Kötü Sanatın Düşündürdükleri: Kırmızı Ev

Kan kusturdular sanatçılara. Parmakları kırılanlar oldu, hapislerde çürüyenler vardı. Sürgün de edildiler, darağaçlarına da çekildiler, kurşun da yediler ciğerlerine. Bazılarının hayatları bile, sanatları gibi bayraklaştı.
Sus payı verdiler sanatçılara. Burjuva salonlarının palyaçosu olanlar vardı, sanatını afyon yapanlar, katillere övgüler düzenler. Sesini çıkarmaya korkanlar, hazin günlerde hiçbir şey olmamış gibi mutlu türküler söylediler; durum o kadar da kötü değil herhalde diye düşündük, yanıldık. Bizi yanılttılar. Fabrikalarda yananları, karakollarda ölenleri, dergi satarken vurulanları sanatlarına almadılar, sandılar ki ölüm orucu onları ilgilendirmez ve sınır ötesi operasyonlardan bahsetmek hiç sanatsal olmaz… Kelebek ömürlü sanatları boyunlarında bir yaftadır.
Sanatı ulvi bir uğraş, sanat eserini ilahi bir nesne ve sanatçıyı bir peygamber olarak gören düşünce yaşamaya devam ediyor. Burjuva sanatı, çok dünyevi peygamberler yaratıyor artık. Onların ellerinde sanat hakikatten ne kadar kaçarsa o kadar yüksek Sanat oluyor; üretildiği toprağa bir cemre gibi düşünce değil, filozofun sofrasında bir meze, plaza insanının yakasında bir broş, devlet büyüğünün masasında dansöz oldukça sanatın sanatlığı çıkıyor meydana.
Sanat bir memuriyet olarak değil, dünyayı değiştirmenin inancıyla, içeriği hünere tabi kılarak değil, onu hünerle taçlandırarak yapıldığında, ezenlerin karanlığının korktuğu bir ışık, bu karanlığı yıkacak bir silah olduğunda ancak o asi ruhuna kavuşmaz mı? Sanat isyancı değil uzlaşmacı hatta umursamaz oldukça egemenlerin elinde bir oyuncağa döner. Eğer yardım çığlıklarını müziğin gürültüsüyle bastırmaya kalkarsanız, sanatınızı itham edenlere verecek ne cevap bulacaksınız? Emeğin imkânlarını emekten yana kullanmak, sanatçının ahlakındandır.

Sanat yaptıklarını söyleyenler ne zamandır aslında oyuncak üretmeye başlamışlardı ama, yine de bu ülkenin koşullarında apolitik oyuncaklar aslında göründüğü kadar apolitik değiller.

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin (ADOB) yeni apolitik oyuncağı Kırmızı Ev adlı müzikal, işte bu afyona, bu umursamazlığa dizlerine kadar gömülmüş bir halde; içerik bir yana, biçimsel anlamda da o kadar özensiz ki buna müzikal demek ne kadar yerinde olur, meçhul. İzlediğimiz bir tür kendine has varyete olmaktan öteye gidememiş bir yıkıntıydı. Bu özensizlik bir eleştiriyi bile hak etmiyor belki, emin olamadım.

Nasıllar ve Nedenleri

Kırmızı Ev başlıklı varyete sona erip de, oyuncular sanki ağır bir performans yükünün altından başarıyla kalkmışçasına afyonlu seyirciye selam verirken, ben eleştirmeniniz hazin düşüncelere gark olmuştum. Klişelerle işleyen bir zihnin oyuna uygun gördüğü belli olan Queen’in “Show Must Go On” şarkısını kötü söylediği yetmiyormuş gibi, sözlerini iyi ezberlemediği için bir yerde “hay leva heyo fii” diye pek şairane bulmadığım sözler uyduran şarkıcının Devlet Opera ve Balesi’nde bir sanatçı olduğunu düşünmek üzüyor kişiyi.
Kendi kendime düşündüm. Diyelim ki biri bana kötü bir müzikal metni getirdi, yönetmen olarak belli bir temelde buna yaklaşırım ve bilgi birikimim doğrultusunda derim ki bu müzikalden başka her şeye benziyor. Hadi bunu demedim ve çalışma öneri olarak ADOB’a kadar gitti, yine mi kimse çıkıp demez, ADOB’un kaynaklarını aktarmak için neden bu “müzikal” seçildi diye?
Bir müzikali varyeteden ayıran belli başlı şeylerden birisi, müzikalin şöyle ya da böyle takip edilebilir bir olay örgüsüne sahip olmasıdır. Otellerin ve kumarhanelerin müşterilerini eğlendirmek için “sahneledikleri” varyeteler, ardı ardına gelen ve konu birliği olmayan küçük müzikli/müziksiz skeçlerden, şarkılardan ve danslardan oluşur. Kırmızı Ev bu şablona o kadar uyuyor ki, nasıl diye sordum kendi kendime, nasıl. Sahnede olup bitenleri müzikal diye adlandırmak için nasıl bir sebep verilebilir bize? Velhasıl, sahnede vuku bulanların seyirci tarafından anlamlandırması mümkün değil; zaten ilgili ilgisiz şarkılar müzikali konsere dönüştürmeye en başından başlıyor.
Sahnede olan bitenin bir çatışma etrafında örgütlenememesi aslen tüm bu dağınıklığın sebebi. Malumunuz, çatışma sanatın olmazsa olmazı; hele iş sahne sanatlarına geldiğinde, çatışma unsuru salt bedene dayanan dans tiyatrosunda bile bir lokomotif olarak iş görüyor. Çatışma unsuru sadece heyecan vermesi ve izlenilebilirliği arttırması anlamında önemli değil, bu sadece bir sonuç. Çatışma sahnede olan bitenin örgütlenmesi için bir zemin oluşturuyor, tüm elektronların etrafında döndüğü bir atom çekirdeği gibi temel meseleyi teşkil ediyor. Çatışmasını net bir biçimde ortaya koyamamış eserler, sanatçısının meselesinin yokluğunu ya da yaratım süreci boyunca bu meseleyi nasıl kaybettiğini gösterirler. Kırmızı Ev adlı varyete özelinde de böyle bir sorunla karşı karşıyayız: Neden bir barın içindeki bir grup insanın şarkılarını dinlemek zorunda bırakılıyoruz? Zorunda bırakılıyoruz, çünkü barda olup bitenler bizim ilgimizi çekmiyor. Tüm çabamızla dikkatimizi versek dahi birbirine beceriksizce bağlanmış şarkılardan başka bir şey görmemiz zor.
Metnin merkezindeki bu amaçsızlığın, bu beceriksizliğin sonuçlarından bir tanesi karakterlerin bir müzikalde derinleşebileceği kadar bile derinleştirilmemesi. Bu kendine özgü varyetenin evrenini kabul ettikten sonra bir derinlik beklentimizin olmaması gerek elbette, bilebildiğimiz sınırlı şeylerden birisi, Kırmızı Ev’in bir bar, Leyla Çolakoğlu’nun başarısız bir oyunculukla canlandırdığı Mme. Tresor’un da bu barın sahibi gibi bir şey olduğuydu. Seyirciye olabildiğince çok “şov” gösterebilmek için sahneye hiç tanımadığımız, sadece şarkı söyleyip dans edip giden birilerinin girip çıkması bir gereklilik; varyeteyi bu temelde şekillendirince çatışmaya zaten gerek yok, oyun kişileri de varsın kişiliksiz oluversinler.
Peki bir çatışmanın olmadığı olay örgüleri nasıl sonlandırılır? Katakulli metodu burada yazarların ve yönetmenlerin yardımına koşar elbette. Herkesin az çok bildiği, tiz tonlara çıkınca, koro halinde söylenince gaza gelebileceği bir şarkıyı kalabalık bir son sahne eşliğinde çalarsınız, müzikalle ilgisi olsun olmasın fark etmez. Hâlihazırda bir doygunluğa ulaşmış seyirci de, evet bir oyunun daha sonuna geldik havasında psikolojik olarak buna hazırlanmış olur.
Bu varyetenin yalnızca içeriğinin boş olması değil, biçimsel olarak da gerek mizansenlerin gerek oyunculukların özensizliği ve baştan savmalığı bize ADOB’un işini ne kadar ciddiye aldığını da göstermiş oldu böylece. Müzikal için baştan şarkı bestelemektense, konuyla uzaktan akraba, kimi zaman da alakasız bir grup hazır şarkının bir araya getirilmesi yeterli diye düşünülmüş olmalı.

O sole mio

Akla takılan sorulardan biri, konusu da metni de sahnelemesi de Türkiye’de yaşayan insanlara ait olan bu varyetenin, nasıl olup da ülkenin bu kadar dışında kalıp, bizi hiç ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olarak kendini en kaba çokkültürlülük safsatasına kaptırdığıydı. Sahnede bu toprakların kültürü hariç, en sığ, en tüketimlik halleriyle İspanyol, Amerikan, Fransız, Çingene vb. kültüründen bazı yeniden üretimler gördük. Bu yeniden üretimlerinin çoğunun, geri bırakılmış bir ülkenin ağzı açık halde Batıyı seyreden sanatçısının kendi zihninde canlandırdığı oksidentalist bir kopyası olmasını geçtim, çoğu yerde sosyeteye yeni girmiş ve Fransızca konuşmaya çalışan bir sonradan görme tadı yakalanması ayrıca manidar oldu.
İş burjuva sanatının bir kopyasını bu ülkede yeniden üretmeye geldiğinde konu biraz çetrefilleşiyor. Kişi konservatuar eğitimi neticesinde pek güzel “O sole mio” diyebilir, ancak bu onu sanatçı kılmaya yeter mi acaba? “O sole mio”yu ülkede yeniden ve yeniden üreterek çağdaşlaşmaya yardımcı olduğunu düşünen, ancak yaşamı boyunca, diyelim ki, emperyalizm ve faşizm sorunlarına hiç temas etmeyen işlere emek vermiş bir sanatçı, ekmek üreterek bir ihtiyaca cevap veren bir zanaatçıdan hangi noktada ayrılır, bu ciddi bir sorun. Bana sorarsanız ayrılmaz, hatta ekmek üreten usta daha temel bir ihtiyaca cevap verdiği için daha vazgeçilmezdir.
Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran burjuvazi, sanatsal üretim araçlarını da elinde bulunduruyor ve bunların bir kısmını alt ve orta sınıflara propaganda yapması için seferber ederken, kendini zengin ve çağdaş hissetmesini sağlayan sanatçıyı da istihdam etmekten geri durmuyor. Sanat bir pazar malıdır ve “O sole mio” tüketildiği sürece üretimi de desteklenecektir. Yani onun varlığı, sömürü sistemi açısından bir sorun teşkil etmez. Demek ki sanatçı, çağdaş yaşamı ülkeye getirememiş olmanın ötesinde, sömürü düzenini destekleyecek bir propagandanın şu veya bu şekilde bir parçası haline düşmüştür. Sahne sanatları ve bu yazının konusu olan Kırmızı Ev adlı varyete, televizyonun üstlendiği bir rolü seve seve üzerine almış gibi görünüyor.
Kısacası ülkede devletin kontrolü altındaki sahne sanatlarının durumu şöyle: sokakta gazeteciler öldürülüyor, katilleriyle polis hatıra fotoğrafı çektiriyor, sol partilerin binalarına Molotof kokteyli atılıyor, Türk Telekom işçileri grevde ve Kırmızı Ev denilen varyetenin sahnesinden bir ses yükseliyor: “Ooooo sooooleeeee miiioo!”
8/1/2008
Advertisements

2 thoughts on “Kötü Sanatın Düşündürdükleri: Kırmızı Ev

  1. 🙂 teşekkür ediyorum. sahnede böylesine gaza gelen kitlenin, milliyetçi hamasetle, ılımlı islam propagandasıyla, vatanla, kanla manipüle olmaması mümkün mü? tiyatro seyircisi bu bakımdan neyi alkışladığı, neye heyecanlandığıyla da yansıtıyor içinde yaşadığı toplumu.

    seyircinin eleştirisi biraz daha sosyolojik olacaktı bu bakımdan. pek girmek istemedim doğrusu. Ama hiç girmeyeceğim anlamına da gelmez tabi…

    kolaylıklar..

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s