Göçmen Sorununa Derridacı Çözüm: Getto Şehirler

Akademide bir isim ünlenmeye başladığı zaman, o kişinin şöhreti yavaş yavaş bilgisini aşmaya başlar. “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” misali, çoğu kez ünlü bir felsefecinin şu ya da bu teorisi sebebiyle “ilerici” hatta zaman zaman “devrimci” olduğunu öğreniriz. Bu felsefeci artık sosyoloji ya da siyaset alanında da söz sahibi görülebilir; çünkü ilerici felsefesini buraya da uyguladığında alınacak sonuç da ilerici olmak durumundadır. Söz gelimi dil felsefesi alanında “devrimler” yapmış birisinin, göçmen sorunu konusunda gerici olması söz konusu bile olamaz değil mi?

Bu tür yanılgıların aşılması, söz konusu akademik yıldızların felsefesinin materyalist eleştirisiyle mümkün. Ama başka bir yöntem daha var: Bu düşünürlerin güncel siyasete ya da mevcut sınıfsal ilişkilere dair çıkarımlarını, önerilerini incelersek, sözde ilerici maskelerini düşürmek kolaylaşıyor. Onlar bu çıkarımları yaparken, felsefelerini bir yana, iktidara sundukları desteği bir yana koymuyorlar. Fikirleriyle tutarlılık içinde davranarak, felsefelerindeki idealizmin güncel siyaset alanındaki görüşlerini de etkilemesine izin veriyorlar. Bu yazıda incelenecek Derrida vakasında ise, beni şaşırtan şey, kendisinin birazdan göreceğimiz ayrımcı ve ütopyacı gericiliği değil, Derrida hakkındaki efsaneler ile hakikat arasındaki uçurum oldu. Besbelli ki, Derrida’nın fikirleri gerçekle sınandığında ideolojisindeki gericilik çiçekleniveriyordu.

Başlarken şunu belirtelim. İdealizm asla sadece idealizm değildir. İdealizmin bazı siyasal içerimleri vardır ve bunlar mantıksal sonucuna kadar götürüldüğünde anlaşılır ki, emperyalist dönemde idealizm faşizmin felsefi temelini teşkil etmektedir. İdealizmin zehirli etkileri kişi sadece felsefe alanından söz söylerken o kadar da belirgin olmayabilir. Fakat gerçek yaşam böyle değildir, olgular ve ilişkiler kendilerini küçük-burjuva aydına dayatır ve onu bazı sosyo-politik, sınıfsal çıkarımlar yapmaya zorlar. Sonuç ne mi olur? Balık sudan çıkıp bize toprağın faziletleri üzerine nutuk çekmeye başlar.

Bizler emperyalizmin tüm ilişkilere dek genişlediği sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Fakat küçük-burjuvanın idealist filozofları kendilerini burjuva ideolojisinin dışında düşünen insanlar olarak görürken, bir yandan da bu ideolojinin ne zaman içine düştüklerini ve ne zaman onun dışında kaldıklarını anlayacak araçlara sahip değillerdir. Böylece bir yazısında eşitlikten ya da anti-dogmatizmden bahsederken, bir diğer yazısında polis yanlısı, kapitalizm yanlısı bir devleti savunmak, yani burjuva siyaseti yapmak onlar için sıradan bir durumdur. Sınıf mücadelesine kayda değer bir katkı yapmamak ya da gericileşmek küçük-burjuva felsefecinin mütevazı kaderidir. Derrida da aynı kaderi yaşadı.

Getto Felsefesi

Derrida’nın “Kozmopolitanizme Dair” adlı metni, güncel sorunlarla karşılaştıklarında, yani felsefelerini pratiğe uygulama zamanı geldiğinde bu küçük-burjuva düşünürlerin nasıl takılıp düştüklerini gösterir bir metindir. Yazarın 1996 yılında Uluslararası Yazarlar Parlementosu’nda yaptığı bir konuşma olan bu metin, Avrupa’ya göç eden mültecilere nasıl daha iyi bir yaşantı sunulabileceğine ilişkin kimi önerilerden ve bol miktarda lafazanlıktan oluşmaktadır.

Derrida’ya göre Avrupa’ya göç eden mülteciler için “Mülteci Şehirleri” denilen şehirler inşa edilmelidir. Tüm göçmenler, mülteciler ve sürgünler, Avrupa kentlerindeki “suçu” engellemek için buraya toplanmalıdırlar. Özetle Derrida getto şehirler inşa etmek istemektedir. Bunun ne anlama geldiğini daha sonra inceleyeceğiz ama önce Derrida’nın düşünce çizgisini bir ele alalım.

Besbelli ki Derrida’nın aklında devletten özerk, ama birbirleriyle dayanışma içinde olan bazı şehirlerin inşa edilmesi fikri vardır. Buna ilişkin elbette somut ekonomi politik çözümleri yoktur; Derrida yalnızca “misafirperverlik” ve “kozmopolitanizm” gibi metafizik kavramlara dayalı kimi müphem sorular sorar. Bu “mülteci şehirlerinin” inşa edilmesinin mümkün olup olmadığını, sözde tarihsel bir yaklaşımla mercek altına alır.

Derrida’ya göre dünyada pek çok isimsiz şiddet kurbanı, sansür kurbanı ve terör kurbanı vardır. Derrida bu tespiti sonuna kadar götürmüş olsaydı, bunun asıl nedeninin emperyalizm olduğunu söyler, tekelci sermayenin emek sömürüsüne karşı çıkan tüm ilerici siyasi örgütlenmeleri ve halkları katliamlarla, savaşlarla nasıl bastırdığını anlatırdı. Ama o bunu yapmıyor, yazısında devletlerin şiddeti önlemek için yeterli önlem almadığından ve barışı sürdürmek için gayret etmediklerinden yakınıyor. Dünyamızın bu halinin baş sorumlusu olan emperyalist devletler, Derrida’ya göre yalnızca ihmalkâr davranıyor ve barışa gereken önemi vermiyorlar. Devleti böyle tarafsız bir aygıtmış gibi göstermek, küçük-burjuva aydının ona yanaşmadan bir önceki hamlesidir. Sonra da şöyle diyor Derrida: “Bugün devlete değil de şehre yöneldiysek, bunun nedeni bize devletin şehir için yeni bir imge oluşturabileceği umudunu vermesidir.” (s. 6)

Derrida bu türden bir umudu kimden, ne zaman aldığını yazısında söylemiyor ama biz biliyoruz: Derrida’nın “tarafsız devlet” hayali, sonunda emperyalist devletlerin ezilen halklar için bir kurtarıcı olarak görülmesine varmıştır. Ve yine Derrida’nın kafasında ekonomi politiğe dair pek az şey olduğu için, emperyalizmin böyle sarıp sarmaladığı bir dünyada neden kendisinden özerk ve ezilenlere kurtuluş umudu sağlayabilecek şehirler yaratmak isteyeceği sorusuna cevap bile verememektedir.

Aslında yazısında kimi zaman materyalist çözümlemelere de meylediyor Derrida. Örneğin azınlıkların, göçmenlerin ve mültecilerin Avrupa’da eskisinden daha kötü koşullarda yaşadığını ileri sürüyor ve bunun nedenini onların emek gücüne duyulan ihtiyacın azalmasına bağlıyor. Fransa’daki süreci kısaca özetleyen yazardan, geçmişte Fransa’nın göçmenlere karşı çok açık davrandığını, çünkü onların emek gücüne ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz. Artık diyor, Fransa göçmenlik kontrolünü sıkı tutmaktadır, çünkü legal göçmenlere ihtiyacı kalmamıştır. “Ekonomik ve politik olan arasındaki bu ayrım … hakikaten ikiyüzlüdür” (s. 12) diyor, ekonominin göçmen politikasını nasıl belirlediğine dikkat çekerek. Ama dikkatli olalım, acaba Derrida’nın kendisi bu ikiyüzlü ayrıma başvurmuyor mu? Görelim.

Birkaç paragraf sonra, Derrida Avrupa devletlerinin illegal göçü engellemek için polis güçlerine verdiği aşırı yetkilerden yakınıyor. Avrupa’nın sınırları yok etme demagojisinin diğer taraftan sınırları kalınlaştırdığına dikkat çekiyor. Göçmenlere karşı uygulanan bu zalim kontrolün en önde gelen aktörlerinin polis güçleri olduğunu söyleyen Derrida’nın yaklaşımı bir an bize çok eleştirel gelebilirse de, Derrida hemen sözü değiştiriyor, söylediklerini geri alıyor:

Elbette şunu anlamak gerek, biz burada polisin işlevine dair adil olmayan ya da ütopyacı bir şüphe geliştirmek hevesinde değiliz, hele ki onların yetkisi içine düşen suçlarla olan mücadelesinden (mesela terörizm, uyuşturucu trafiği ya da her türden mafyanın faaliyetleri) şüphe etmiyoruz. Biz yalnızca polis yetkisinin sınırlarını ve bu yetkinin koşullarını, özellikle de yabancılar işin içine dâhil olduğunda sorguluyoruz. (s. 14)

Pek yapıbozumcu değil, öyle değil mi? Politika ve ekonomi arasındaki ayrımın ikiyüzlülüğünden bahsederken, Derrida halkların haklı mücadelesinin “terörizm” olarak damgalanmasına destek sunuyor ve emperyalizmin savaşına destek veriyor. Oysa ki terörizm bizzat emperyalist ülkelerin polisi ve ordusu tarafından uygulanmaktadır ve kelimenin kendisi zaten her türden emperyalist baskıyı meşrulaştırmak için SSCB’nin çöküşünden sonra halk mücadelelerine yönelik olarak tedavüle sokulmuştur. Uyuşturucu ticaretinin kendisi emperyalizm tarafından desteklenmektedir ve polis güçlerince güvence altına alınmıştır.

Acaba kendisine polis güçlerinin dünyanın en büyük mafyası olduğunu söyleyen çıkmış mıdır? Derrida polisin siyasi saldırganlığını besleyen şeyin, kapitalist ekonomi olduğunu neden görmek istemiyor?
 Ve nihayet göçmenleri, mültecileri ve sürgünleri polis güçlerinin eline teslim eden felsefecimiz, bir politika önerisi sunuyor bize:

Belirli siyasi yetkililerin katı kontrolü ve düzenlemesi altında, polisin yasal güçlerini ve kapsamını sınırlandırmak, onlara yalnızca idari bir görev vermek gereklidir. Bu siyasi yetkililerse, insan haklarının ve daha geniş anlamıyla sığınma hakkının gözetildiğini kontrol edeceklerdir. (s. 15)

Buradan, Avrupa’nın tüm ezilen göçmenleri ve azınlıkları adına merhum Mösyö Derrida’ya şükranlarımı sunuyorum. Bizler eminiz ki kendisinin “belirli siyasi yetkililerin katı kontrolü ve düzenlemesi altında” uygulanacak planı sorunsuz işleyecektir. Çünkü o “belirli siyasi yetkililerin”, ucuz ve itaatkar emek gücü arayan tekelci sermayeyle hiçbir alıp vereceği ne gelecekte ne şimdi, olmayacaktır. Zaten Avrupa’nın Avrupalılara ait olduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamıştık.
Bakalım şimdiye kadar neler öğrendik?

  1. Mösyö Derrida siyasi ve ekonomik baskının tüm mağdurlarını bir araya toplayacak mülteci şehirleri önermektedir
  2. Polis güçleri terörizmi ve diğer kötülükleri önlemeye yardımcı oldukları için faydalıdırlar, ama yetkileri sınırlandırılsa ne iyi olur!

Düşünürün bu önerdikleri filozofça değil, çocukça. Tüm Avrupa ülkelerindeki siyasi ve ekonomik baskıları sona erdirmek için fikir üretmek ve çabalamak yerine, bu tür getto şehirlerin oluşturulmasını önermek demek, evvela Avrupa’daki sorunların göçmenlerden kaynaklandığını iddia etmek anlamına geliyor.

Demek ki bu insanlar beyaz adamın şehirlerinden uzakta tutulursa, sorunların biteceğini düşünüyor bizim felsefeci. Egemen ırkçı anlayışa gizli bir destek. Terörün ve suçların önlenmesi için emperyalist düzene karşı, polis devletlerine karşı mücadele edilmesi gerekir; getto şehirler kurma planınınsa insanca bir yaşam arayışıyla hiç ilgisi yok.

Bir ikinci nokta, bu şehirlerin kimlere dayanarak kurulacağı noktası. Derrida bunun için yine baskının ve sömürünün sahiplerinden yardım istiyor. Çünkü başkaca bir ufka, mücadeleyle kazanılan hak anlayışına sahip değil. Bu şehirleri yönetecek “siyasi yetkililer” de, bu şehirlerde hakim olacak polisler de egemenler tarafından sağlanacaktır. O zaten polisin sınıfsal kimliğini sorgulamaz. Derrida’nın kafasında, bu şehirlerin kendi kendini yönetmesi ihtimali dahi yoktur. Bunların yine beyaz adam tarafından, “insan haklarına ve sığınma hakkına” saygı çerçevesinde yönetilmesini öngörür.
Elbette bu pespaye öneri ve fikirler, Derrida’nın genel felsefesinin idealist kökenleriyle bağlantı içinde. Bir insanın düşünce dünyasının böylesine bölünmüş olması mümkün olabilir mi? Her ne kadar gündelik yaşam ve siyasetle temas etmediğinde parlak ve yenilikçi gibi görünse de, aslında ilk fırsatta egemen sınıfın yanına savrulan, tutarsız bir düşünce sistemidir bu.

Bu, ezilenleri kurtarmak şöyle dursun, onları daha sistematik, daha yalnızlaştırıcı ve yalıtıcı bir tutsaklığın içine iteceği besbelli bir ayrımcılığın felsefesidir.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s