Yeni Kölelik Yasası ve Taşeronlaştırma

26 Haziran 2009 gecesi apar topar meclisten geçirilen 5920 sayılı çalışma yasası, 2 Temmuz’da Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. İktidarın halka karşı sürdürdüğü kesintisiz savaşında bu yasa önemlidir.

5920 sayılı Kölelik Yasası hiç de yeni olmayan bir durumun, taşeronlaştırmanın başka bir versiyonunun resmileşmiş halidir. Taşeronlaştırma, kapitalistin en düşük maliyetle işçi çalıştırmak amacıyla onun sigorta, örgütlenme ve iş güvencesi gibi haklarını elinden almak için kullandığı bir model. Türkiye’de 1980’lerden beri gündeme gelmekteydi, son yıllarda ise temel üretim modellerinden biri oldu. Bunun emperyalizm tarafından temel model olarak sunulması, 1970’lerdeki petrol krizinin ardından gündeme geldi, 1980’lerdeki neoliberal dalga ve 1990’larda Doğu Bloku’nun çöküşüyle taşeronlaştırma üretim ilişkilerindeki temel motif olarak benimsendi.

Taşeronlaşmanın işçi mücadelesindeki etkilerini görebilmek için, taşeronlaştırmadan önceki hakim ilişkiye de bakmak yararlı olabilir. Bundan önce işçi fabrikaya alınırken, bir iş sözleşmesi imzalıyordu. Burada taraflar kapitalist ve işçi olarak belirleniyor, kapitalist işçiye karşı belli başlı bazı sorumlulukları yerine getirmeyi taahhüt ediyordu. İşçi sendikaları taraflar arasında işçinin aleyhine olan bir durum olduğunda müdahil oluyor, işçinin ekonomik haklarını savunmak için toplu sözleşmeden greve ve mitinglere kadar pek çok müdahale yapabiliyordu. Elbette bu sistem de ideal olmaktan uzak, işçi sömürüsünü ortadan kaldırmadığı gibi, Türkiye’de de işçilerin hak ihlallerinin önüne geçememiş bir sistemdi. Fakat bu haliyle bile kapitalistlerin işini zorlaştırıyordu.

İşçi ve kapitalist arasındaki ilişkide, kapitalistin sigorta, iş güvencesi ve güvenliği gibi tüm sorumlulukları işçi maliyetlerini arttırır. İşçi maliyetlerinin artması ise, kapitalistin diğer kapitalistler karşısındaki rekabet gücünü azaltarak, onu uzun vadede batmaya sürükler. Her şeyden önce, kapitalizmde hangi ürünün ne kadar satılacağını ve sistemin ne zaman krize gireceğini kestirmek zordur. Bir kriz gerçekleştiğinde, kapitalist işçi sayısını azaltamazsa, kârından zarar etmeye başlar ve diğer rakipleri karşısında güç kaybeder. Oysa eski modelde, işveren işçi çıkartmak istediğinde, sendikalar işverenin yolundaki bir pürüzdü. Dahası, işçiye yapılacak her sigorta, onun maliyetini arttırır. İşçiye ödenen maaşın yanında, patron bir de sigorta primi ödemek durumundadır. O halde, bir şekilde sigorta yapmamayı başaran işveren, artı-değer sömürüsünü daha fazla yapabilir, rakipleri karşısında üstün olabilir.

1970’lerdeki küresel kriz vurduğunda, emperyalistlerin kafasında üç temel kaygı vardı artık: (1) Üretim öyle düzenlenmeliydi ki, herhangi bir kriz durumunda tekelci sermaye derhal üretimi durdurabilsin ve işçi çıkarmak onun için bir sorun olmasın. Üretilen mallara yönelik herhangi bir talep geldiğinde, derhal üretim başlayabilsin. Kapitalizm bu sayede aşırı üretim krizi olarak adlandırdığımız, bir sürü malın üretildiği ama hiçbir alıcısının olmadığı kriz durumlarını aşmayı, talebi olmayan malı üretmemeyi planlıyordu. (2) İşçi örgütlenmelerinin altı öyle oyulmalıydı ki, sermayeden gelen saldırılar karşısında emekçiler tek vücut olup mücadele edemesinler. (3) İşçi maliyetleri en aza çekilmeliydi: işçilere lojman vermek, onları sigortalamak, iş güvenliği ve eğitim gibi konularda fazladan harcamalara tahammül yoktu.

Taşeronlaştırma fikri, işte bu koşullarda ortaya atıldı ve en yoğun biçimde 1980 sonrasındaki azgın saldırı dalgasıyla uygulamaya konuldu. Artık çoğu tekelci sermaye, işçi alışverişleriyle bizzat ilgilenmiyor. Bunun yerine üretim araçlarını, makineleri ve işçileri bir araya getiren, söz konusu tekelci firmalar için üretim yapan taşeronlar ortaya çıktı. Tekelci şirket, bu taşeron firmalara ancak ihtiyacı olduğunda sipariş veriyor, ihtiyacı kalmadığında, istenen standartlar yakalanmadığında ya da maliyetleri yüksek bulduğunda bir taşeronu bırakıp diğerine geçebiliyor.

Bu durum taşeronlar arasında da bir rekabeti başlattı. Artık hepsi kendi maliyetlerini aşağı çekmek için işçileri en az maaşla, en yoğun çalışma temposu altında uzun süreler çalışmak mecburiyetinde bıraktılar. Kapitalist, bir işçinin maaşını sabit tutup, onu 2 saat daha fazla çalıştırırsa, sömürü oranını arttırmış olur. Yani işçi, kazandığı para aynı olmasına rağmen, daha fazla şey üreterek kapitaliste daha fazla kazandırır. Bu da onun daha çok yorulması, daha fazla üretmesine rağmen daha az kazanması anlamına gelir.

Yükselen işsizliği de arkasına alan taşeronlar, işçinin maliyetini düşürmek için vahşi bir politika izliyorlar. Örneğin taşeron firmanın üretim yerindeki herhangi bir sendikalaşma faaliyeti, derhal sendikalaşmaya çalışan işçilerin işten atılmasıyla engelleniyor. Nasılsa çok sayıda işsiz var! İşçiler örgütsüz oldukları müddetçe onların iş güvenliğinin sorun edilmesine gerek yok, iş cinayetine kurban giden işçinin yerine yenisi alınır. Sigorta ve iş güvencesi ise bu koşullarda mevzubahis bile değil artık. İşçinin tuvalete gitmesi ya da iş sırasında işçilerin konuşması nedeniyle düşen kârı bile hesapladıkları bir noktadayız artık. Bu ücretli kölelik sistemidir.

İşte AKP tarafından hazırlanan ve 2 Temmuz’da onaylanan 5920 sayılı yasa, bu bahsettiğimiz taşeronlaşmanın daha ötesine taşınmış ve tam olarak yasal çerçeveye oturtulmuş hali. “Özel İstihdam Büroları” adı altında örgütlenen aracılar, her sektöre hizmet verebilecek, işçi kiralayabilecek ve bu işçilerin sırtından para kazanabilecek artık. Bu sayede kapitalist, otomobil kiralar gibi işçi kiralayabilecek ve artık ihtiyacı kalmadığında, hiçbir yükümlülüğü olmaksızın onu kovabilecek. Taşeron modelinde kapitalist taşerondan ürün veya hizmet elde etmekte, bu modelde ise artık emek gücünü hiçbir sorumluluk üstlenmeden bizzat kendisi çekebilecek. Tabii bu taşeronluk sisteminin tarihe karışacağı anlamına gelmiyor. Burjuvazi tüm modelleri çıkarına uygun düşen biçimleriyle kullanmaya devam edecektir.

Bu kanunun sorumlusu bizzat AKP iktidarı ve onun hizmet ettiği tekelci sermayedir. Kanunun hazırlanmasında parmağı olan iki işadamı ve AKP milletvekili Mustafa Elitaş ve İlhan Evcin, bunu Türkiye İşveren Sendikası’nın 3 Kasım 2008 tarihli raporundaki talebine dayanarak yapmışlardır.[*] İşçilere daha uzun çalışma saatleri, sigortasızlık, sendikasızlık, kısacası sefalet getirecek olan bu kanun, AKP’li işadamlarının, OYAK-TSK’nın ve TÜSİAD’ın başını çektiği oligarşinin göbeğinin şişirilmesinden başka hiçbir işe yaramayacak. Patronlar daha fazla sayıda işçiyi, daha ağır koşullarda ve hiçbir iş güvencesi olmadan çalıştıracak artık. Patronlar ve onların devleti giderek daha vahşi, giderek daha pervasız saldırıyor. Bu nokta artık reformizmin, liberal tarafsız devlet teorilerinin çöktüğü ve halka karşı mücadelenin sendika baskınlarından tutun da devrimcilere yönelik işkencelere, sokak ortasında vurulan çocuklara kadar uzandığı bir sürecin köşe taşlarından birisidir. Bu durum bir gerçeği tekrar ortaya koyuyor: Devrimcilerin ve halkın da aynı şiddette iktidara ve sermayeye yüklenmesinin, savaşçı bir biçimde örgütlenmesinin kaçınılmaz olduğu artık ortadadır.

Aksi takdirde, bizi bekleyen gelecek “Özel İstihdam Büroları”nın kapısında koyun gibi bekleştiğimiz, hasta olmaya bile korktuğumuz, işten atılma stresiyle yaşadığımız, çocuklarımızı okula gönderemediğimiz kasvetli bir gelecektir. Örgütlenirsek, bize bunları yapmaya kimsenin gücü olmaz.


* Aziz Çelik, İşçi Satışı da Yasalaştı.

Bu gerici kanunun tam metni için buraya tıklayınız. Şu bölüm oldukça anlamlı: “Devredilen
işyerinde grev ve lokavt olması ve özel istihdam bürosunun işçiyi bu süre
içerisinde başka bir işyerinde istihdam edememesi halinde, özel istihdam bürosu
işçinin asgari ücretten az olmamak üzere sözleşmede belirtilen ücretinin
yarısını ödemek zorundadır.” İşçinin çalıştığı yerde grev olması halinde, işçi yarı maaş alacak. Bu kanun  işçiye grev hakkını vermediği gibi, onu grev kırıcılık yapmaya teşvik edecek bir biçimde hazırlanmıştır.
Advertisements

2 thoughts on “Yeni Kölelik Yasası ve Taşeronlaştırma

  1. şu yazıya hiç yorum gelmemesi,bu günlerin daha iyi günlerimiz olduğunun da göstergesidir.pes.bodrumda sahilde yatan iğrenç bi patron karısıyla ilgili olsaydı bu haber herhalde onlarca yorum gelirdi.4 tarafımızdan kuşatıldık.akp istediği düzeni kurdu kuracak,şerefsiz medya onun yardakçısı.halkı sonuna kadar uyutuyor.halk desen inanılmaz bir bilinçsizlikle bu adamların peşinde.bir toplum kendi düşmanını tanızmazmı ya.bu durumda kim gelecek,ne olacak da bu sistem değişecek.çok umutsuzum.

  2. e. says:

    Merhabalar,

    Bir de ters tarafından bakın. Bu yazıya bir yorum yazmış olmanız, sizin ve benim gibi insanların var olduğuna işaret. Biz de anamızın karnından böyle herşeyin farkında doğmadık, zamanla öğrendik. Halk da öğrenebilir.

    Öncelikle yorumunuz için teşekkürler.
    Sonra da umutsuzluğuna yönelik bir eleştiri: İktidarın tüm saldırıları, bizi umutsuz kılmak, umutsuz olmayanlarımızı ve uğraşanlarımızı susturmak içindir. Bu nedenle, umutsuzluğumuz daha yenilgiyi baştan kabullenmek demek. Oysa bir bakın, Türkiye hiç de sakin değil. Umutlu bir göz, kuru toprağın içindeki tohumu farkeder. Umutsuzluk ise gözümüzü bağlar ve bizi çaresiz olduğumuza inandırır.

    Önerim kimsenin gelip bizi kurtarmasını beklememektir. Kimse gelmeyecek. Tarihin her anında olduğu gibi, kendimizi bizler kurtaracağız. Kaderimizin sımsıkı bağlı olduğu diğer insanlarla omuz omuza, ekmek ve adalet için çarpışa çarpışa.

    Umutlu kalın.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s