Bazı Dağların Gölgesi ve Örgütleyici İlke

Alatas_Her_Dagin

Evrim Alataş’ın romanı Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer üzerine…

Usta oyun yazarı David Edgar, “hepimiz birbirimizden farklıyız” der. Sonra da hemen vurgular: Ama tüm bu farklılığı mümkün kılan, benzer özelliklere sahip bir iskeletle donatılmış olmamızdır. Bu iskelet olmaksızın, çuval gibi yere serilirdik ve bizim biricik olduğumuz bilinemezdi. Aynı şey, insanların toplumsal ürünleri olan müzikler, resimler, romanlar için de geçerlidir. En farklılaştıkları anda bile, onların bu kendine has oluşunu sırtında taşıyan bir örgütleyici ilke buluruz hemen hepsinin altında. Kimi zaman bir karakter, kimi zaman bir olay örgüsüdür bu; kimi zaman da basit bir melodi etrafında örgütlenerek karmaşıklaşır bir konçertonun notaları.

Örgütleyici ilke bir sanat eserinde, o eserin farklı öğeleri arasındaki ilişkinin hangi temelde kurulacağını belirleyen fikirdir. Sanatçı bu fikrin rehberliğinde daha karmaşık bir yapıyı inşa ederken, her parçanın diğer öğelerle olan ilişkisini kurgular, belirli bir parçanın o bütün içinde nereye denk düştüğünü bu fikir sayesinde tayin eder.

Devrimci mücadele ve sanat eseri bu bakımdan birbirine benzer. Devrimciler de ezilenlerin iktidarını kurmak ilkesiyle çıkar yola ve bunun etrafında silahlı mücadelesinden, demokratik haklar mücadelesine, marş bestelemekten yazılama yapmaya kadar karmaşık bir süreci örgütler. Ama örgütleyici ilkeyi, yani iktidar hedefini bir kere yitirirlerse, bırakın silahlı mücadele vermeyi, hakkıyla yazılama yapmaya bile mecalleri kalmazdı.

Sanat eseri de böyledir. Yazar, romanını oluşturan parçaları bir araya getirirken bunların tümünü birbirine bağlayan bir ana iskelet kurmayı ihmal ederse, örgütleyici ilkesini unutursa, parçaları da hakkıyla vurgulayamaz olur, elinden kaçırır.

Yazar Evrim Alataş‘ı çoğumuz gazeteye yazdığı güzel üsluplu demokrat yazılarından biliriz. Geçtiğimiz aylarda yazarın bir de biyografi-roman türünde bir kitabı yayımlandı: Her dağın gölgesi Deniz’e düşer. Bu roman yazarın ikinci kitabı ve girizgâhı yaparken bahsettiğim örgütleyici ilkeden yoksun oluşuyla dikkati çekiyor. Hem malzemesinin bolluğuyla, hem de yazarının sade ve ferah üslubuyla gerçekten etki bırakabilecek bir eser olabilirmiş Alataş’ın romanı. Oysa, özellikle de kitabın ortasından sonra, yazarına çok hoş geldiği belli kimi anı parçalarına, anekdotlara ve yaşanmışlıklara boğulan okur, kitabın sonuna geldiğinde üzülerek fark ediyor ki bu hikayeler yalnızca anlatılmak için anlatılmış.

Hikayemiz Gölpınar adlı bir Alevi-Kürt köyünde başlıyor. Yeni kurulan Cumhuriyet’ten zar zor bir toprak alan, egemenlerin türlü kaprisine ve hırsına karşı hayatını devam ettirmeye çalışan Gölpınar halkı, 60 sonrasının gelişen mücadele ortamında safını ezilenlerin yanında belirliyor. Gölpınar köyünden Türkiye devrim tarihinin ünlü isimlerinden birinin de çıktığını görüyoruz: önce THKO ile Nurhak dağlarına çıkan, daha sonra TKEP’i kuran, ama en nihayetinde “örgütleyici ilkesini” kaybedip yolunu ÖDP ile birleştirecek olan Teslim Töre‘dir bu. Yani Evrim Alataş’ın amcası.

Roman kendi yolunu kaybediyor

Bu biyo-romanda bir süre Teslim’in hayatına tanıklık ediyoruz. Onun yetişmesi, TİP’le ve Deniz Gezmişlerle tanışması, köyünü örgütlemesi ve zamanla radikalleşerek silahlı mücadele kararı alması gibi pek çok olayı aktarıyor bize yazar. Teslim Töre’nin illegale geçmesi ve Gölpınar’a bir daha uğramaması nedeniyle, kitabın ortasından itibaren pek karşımıza çıkmamaya başlıyor kendisi. Köylüler arasındaki Maocu-Stalinist ayrımı, bölünmeler ve faşist saldırılar derken, Türkiye’deki devrim mücadelesinde önemli dönemeçlerden biri olan 12 Eylül faşizmine varıyoruz. Cunta bu romana da darbesini vurmuş; zira 12 Eylül’den sonraki anlatı, yolunu izini kaybetmiş dağınık ayrıntıların ve anlatmazsam olmaz türünden anıların aktarılması şeklinde geçiyor.

Eğer tüm bunlar, 12 Eylül’den sonra yaşanan bilinç erozyonuna, örgütlü mücadelenin ivmesindeki düşmeye bir şekilde bağlanabilseydi, yani kitaptaki örgütsüzlüğün hayattaki örgütsüzleşmenin bir ifadesi olduğu konusunda ikna edilseydik, bu sanatsal biçim denemesi karşısında şapka çıkartırdık. Oysa, durum bu değil. Durum basitçe romanın başından beri eksikliği çekilen bir çatışmanın, bir motifin dosdoğru çatılmamış olması. Kitabın kahramanlarının tek boyutlu kalmasıyla daha da katmerleşen sanatsal bir gedikten bahsediyoruz.

Bu örgütleyici ilkenin yokluğu, yazarın romanın pek çok yerinde keyfî çemberler açmasına, bunları kapatmadan bırakmasına neden oluyor. Örneğin yazar kitabın başında, her bölümü “bakalım sonra ne olacaktı” cümlesiyle bitirirken, herhalde daha sonra, hem söz konusu ifadeyle bir motif yaratmanın olanaksızlığını, hem de bu tatsız ifadenin kendi üslubunu hiçbir yere taşımayacağını anladığı için, bunu kullanmayı aniden kesiyor.Benzer tatsız ifadeler, yazar konuları birbirine bağlarken kullanacağı bir iskelet kurmadığı için sık sık tekrarlanıyor. Geçişler organik olmak yerine mecburen mekanik bir biçimde ve sık sık sıçramalar şeklinde gerçekleşiyor. Çünkü yazarın şimdi neden bu konudan bahsettiğini, daha sonra da neden o konudan bahsedeceğini belirleyen bir temel ortalıkta pek görünmüyor.

Bu geçişler çoğunlukla “Televizyona gelince…”, “Gelelim 1 Mayıs’a”, “Şimdi gelelim köye”, “Bizim eve gelince”, “Gelelim … diğer malzemelere”, “Gelelim iki büyük eve”, “İki evin gençlerine gelince” türünden pek de ustalıklı olmayan cümlelerle hallediliyor. Üstelik, bitmek tükenmek bilmeyen bu ifadeler sonucunda, aslında ne yazar ne de okur bir yere “gelmiş” oluyor. Çünkü bize sunulan bu manzaranın son tahlilde kurguyu bir adım ileri taşımak, karakteri biraz daha derinleştirmek ya da üslubu renklendirmek gibi bir amacı yok.

Bu örgütsüzlüğün kitabın dizgisi tarafından da desteklendiğini görüyoruz. Gidişat sık sık paragraflar şeklinde değil de, geniş aralıklı bağımsız pasajlar şeklinde ilerleyen satırlarla bölünüyor. Yazar hayatının bir ayrıntısına geliyor, onu anlatıp başka birine geçiyor. Bir ara köye helikopter indiğini ve çocukların çok heyecanlandığını görüyoruz. Başka bir yerde TRT’de filanca programların çok sevildiğini öğreniyoruz. Gençlerin ördek avladığını anlatıyor yazar, daha sonra da filanca yerden geçerken karpuz tarlaları gördüğünü ve canının karpuz çektiğini, arabada olmasalar kırıp sulu sulu yiyeceğini ilan ediyor bize. Eh, afiyet olsun, ne diyelim.

Kitaptaki çoğu zenginliğin Evrim Alataş’ın üslubundan ziyade, çağın özgünlüğünden kaynaklandığı bir gerçek. Elbette Alataş’ın üslubunun kendine haslığı sık sık hissediliyor. Fakat baskın olan kanımca bu değil. Devrimcilerin banka kamulaştırmalarını, Nurhak dağlarında vurulmasını, çocuklarına Lenin, Stalin ve Fidel ismini koyan köylülerin maceralarını, kısacası çağın ruhunu, yandaş olduğunu hissettiğimiz biri anlatmaya başlayınca hemen kulak kesiliyoruz. Ama doğrusu bu kadar zengin bir malzemeden böylesine örgütsüz bir biyo-romanın çıkmış olması biraz esef verici. Üstelik kitapla ilgili sorunlar yalnızca bu türden biçimsel sorunlar da değil.

Gölgesi Deniz’e Düşmeyen Dağlar

Alataş’ın romanı, devrimci mücadele ve faşist gericilik ayrımını kendi kuşağının romancılarında pek rastlanmayan bir cesaretle ortaya koyuyor. Evet, devrim süreci bir iç savaş sürecidir ve bu aşamada iki sınıfın güçleri birbirine girer. Faşizmle devrimciler arasındaki kalın çizginin muğlâklaştırılması çabasına, “kardeş kardeşi vuruyordu”, “sol örgütler kullanılıyordu” edebiyatına karşı verilen her taviz, aslında hala devam etmekte olan devrimci mücadeleye nesnel olarak zarar vermek demektir. Ancak, Alataş’ın faşistler ve devrimciler arasına çektiği çizgiyi tavizsiz bir biçimde savunduğunu da söyleyemeyeceğiz. Kızıldere’den, Mahirlerin vurulmasından söz eden şu paragrafa bir bakalım:

Bir örgütün lideri ve üyeleri, bir başka örgütün liderlerini kurtarmak için kendi canını feda etmişti. Belki tam da bu sebepten, bu dönemin devrimci gençlerine duyulan sevgi ve hüzün, politik tartışmaların soğuğundan uzak, hesapsızdır. İşte tam da bu nedenle, o zamanları anlatırken net kavramlar kullanıyorum. Devrimciler diyorum. . . Şimdi siz başka bir zamanda, başka bir siyasi iklimde, kavramlar birbirine karışmışken, böyle “devrimci” kelimesinin tam olarak nereye düştüğünde takılıyor, şaşırıyorsunuzdur belki. Bu kadar yalın ifade mi olur diyorsunuzdur. Bu zamanlarda netti kavramlar. Solun ortası kenarı, kıyısı yoktu. Devrimciler kendi içlerinde çeşitli gruplara ayrılsalar da hepsi devrimciydi. Öyle kalacaklardı. (s. 117)

Alataş bu paragrafında 80 öncesi solunu inanılmaz bir biçimde idealize edip, onu olmadığı bir şeymiş gibi gösteriyor. 80 öncesine nostaljik bir duygusallıkla bağlı olan, ama halen tüm şiddetiyle devam eden mücadeleye omuz vermek istemeyenlerin sık kullandığı bir argüman çizgisini yeniden üretiyor. O zamanlar her şey çok güzeldir, soğuk politik tartışmalar yoktur, hesaplar yoktur, kavramlar birbirine karışmamıştır, herkes devrimcidir. Fakat şimdi öyle midir ya? Solun ortası, kenarı, kıyısı vardır, devrimci kim, devrim ne demek artık karışmıştır. Soğuk politik tartışmalar devrimcilere olan güveni sarsmıştır.

Oysa gerçek böyle değil. Öncelikle seksen öncesinde de reformist gruplar vardı. O zamanlar da “devrim için silahlı mücadele gerekir” diyenleri tasfiye edenler, devrimi işbirlikçilerden bekleyenler, sosyalizmi parlamenter yoldan inşa etmeye çalışanlarla devrimciler arasında sert polemikler ve ideolojik çatışmalar olurdu. İkincisi, bugün devrimcilerle devlet, emperyalizmle halklar arasındaki çelişki en sert biçimleriyle, fiziksel ve ideolojik saldırılarıyla hala devam ediyor. Ve hala bazı kimseler, reformist partilerin yanına kapağı atıp, onların kurulmasında rol alarak düzenle uzlaşıyor.

Peki, o halde Alataş’ın roman kahramanının bahsettiği o kavram karmaşası nereden doğuyor? Karmaşıklaşan devrimci mücadelenin kavramları mı, yoksa seksen sonrasında yoğunlaşan ideolojik saldırının bir sonucu olarak karışan kafalar mı söz konusu olan? Günümüzdeki devrimci mücadelenin üzerine bu türden bir şaibe kondurarak, acaba devletin sürekli olarak tepemizde tekrarladığı bir türküyü yeniden bestelemiş olmuyor muyuz?

Evrim Alataş’ın yukarıda alıntıladığımız ifadeleri, halka ve devrimcilere yönelik utangaç bir güvensizliğin, roman boyunca hissedilen bir umutsuzluğun ilanı gibi duruyor. Seksen öncesinin böylesine mutlaklaştırılması, romanın ismine de damgasını vurmuş: “Her dağın gölgesi Deniz’e düşer” diyor Alataş, yani dönemin siyasi hareketleri arasında hiçbir ayrım yapmaksızın, hepsinin Denizlerin yolundan yürüdüğünü söylüyor. Alataş’ın romanında dağ önemlidir. Orası bir direnişin başladığı ve bittiği yer, insanların ikinci kez doğdukları ve dünyayı değiştirmek uğruna en büyük fedakârlığı yaparak öldükleri bir yerdir. Nitekim romanımızın kahramanı Fidel’in başına gelecek olan da bu.

Ama göz ardı edilmemesi gereken bir şey var: Bazı dağlar isyana değil başeğmeye, düşmanla uzlaşmaya ve “barışmaya” da yataklık yapar. Ve böyle dağların gölgesi nihayetinde Denizlere değil, egemenlerin üzerine düşecektir.

Kaderin bir cilvesi, Evrim Alataş’ın romanının yayımlandığı sırada, oligarşinin “Kürt Açılımı” başlığı altında giriştiği tasfiye politikası, kimi aydınlara şaşırtıcı bir umut vermiş, onları heyecanlandırmıştı. Üstelik bazı “dağlar” da bu heyecanı paylaşıyor, Alataş’ı yalanlarcasına gölgesini devletin üzerine düşürmeye çalışıyordu.

Akan kanın bir an önce durması ortak temenni” diyordu Alataş da, Radikal İki’deki bir yazısında açılımdan bahsederken: “Hayırlara vesile olsun.” Devletle Kürt halkı arasında bir ortak temenni bulma hevesiyle, tasfiye planından kimi hayırlar beklemek konusunda acele etmişti yazar. Alataş bir yandan şüpheciliği nedeniyle seksen sonrası mücadeleye net bir şekilde “devrimci” diyemezken, nasıl olmuştu da Kürt halkının kurtuluşu konusunda, devlete yönelik çekingen de olsa bir umut besleyebiliyordu? Sola yönelik şüphesinin birazını neden devlete ayırmamıştı da, ona tavsiyeler verir olmuştu?

Nitekim, bir süre sonra “Ne yalan söyleyeyim, umutluydum” diye başlayan bir yazı yazacaktı Alataş. Onun kendine has üslubuyla yüzümüzde geniş bir gülümseme uyandırmayı başardığı bir pişmanlık denebilir. Oysa, bir kısmı Alataş’ın romanında özetlenen 40 yıllık mücadele tarihimizden ilk çıkması gereken sonuç, düşmanla uzlaşmanın mümkün olmadığı sonucu değil miydi? Ezene el uzatılır mı?

Örgütleyici ilke diye başladık yazıya, bitirirken de onu vurgulayalım. Karşımızda ne istediğini ve buna hangi amaçlarla ulaşacağını bilen, örgütlü bir ejderha var ve bizim kanımızla besleniyor. Roman yazarken de, slogan atarken de akıldan çıkmaması gereken, bu ejderhaya karşı insanlarımızın nasıl bir araya getirileceğidir. Bu ejderhanın nasıl yeryüzünden silineceğidir.

Akan kanın durması” için, kan içicilerin mezara girmesi gerek. Bizim sanatımızın ve mücadelemizin örgütleyici ilkesi neden bu olmasın?

Atıflar

David Edgar. “Making a Drama”. The Guardian. 11 Haziran 2009.
Evrim Alataş. “Biz Bir Süre Dost Kalalım”. Radikal İki.  6 Eylül 2009.
Evrim Alataş. “Silahlar koşulsuz susar mı?”. Radikal İki. 24 Mayıs 2009.
Evrim Alataş. Her dağın gölgesi Deniz’e düşer. İletişim, 2009.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s