değil, düzeniçi eleştirinin yöntemlerinden yalnızca birisi. Kapitalizmi daha keskinleştirmek için yüzeyinde var olan pürüzlerin cilalanması gerektiğinde hemen böyle bir faaliyet başlar. Zaten tam da bu faaliyetler başlayabilsin diye parlamento denilen politika pazarı kapitalist ülkelerde kurulmaz mı? Hangi parti burjuvazinin çıkarını daha etkin bir biçimde savunacak? Hangi parti halk kitlelerini daha etkin bir biçimde kandırır uyuturken, bir yandan da “özel istihdam büroları”nın açılması için yasa tasarısı hazırlayabilecek? Bunu yapanlar baskı ve işkenceden yalana kadar bir dizi yöntemi kullanmakta serbesttirler. Eğer kapitalizmi ayakta tutmak için onu eleştirmek gerekiyorsa, onu da elbette yaparlar.

Ama yalan denilen şey, hakikatin olduğu yerde can bulur. Onlar yalan üretmek için durmadan çabalıyor olabilirler. Oysa bizler bir gerçeği üretiyoruz fabrikalarda, tarlalarda ve ofislerde. Kapitalizm ortadan kalkmadan, sömürü gerçeği ortadan kalkmaz. Bu gerçeği bastıracak kadar büyük bir yalan ya da güçlü bir silah bulunması imkânsız. Bizim hakikatimizse bazen bir resim, bir mavzer, bir gerilla türküsü ve nihayet özgür bir ülke olarak dikilecek karşılarına. Yılmadan yazmak ve söylemek, yılmadan savaşmak hakikat uğruna, özgürlük uğruna: İşte bu direncin karşısında ne yalan dayanabilir, ne zalim, ne de onun yıkılasıca düzeni.

—–
[*] Zeitgeist: Addendum adlı belgeselde ekonomik tetikçi olarak ifade veren John Perkins’in kitabı üzerine Radikal Kitap ekinde Haluk Hepkon güzel bir yazı yazmıştı, başlıktaki “Hezeyan” ifadesini de ondan esinle kullandım. Yazı için bkz: “‘Hezeyanları’ desek…”
[**] “Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği” (Birgün, 15 Mart 2009, http://getir.net/v9o); “Holly-Bolly ya da Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği” (Evrensel Kültür, Nisan 2009); “Kendi eleştirini kendin yap” (Evrensel, 6 Nisan 2009, http://getir.net/v9n)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s