Vatandaşa Bir Fırça da Tiyatrocudan: Deliler Boşandı

2007’de seçim fırtınasının kaldırdığı toz bulutu yatışınca, ilginç bir sosyal tip peyda oldu. Gördüğü seçim manzarasından çok rahatsız olan bu sorumluluk sahibi ulusalcı tip, ulu önderiyle ters düşme pahasına, Türk milletinin o kadar da zeki olmadığından dem vurmaya başladı. Hatta bazısı, bunu yüzdelik dilimlerle gösterip, halkı “bir yerini kaşıyan adam” tipleriyle aşağılamaya kadar vardırdı. Ee, ulusalcı tekdiri dinlemeyen halkın hakkı, 1 Mayıs meydanlarında neoliberal bir kötektir ne de olsa, azizim. Böylece tüm sorumluluklardan arındılar, sanki oylar ‘şeriatçı’ neoliberallere değil de, ‘laik’ neoliberallere verilseydi sonuç farklı olacaktı. Bu körlük içinde bir cesaretlendiler ki sormayın. İktidardakiler hem sırtımızdan sopayı eksik etmeyip, hem de karnımızdaki sıpa sayısını tayine çalışırken (üçte karar kılındı), ulusalcılar da, “Sizin yüzünüzden aptallar!” diye ağlaşıyorlardı.

Bu tavrı sığ köşe yazarlarında o kadar ciddiye almaya gerek yok. Ama iş, tiyatro sahnelerine dek taşan bir pervasızlıkla ve özeleştiriden yoksun bir tavırla halka yüklenmeye gelince bir durup düşünmek gerek. Bu tavrınız türdeşiniz bir ulusalcıya pek çekici gelebilir, sanatsal arenada da “Seyirciye sanatçı tokadı!!!” diye takdir toplayabilirsiniz ama, yeryüzünün yegane üretici ve değiştirici gücü olan emekçiler terk ediverir sizin saflarınızı, yalnızlaşırsınız. O piyano virtüözünün deyişiyle “azınlıkta kalırsınız”. Tabii bunun da romantik bir hazzı olsa gerek.

Ankara’daki Ekin Tiyatrosu’nun Deliler Boşandı adlı oyununu izleyince, bu 28 Şubat travmasının, yani toplumdaki çelişkiyi ulusalcı laiklerle şeriatçılar arasında görme hastalığının, 2007 Genel Seçimleriyle birlikte ne kadar derinleştiğini fark ettim sanat camiasında. Aziz Nesin’in aynı adlı öyküsünden günümüze uyarlanan oyunda, AKP seçmeninin (ki biz onlara ‘halk’ diyoruz, izninizle azizim) bir tek sıra dayağından geçirilmediği kalıyor. Tüm bu saldırganlığın ardında, ulusalcının acıklı yalnızlığını sezmek de olası. Ki biliyorsunuz, en son “biz kaç kişiyiz?” diyerek nüfus sayımına çıkmışlardı.

Oyunun konusu kısaca şöyle: Bir grup deli (ki bunlar o bahsettiğimiz ‘azınlık’ oluyorlar) akıl hastanesinden kaçarak toplumun içine karışıyorlar. Maksatları ise onları deli diyerek içeri tıkan toplumun, kendini akıllı sayması için hiçbir neden olmadığını göstermek. Neden sonuç ilişkisiyle değil de, tematik bir birlik gözetilerek ufak skeçler halinde kurgulanmış olan oyunda, kadraj geniş tutularak Tuzla Tersaneler Bölgesi’nden polis karakollarına, sokak aralarından ve parklardan akıl hastanelerine varan bir manzara izleyiciye sunuluyor. Tabii oyunun yapısal bir sorun taşıdığını söylemek gerek; “hastaneden kaçan deliler” motifini seçmiş ve vurgulamışsanız, bunu oyuna tutarlı bir şekilde yaymanız gerekiyor. Ne var ki Ekin Tiyatrosu’nun oyununda, mesela Tersaneler Bölgesi’nin ziyaret edildiği bölümde deli motifinin burasıyla nasıl ilişkilendirildiğine ilişkin hiçbir ipucu yok.

Ancak asıl ve daha önemli sorunu, oyunun siyaseten durduğu yer teşkil ediyor. Türkiye’deki sömürü düzeninin en önemli ayaklarından birini oluşturan AKP’ye yönelik eleştiri bombardımanı, birdenbire ‘sivil halkı’ da hedef almaya başlıyor. Örneğin oyunun bir sahnesinde Tersaneler Bölgesi’ndeki sömürü düzeninin baş sekreterlerinden birinin habis, melun bir ‘türbanlı‘ olduğunu görüyoruz, azizim. İşlerin başında döpiyes giymiş bir cumhuriyet kadını olsaydı ölümler azalır mıydı? sorusu geliyor dilimizin ucuna. İşin aslı, TBMM’deki milletvekillerinin, ister AKP’li olsunlar, ister CHP’li, pek çoğunun tersaneler bölgesinde hisse sahibi olduğudur.

Yine bir başka vahim sahnede, gündelik dertlerden şikâyet eden apolitik bir halk grubunun konuşmalarına tanık oluyoruz. Tuttuğu futbol takımından, sevgilisinden, oturma grubundan ve müdüründen şikâyet eden insanlar bunlar. Sonra birden bire, %40’lık dilime mensup akıllı delilerimizden birisi, sahnenin ortasına fırlayıp %60’lık dilime mensup bu cahil, bu gafil ayaktakımına dersini veriyor. Bütün kendini bilmezlerin azarlanıp paylandığı bu bölümün sonunda, vatan hainleri sahnenin solundan kulise dökülüyorlar. Kemalist aydın mutlu; seyirciler arasında “bravo!” diyerek alkış tutanlar var.

Yönetmenliğini Faruk Güvenç’in yaptığı oyunun teknik anlamda göze batan bir sorunu yok. Işık yeterli ve görevini yerine getirecek bir şekilde düzenlenmiş. Hareketli dekor sayesinde oyuncular istenilen mekânı çarçabuk oluşturabiliyor. Oyunculuk ise dalgalı bir seyir izliyor. Kimi sahnelerde bazı oyuncuların rollerinin altından kalkamaması söz konusu, bazı sahnelerde ise oyunculuk seyirciyi alıp götürüyor. Özellikle Bülent Yıldıran’ın oyunculuğu neredeyse tüm oyunu sırtlayıp götürmüş diyebiliriz. Semih Çelenk’in düzenlediği metin, izleyiciyi eğlendiren bir tempoda, zorlanmaksızın akıp geçiyor. Ancak orijinal fikirler, seyirciyi etkileyen buluşlar da pek fazla değil.

Deliler Boşandı, Ankara’da Ekin Tiyatrosu’nda Ekim ayı boyunca Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri tiyatroseverleri bekliyor. Daha sonra da Kasım boyunca Denizli, Urfa, Aydın, İzmir diyerek Egeyi dolaşacaklarmış.

Kapıda türban kontrolü yapmıyorlardır diye umuyorum.

Advertisements