Bir Röportajın Düşündürdükleri…

Zararsız muhalefet iyidir, devletler de sever böyle muhalefeti. Kapitalizm zaten bu zararsız muhalefetlerle kendi açıklarını görür, onları onarmaya çalışır. Yine bu zararsız, düzeniçi muhalefetler pek çok “karşı-kültür” ürününün piyasa bulmasına, filmlerin izlenmesine, oyunların gişe yapmasına, romanların satılmasına vesile olur.

Yani düzeniçi muhalefet aynı zamanda kârlıdır da.

In-yer-face denilen küçük-burjuva yazarlık eğilimini başka bir yazımda ele almış, bu düzeniçi muhalefetin ne kadar karlı olabileceğini göstermiştim. Geçenlerde Murat Daltaban’ın bir röportajını okuyunca, katı bir dogmatizmle aynı tekerlemeyi söylediğini gördüm. Daltaban Dot’a İngiltere’den oyun ithal ederken, onunla beraber gelen söylemi de ithal etmeye başlamış anlaşılan. Şöyle diyor Daltaban:

‘Alışveriş ve Sikiş’ 1996’da “medeniyet paradır, para medeniyet” dediğinde bu mottonun karşısında dehşet duyup dünyanın gidişiyle ilgili endişeleniyorduk. Bugün geldiğimiz noktada ise bu cümlenin kabulü noktasıdır. Son derece sıradan ve hayatımızın merkezinde bir cümle. Bu cümle karşısında dehşete kapılmıyoruz, endişe duymuyoruz. Artık hastalandık… Korkunç olan bu ve ‘Pornografi’ bu noktadan başlıyor. Eksen olarak seçtiğiniz temalar çoğaltılabilir; yabancılaşma, izolasyon, atomizasyon… 80 sonrasında liberal ekonomiyi hızla bütün dünyaya yayma çalışmaları sırasında “toplum diye bir şey yoktur, bireyler vardır” söylemi kavramsal dejenerasyona sebep olmuş, devlet, toplum, aile ve birey kavramları arasındaki kimyasal bağlar kopma noktasına gelmiş ve kavramların birbirleriyle ilişkisi başka bir kimya üzerinden tanımlanmaya çalışılmıştır.


Hiçbir şey demeden çok şey diyormuş gibi yapmak. Bugünlerde çok sık tanık olduğumuz bir durum. “Kavramsal dejenerasyona” uğramışız, “devlet, toplum, aile ve birey kavramları arasındaki kimyasal bağlar kopma noktasına gelmiş” bizim bilmediğimiz bir zaman.

Vaktimiz olsa bunların hepsi üzerinde uzun uzun düşünelim diyeceğim. Ama ben bu türden lafazanlıklarla defalarca karşılaşmış biri olarak söyleyeyim, şair burada bize bir şey anlatmak ya da herhangi bir konuda bilincimizi yükseltmek amacında değil. Şair burada hiçbir şey dememenin hafifliğini, muhalif görünmenin büyüsüyle birleştirmek ve böylece sorunların üzerinden atlamak istemiş. Bu tarz, sistemde neyin yanlış olduğunu söyleme sorumluluğunu üzerine almak istemeyen güvensiz aydının tarzıdır, bu tarz tam da daha önce söylediğim gibi küçük-burjuvazinin tavrıdır.

Devamında şöyle diyor Daltaban:

Küfür, şiddet, cinsellik gibi aykırı dil biçimlerinin tiyatroda kullanımıyla ilgili iki ayrı fikir var. Bir grup son derece karşı. Biz oyunları seçerken oyunun içinde küfür olsun diye çabalamıyoruz ama yan yana gelen karakterler, içinde bulundukları koşullar bu karakterlerin dilini belirler. İki genç adamın sokakta birbirleriyle kavga ederken birbirlerine lütfen diye hitap ettiğini gördünüz mü siz? Ya da hayatınızda dolaylı -ya da dolaysız- şiddet görmediğiniz bir tek gün var mı? Ya da her gün gazeteler, tv, alışveriş merkezleri vs. cinselliği gözünüze sokmuyor mu?

Bir röportajın sınırlamalarının farkındayım. Bir röportajda her şeyi söyleyemezsiniz, ama çarpıtmazsınız da. Eksik anlatmazsınız da. Küfür, şiddet, cinsellik gibi unsurların tiyatroda kullanımına ilişkin iki ayrı fikir yok. Bu konuda, Daltaban liberal mantığını işletiyor: onlar var, biz varız. Küfür istemeyenler var, isteyenler var.

Hayır yanlış. Tiyatroda küfrü ve cinselliği kullanmanın tek biçimi in-yer-face değil. Bu unsurların kullanımı değil, nasıl kullanıldığı ve hangi bağlama oturtulduğu burada belirleyici olan. In-yer-face gibi, Daltaban gibi dünyanın bugünkü haline Marksist bir açıklama getirmeye çekinenlerin kullandığı şiddet ile, Marksist sanatçıların şiddeti ve küfrü kullanış biçimi arasındaki farkı bir koyalım hele.

Buna başka bir yazımda dikkat çekmiş ve şiddetin sanat eserinden asla dışlanamayacağını, ancak küçük-burjuva sanatçıların aksine, şiddeti sınıfsal bağlamına oturtmak gerektiğini söylemiştim. Ama tabi dogmatizmi parçalamak, atomu parçalamaktan zordur.

Daltaban herhalde çevresine bakınca sürekli kafası karışık insanlar görüyor. O nedenle “artık hastalandık” diyor, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan. Hayır, dünya sadece In-yer-face severler gibi hastalıklılardan ibaret değil.

Evet, dünyada uğraşan, bedel ödeyen, sanat yapan, dünyayı anlamlandıran, dünyayı emekçilere anlatan insanlar da var. Onlar hasta değil, devrimci. Yozlaşmış, yönünü yitirmiş gençlerden farklı olarak, onlar şiddetin, küfrün, işkencenin en ağırını, en acımasızını yaşıyorlar ama farkındalar: Bunun devlet ve toplum arasındaki “kimyasal bağların” zayıflamasıyla değil, emperyalizmle, faşizmle, yani burjuvazinin iktidarıyla bir bağlantısı var.

Bugün anlatılmayanların, yarın da anlatılmayacağını düşünmek, ne büyük bir hata…
Hadi Daltaban, “herkes hastalandı” demeyi bir kenara bırak, gerçekten şiddeti ve küfrü sahneye taşımak istiyorsan, Engin Çeber’in öyküsünü ve bir bayram haftası hapishanede yaşadığı cehennemi anlat bize. Küfret, kafamızı duvarlara vur ve haykır sahnede: “İnsanlık onuru, işkenceyi yenecek!”

Referanslar:
Daltaban. “Artık hepimiz hastalandık” Radikal.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=&ArticleID=968206
“Tehlikesiz Hakikatler Tiyatrosu: In-yer-face”
http://seyiryeri.blogspot.com/2008/09/tehlikesiz-hakikatler-tiyatrosu-in-yer.html
Buğlalılar. “In-yer-face: Tarihsel ve Teorik Bir İnceleme”
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/980/12006.pdf

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s